Son Eklenenler

advertisement



YENI NESLIN MARIFETI Mehmet Akif, çok sevdigi, saydıgı, Safahat’ında kendisinden bahsettigi, kisiligini idealize ettigi Bosnalı Ali Sevki Hoca ile bir gün, Vefa Bozacısında bulusmak üzere randevulasmıs. Mehmet Akif randevusuna her zaman oldugu gibi tam vaktinde gelmis. Ali Sevki Hoca ise bir hayli rötar yapmıs. Akif: — Üstadım hayırdır, niçin geciktiniz? Randevunuza geç kalmak sizin mutadınız (âdetiniz) degildir, diyerek bir açıklama istemis. Ali Sevki Hoca, Küçük Pazar’dan Vefa’ya çıkan yokusu kastederek: — Azizim, su Vefa’ya çıkan dik yokus yok mu, onu çıkana kadar kaç sefer dinlenmek zorunda kaldım. Yas ilerledi, artık bizden is geçti, diye özür beyan etmis. Akif en güzel esprilerinden birini Hoca’nın bu açıklaması üzerine yapmıs: — Üstadım sizin hiç haberiniz yok mu? Yeni nesil o yokusu dümdüz etti!. DEDI DE DEDI Sair Halil Nihat Boztepe (1882-1949) Trabzon askeri rüstiyesinde ögrenci iken, Arapça dersinde hoca, okunan metinde geçen “Kâle Resulullah” ifadesini, peygambere hürmetle bagdassın diye hep “Peygamber buyurdu ki” dîye tercüme ediyor, talebeler de aynı seyi yapıyormus. Baska bir Arapça dersinde geçen “Kâle’s-sâiru” sözünü de ögrencinin biri “Sair dedi ki yerine”, “Sair buyurdu ki” diye çevirmis. Birkaç sefer buna ses çıkarmayan hoca en sonunda patlamıs: — Ulan senin sair dedigin peygamber mi ki, buyurdu diyorsun! O da senin gibi sersemin biri! Buyurdu degil, dedi de, dedi! BAKAN, GÖREN Bakanlık, hemen her Türk politikacısının gönlünde yatan bir aslandır. Çogu politikacı için de maalesef sadece bir amaçtır. Bakanlık amaç olunca vatandasın derdi de, ülkenin sorunları da ıskalanıyor. Buna üzülen Halil Nihat Boztepe söyle dermis: — Arkadaslar, bize bakan degil gören lâzım… YÜKSEK YER Bir dostu, “Üç Istanbul’un yazarı Mithat Cemal’e (1885-1956) saçlarının agardıgını anlatmak için: — Tepeye kar yagmıs, demis. Mithat Cemal: — Dogrudur, yüksek yerlere vakitsiz yagar, diye karsılık vermis. ANKARA’NIN SEVILEN YANI Yahya Kemal’in Istanbul’a hayranlıgı herkesçe bilinir. Siir ve yazılarının büyük çogunlugunun konusu Istanbul’dur. Onun için Istanbul’dan ayrı olmak sevgiliden ayrı olmak gibidir. Yahya Kemal, su veya bu nedenle Ankara’da ikamet etmek zorunda kalınca, Istanbul burnunda tütermis. Sormuslar kendisine: — Üstat, Ankara’nın sevdiginiz bir yanı yok mu? — Var, demis, Ankara’nın Istanbul’a dönüsünü severim. KÜÇÜK SEYLER Ne kadar haklı olursa olsun, elestirileri anlayısla karsılamak çok az insana nasip olan bir olgunluktur. Bu, ilim, irfan, mevki sahipleri; sanat ve edebiyat adamları için de geçerli bir tespittir. Yahya. Kemal de büyük sairligine, yurt dısına yayılmıs ününe ragmen bu olgunlugu gösteremeyen bir sanat ve edebiyat adamıdır. Bırakın elestiriyi, yarı saka yarı ciddi küçük dokunmalara bile alınganlık gösterirmis. Bir gün kendisine yöneltilen basit bir elestiriyi hazmedemeyip öfke ile ileri geri