Oca
21
2008
0

ÇALIŞMA HAYATINDA ESNEKLİĞİN GİDEREK YAYGINLAŞMASINA YOL AÇAN FAKTÖRLER

       Günümüzde çalışma hayatında esneklik giderek yaygınlaşmakta ve bu konu çağımızın yükselen değerleri arasında yer almaktadır. Kuşkusuz bu durumda çeşitli faktörlerin etkisi söz konusu olmaktadır. Bu faktörleri belli başlı dört grup altında toplamak mümkündür. Bunlar sırasıyla; ekonomik, teknolojik, sosyal ve psikolojik faktörlerdir.

1. Ekonomik Faktörler:

Çalışma hayatında esnekliğin giderek yaygınlaşmasına yol açan faktörlerden ilki ve en önemlilerinden birisi,kuşkusuz ekonomik faktörlerdir. Bu gelişmede özellikle 1980’li yıllar ile birlikte büyük bir ivme kazanan küreselleşme ve artan uluslararası rekabetin çok büyük bir payı bulunmaktadır. Nitekim, serbest rekabete dayalı piyasa ekonomisinin koşulları ulusal ve özellikle uluslararası alanda kıyasıya bir rekabeti gündeme getirmiştir. Bunun doğal bir sonucu olarak da; günümüz rekabet koşullarına uyum sağlayabilen işletmeler ayakta kalabilmekte, varlığını sürdürmekte, diğerleri ise; hızla piyasadan silinmektedir.
Diğer taraftan yine gelişmiş ülkelerde refah dönemlerinden süregelen, örneğin sosyal sigorta sistemleri gibi kurumsal yapı ve düzenlemelerinin getirdiği sosyal maliyetler, nüfusun yaşlanması ve işsizlik sorununun giderek artması da esneklik politikalarını desteklemeleri sonucunu doğurmuştur. Ayrıca ulusal düzeyde yaşanan ekonomik kiriz, durgunluk ya da konjonktürel dalgalanma ve tüketici tercihlerinde değişme durumlarında işletmelerin üretimlerini artırmaları yada kısmaları ancak esneklik uygulamalarıyla mümkün olabilmektedir. İşte bu ekonomik nedenler günümüzde hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerin, çalışma hayatlarında esneklik uygulamalarını tercih etmelerine yol açmaktadır.

2. Teknolojik Faktörler:

II. Dünya Savaşından sonra artan ve küreselleşme ile birlikte, müthiş bir hıza ulaşan, özellikle bilgi-iletişim ve ulaşım teknolojileri başta olmak üzere, teknoloji alanında yaşanan sınır tanımaz büyük gelişmelerin üretim süreçleri üzerinde yarattığı değişmeler, yeni üretim ve yönetim tekniklerinin uygulaması ve bunların doğal bir sonucu olarak, tüketici tercihlerinde meydana gelen değişmeler ile hızla kitlesel üretimden bireysel üretime geçiş, esnek çalışma uygulamalarını gerekli kılmaktadır. Nitekim, teknoloji alanında yaşanan büyük gelişmeler günümüzde üretim sürecinde zaman ve mekan birlikteliğini hızla ortadan kaldırmaktadır.
Teknolojik gelişmeler işletme ve işverenlere istedikleri miktarda, istedikleri zaman içerisinde istedikleri emek birimini kullanma olanağı sunarken, işçilere ise çalışma ve dinlenme sürelerini hatta çalışma mekanlarını seçebilme şansı tanımaktadır. Bu gelişmeler gelecekte de esnek çalışma şekillerini tercih edileceğini göstermektedir.

3. Sosyal Faktörler:

Bu faktörlerin başında da işsizlik sorunu gelmektedir. İşsizlik günümüzde hem gelişmiş, hem de gelişmekte olan tüm ülkelerin en önemli sosyal problemini oluşturmaktadır. Çalışma sürelerinin esnekleştirilmesi uygulamaları da bu büyük sosyal tehlikeyle mücadele de etkin bir araç kullanılmaktadır. Bu durumda çalışma hayatında esnekliğin giderek yaygınlaşmasına yol açan önemli faktörlerden biri olarak gelecek açısından da büyük rol oynamaktadır.

4. Psikolojik Faktörler:

Psikolojik faktörler de en az diğer faktörler kadar önemli ve ciddi boyutlara sahiptir. Çünkü niteliği değişmekle birlikte, üretim sürecinin en vazgeçilmez unsurlarından biri olmaya devam eden emeğin ruhsal sağlığı açısından çalışma zamanını ve hatta çalışacağı mekanı seçme özgürlüğüne kavuşması psikolojik tatmin ve iş motivasyonu açısından son derece önemlidir

Hazırlayan:Ali Yaşar

Yaziyi gonderen in: Sizden Gelenler,Üniversite |
Oca
17
2008
0

Küreselleşmenin Etkisi

KÜRESELLEŞMENİN BİREY VE TOPLUM ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

    

     Küreselleşme

     Bir efsaneye göre eskiden dünyada ırk farklılıkları yokmuş. Bütün kavimler aynı dili konuşur, aralarında kavga, savaş etmezlermiş. Bu birlik ve beraberliğin bir simgesi olarak tüm bildikleri ve sırlarını bir araya getirecek kutsal bir bilgi kaynağı yapmak istemiş ve sözlüğü yaratmışlar. Böylece her bir kavim diğerlerinin bildiği sırlara da nail olmuş. Sonunda kavimlerin bilgisi öyle bir seviyeye gelmiş ki neredeyse tanrıların bildiği her şeyi biliyor olmuşlar. Bu tanrıları çok kızdırmış. Hepsi bir olup gazaplarını kavimlerin üstüne göndermişler. Öyle ki her bir kavim farklı bir dili konuşur olmuş, hiç bir kavim diğerinin söylediği şeyi anlayamaz hale gelmiş. Her bir kavmi diğerinden ayıran bir görünüş farkı oluşmuş. Kimi kavimler sarı tenli, kimisi çekik gözlü, kimisi renkli gözlü olmuş. Birbirlerine dertlerini anlatamayan kavimler aralarında yüzlerce yıl süren savaşlar yapmışlar.