konustugu bir sırada bir dostu teselli etmek için söyle demis: — Üstadım, ne var bu küçük elestiriye kızıp köpürecek? Üzerinde durulmaya degmeyecek kadar önemsiz Seyler bunlar. Yahya Kemal dostunu terslemis: — Insanı esas rahatsız eden bu küçük seylerdir. Koca bir dagın tepesine oturabilirsin de, bir ignenin tepesine oturamazsın!.. DAHA INSAFLI Ünlü yazar Peyami Safa (1899-1961) romanlarından bazılarının müsterisi olan bir yayıncı ile konusuyormus. Yayıncı sormus: — Üstat, benim gözlerimden birinin takma oldugunu biliyor musun? — Evet biliyorum. — Ama hangisinin takma oldugunu biliyor musun? Peyami Safa: — Evet biliyorum, demis ve “su” diye takma olan gözü göstermis. Adam hayret etmis: — Yahu nasıl anladın? Takma olmayan göze o kadar benzer ki… — Çünkü daha insaflı bakıyor. NADIR GÜLER Ünlü Türk karikatüristi Cemal Nadir Güler’e (1902—1947) ahbabı bir gün: — Senin adın Güler, ama suratın hep asık duruyor, demis. Cemal Nadir cevap vermis: — Evet benim adım Güler, ama Nadir Güler… SADECE IYILIK Gazete yazarlıgı ve radyo sohbetleriyle tanınan Nurettin Artam, çehre zügürdü biriymis. Bunu kendi de bilir ve kabullenirmis. Bir gün tanıdıgı genç ve güzel bir gazeteci kızla karsılasmıs ve hatırını sormus: — Nasılsın kızım, ne var ne yok? — Iyilik, güzellik efendim. Siz nasılsınız? — Valla bizden yalnız iyilik… GÖLGE ET Arif Nihat Asya, Sinoplu Diyojen’in söyledigi ünlü “Gölge etme, baska ihsan (iyilik) istemem!’” sözünü; ortamın ve çevrenin insan yasamındaki etkisini anlatmak için söyle söylermis: — Çölde Diyojen’e rastladım, gölge et, baska ihsan istemem, dedi. DIGERI KIMMIS? Tanınmıs birçok büyük sanatkârda oldugu gibi Necip Fazıl’da da (1904-1983) üstünlük kompleksi varmıs. Bir gün kendisine, Fransa’da yeni yayınlanan bir ansiklopedide Türkiye’den sadece iki saire yer verildigini söylemisler. Necip Fazıl hemen sormus: — Digeri kimmis? USTA BINICI Sokrat, geçimsizligi ile ün yapmıs karısı için kendisine: — Bu kadına niçin katlanıyorsunuz; nasıl tahammül ediyorsunuz, diyenlere söyle cevap verirmis: — Binicilikte usta olmak isteyenler, en huysuz atı idare etmek zorundadır. UTANÇTAN KURTULMA Bilindigi gibi halk tabakası ilk defa eski Yunan ve Roma’da bugünküne benzer bazı demokratik haklar elde etmisti. Halk, politik etkinliklere katılır, düsüncelerini açıklayabilirdi. Bu sırada birçok halk hatibi türemisti. Bunların en büyüklerinden biri olan Antistenes (M.Ö. 444 - 365) bir gün Atinalılara söyle seslenmis: — Ey Atinalılar, hiç vakit kaybetmeden bütün eseklerin at oldugunu ilan edelim… Kalabalık biraz hayret, biraz merakla sormus: — Ne yararı olacak bunun? — Hiç degilse esekler tarafından idare edilmek utancından kurtulmus oluruz. AZ DUYULMUS SEYLER Filozof Voltaire’e ( 1694-1778) bir Fransız prensesi bir toplantıda çıkısmıs: — Sen sagda solda benim iffetim hakkında konusuyormussun, öyle mi? Voltaire açık konusmus: — Bunda bir yanlıslık olmalı matmazel, çünkü ben daima az duyulmus seyleri konusurum. SIZ DE YALAN SÖYLEYIN Büyük Amerikan mizahçısı Mark Twain (1835-1910), bir toplantıda karsılastıgı kadına: — Çok güzelsiniz hanımefendi, diye iltifatta bulunmus. Kadın: — Maalesef size aynı iltifatla cevap veremeyecegim, diye karsılık vermis. Mark Twain bu kabalıgı affetmemis: — O halde siz de benim gibi yapın, yalan söyleyin hanımefendi. SEN DE AKLINI KOY Ünlü filozof Einstein (1879-1955) bir gruba kendi teorisi olan meshur izafiyet (görecelilik) teorisini izah ediyormus. Üzerinde çok durulmus, çok konusulmus bu soyut teori için odada bulunanlardan biri: — Benim aklım, mantıgım bu teoriyi kabul etmiyor, demis. Einstein: — Olabilir, diye karsılık vermis. Sen de aklını mantıgını ortaya koy da var mı yok mu, anlayalım!.. ANLAYAN YOK AMA Dünyanın tanıdıgı iki ünlü kisi olan Charlie Chaplin ile Albert Einstein sohbet ediyorlarmıs. Bu sohbet sırasında Einstein ünlü yönetmene takdirlerini sunmus: — Bütün dünya sizin filmlerinizi anlıyor ve takdir ediyor. Mensup oldugu sanat dalını evrensellestiren ender kisilerden birisiniz… Charlie Chaplin: — Haklısınız, demis, bunlar iltifat degil gerçegin ifadesidir. Fakat sizin durumunuz daha enteresan. Sizi anlayabilen kimse yok. Buna ragmen tüm dünya sizi tanıyor ve size hayran… KIME OKUTTUN? Rüzgar Gibi Geçti hin yazarı Margaret Mitchell (1900-1949), romanı yayımlanıp büyük sükse yapıncaya kadar adı sanı duyulmamıs, sıradan bir ev kadınıymıs. Ama “Rüzgar Gibi Geçti” birden bire yazarını da üne kavusturmus. Margaret Mitchell’e uzaktan yakından kutlamalar yagmaya baslamıs. Bu arada yazarın komsusu bir kadın, kıskançlık duygusuyla karısık takdir sunmus: — Kitabın tahminlerin ötesinde güzel, kime yazdırdın? Yazarın cevabı çok zekice olmus: — Begendigine sevindim, kime okuttun? OYNARSA Amerikalı bir tiyatro yazan, bir eserinin ilk temsil edilecegi gece için Ingiltere Basbakanı Churchill’e (1874-1965) bir çift davetiye göndermis ve bir de not eklemis: — Davetiyelerden biri sizin için, digeri de bir dostunuz için, sayet varsa… Churchill, tesekkür ederek cevap vermis: — Eserinizin ilk temsiline gelemeyecegim. Ikincisine gelmeye çalısırım, sayet oynarsa… KEÇI DE… Ispanya kralı II. Filip, papa seçilen V. Sbct’i tebrik için soylu bir aileden genç bir kontu görevlendirmis. Kont o kadar gençmis ki ne sakalı ne de bıyıgı mevcutmus. Papa kendini tebrike böyle toy birinin gönderilmesine alınmıs. — Kralınız adam kıtlıgına mı ugradı, senin gibi sakalsız birini beni tebrike gönderdi, demis. Genç kont pek lafını sakınma geregini duymamıs: — Eger huzurunuzda sakalın bu kadar önemi oldugunu bilseydi, kralımız size bir keçi de gönderebilirdi… PAÇAVRA 1970’li yıllarda bir Avrupa Konseyi Danısma Meclisi toplantısında Türk-Yunan iliskileri üzerinde durulurken söz alan Yunan yanlısı Fransız Senatör Perridier, bastan asagı Türkleri suçlayan bir konusma yapmıs. Arkasından zamanın Türk Dısisleri Bakanı ilhan S.Çaglayangil söz alarak Perridier’in suçlamalarını bir bir cevaplandırmıs. Ama konusması esnasında Perridier’den hep Rodier diye bahsetmis. Konusmasını yaparken, Türkiye’nin Avrupa Konseyi nezdindeki büyükelçisi Semih Günver ikide bir Çaglayangil’i ceketinden çekistiriyormus. Çaglayangil konusmasını bitirip yerine oturunca Semih Günver’e çıkısmıs: — Yahu ne diye ceketimin arkasından çekistirip duruyordun? — Fransız senatörün adını yanlıs söylüyordunuz. Adamın adı Perridier, siz sürekli Mösyö Rodier dediniz. — Peki Rodier ne demekmis? — Rodier pahalı bir kumas cinsinin adı. — Yahu daha ne istiyorsun, böyle bir paçavraya Rodier dedikse epeyi iltifat etmisiz! INSAN GÖRÜN Edebiyat ögretmeni, sair, yazar Arif Nihat Asya, bir dönem politika ile de ilgilenmis. 1950 seçimlerinde DP Adana listesinden aday olmus. Adaylıgı kesinlestikten sonra bazı dostları A. Nihat’a: — Sen, CHP’nin Adana’dan Kasım Gülek, Kemal Satır, Cavit Oral gibi devlerinin karsısına hangi cesaretle çıkıyorsun, demisler. Seçim öncesi bir mitingde konusan A. Nihat Asya sözlerine dostlarının uyarılarından ilham alarak söyle baslamıs: — Sevgili Adanalılar! Politikaya soyunmamızdan sonra bazı dostlarım bana “Sen CHP’nin Adana’dan falan filan devlerine karsı hangi cesaretle çıkıyorsun?” diye sordular. Gerçekte ise bu söz bana cesaret verdi. Çünkü simdiye kadar sizin karsınıza hep birtakım devler çıktı. Biraz da insan görün diye ben huzurunuza çıkmıs bulunuyorum!.. (Arif Nihat, bu giris cümlesinden sonra kopan alkıstan meydan çökecek sandım diyor.) KENDISI ORADA OLAMAZDI I. Mesrutiyet devri (II. Abdülhamit zamanı) devlet adamlarından Ahmet Vefik Pasa’nın da zarif nükteleri bulunmaktadır. Ahmet Vefik Pasa, Paris büyükelçisi iken Imparator III. Napolyon’un yeni yaptırdıgı bir opera binasının açılıs törenine davet edilmis. Tören sırasında Ahmet Vefik Pasa, Napolyon’a en yakın locaya kurulmus, tavır ve davranıslarıyla imparatora hiç aldırmayan bir izlenim vermis. Bu umursamazlıga içerleyen Napolyon, Ahmet Vefik Pasa’ya bir adamını göndererek: — Git su Osmanlı Pasasına sor, kendini hâlâ Kanuni devrinde mi sanıyor, demis. Ahmet Vefik Pasa aynı umursamazlıkla cevap vermis: — Imparator hazretlerine hatırlatırım ki Osmanlı Tahtında Kanuni olsaydı, kendileri orada olmaz, yerlerinde ben olurdum. BIR CUMHURIYETÇI Cumhuriyetçi Parti Baskanı adayı Roosevelt seçim konusması yapıyormus. Bir seçmen de ha bire ona laf yetistiriyormus: — Ben bir demokratım, beni kandıramazsın!.. — Neden demokratsın? — Çünkü dedem demokrattı, babam demokrattı, ben de bir demokratım. Roosevelt, “Bu herife iyi bir ders vereyim” diye düsünmüs ve sormus: — Arkadas, diyelim ki büyük baban bir esekti, baban bir esekti, o zaman sen ne olursun? Seçmen cevap vermis: - Bir cumhuriyetçi


Etiketler: ----

Bu konuya ilk yorum yazan siz olun.


Bu yazıya yorum yapabilmek içingiriş yapman gerekmektedir.


Kapat
E-posta ile paylaş