     Yine bir teoriye göre çok eski zamanlarda  Mu ve Atlantis isimli uygarlıkların, büyük bir tufan ile yok olmadan önce, bugünkü ulaşılan bilim ve teknolojiden çok daha ileri seviyelere çıkarak kendi sonlarını hazırladıkları tartışılmaktadır. Büyük tufandan 12 bin sene ve kendi uygarlığımızın başladığı tarihten itibaren 6 bin sene sonra, bizim bugünkü teknolojik seviyeye geldiğimizi ve atom gücünü kullandığımızı düşünürsek, en az 70 bin  yıl yaşamış olan bu uygarlıkların teknolojide bizden daha ileri seviyelere ulaşmamalarına bir neden yoktur. Geliştirdikleri düşünülen atomik siliahlarla veya bugün bizim anlayamadığımız silahlarla iki uygarlık arasındaki savaş sonucu kıtaların battığı, ısıl şoklarla buzulların eriyerek dev dalgaların oluştuğu ve sadece yüksek kesimde yaşayan insanların kurtulmasıyla dünyada çok az sayıda insanın kaldığı düşünülmektedir.

     Bütün bu anlatılanlar ışığında düşünecek olursak küreselleşme ile dünyanın sonu yukarıda anlatılanlardan farklı bir yere doğru gitmemektedir. Herbir yenilik zincirleme olarak başka bir yeniliği ortaya çıkarmakta, ortaya çıkan bu teknolojik güç, kötü insanların veya grupların eline geçmesi ile olumsuz sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Bütün bunlar ise insanlar arası iletişimin artması ve zaman-mekan daralması sonucu olmaktadır. Bu nedenle, insanlar arasında ırk, dil, din ve kültür faklılıkları olmasının, dünyanın ömrü ve insanların mutluluğu açısından olumlu sonuçlarının  olabileceğini düşünmemek elde değil.

     Küreselleşmenin tanımı ile ilgili birçok kavram öne sürülmüştür. Kavram olarak “küresel” (global) sözcüğünün kökeni 400 yıl öncesine gitmektedir. Ancak “küreselleşme” (globalization) oldukça yenidir. Global kelimesi üç boyutlu yuvarlak fiziksel bir şekil ve dünya anlamlarında kullanılmaktadır. Meydan Larousse’ da ise global kelimesi “tümüyle ele alınmış olan” manasındadır. İlk olarak 1960’lı yılarda kullanılmaya başlanmıştır. 1980’li yıllarda sık sık kullanılır hale gelmiştir. 1990’lı yıllarda ise bilim adamlarının önemini kabul ettiği bir sözcük haline gelmiştir. Küreselleşmeyi kısa ve öz olarak coğrafyanın sonu olarak tanımlayanlar olmuştur. Küreselleşme için; ulusların dil, din, kültür ve ırk farlılıklarını ortadan kaldırarak tek bir toplum halinde yönetilmeleri diyebiliriz. Küreselleşme ile ulus devletlerin yok olacağı, dünyanın tek bir toplum haline geleceği düşünülmektedir.

     Küreselleşme aslında önlenemeyen bir süreçtir. Herşeye bir tanım getirdiğimiz gibi bu olguya da “küreselleşme” adını vermişiz ve istediğimiz şeyleri bu tanımın içine atmış, gerektiğinde istismar etmesini de bilmişizdir. Global şirketler küreselleşmeyi kullanarak kendi ürünlerini dünyanın her tarafına ulaştırırken, her devlette kanunları kendi lehine kullanırken ve gerektiğinde yönetimleri ezerken, diğer taraftan kenarda köşede yaşayan halkın açlığı, yoksulluğu ve sefaleti hiç de küresel olmamaktadır.

     Olumlu yönde düşünürsek, kendi ülkesinde hakkını alamayan bir vatandaş uluslararası mahkemeye müracaat ederek hakkını alabilmektedir. Diktatör bir liderin yönetimindeki halk uluslararası güçler ile demokratik rejime kavuşabilmektedir. Çevre örgütleri ile kimi hayvanlar bile korunabilmekte, küreselleşmenin nimetlerinden faydalanmaktadır.

     Öyleyse küreselleşmeyi önlenemeyen bir süreç olarak düşünürsek küreselleşmeden etkilenenleri ve küreselleşmeyi etkileyenleri aşağıdaki gibi gruplandırabiliriz.

ü      Küreselleşmeyi hızlandıranlar

ü      Küreselleşmeyi istismar edenler

ü      Küreselleşmeyi iyi yönde kullananlar

ü      Küreselleşmeden zarar görenler

ü      Küreselleşmeden fayda görenler

     Küresel Kuruluşlar ve Özel Şirketler

     Aşağıda ismi verilen küresel kuruluşların hepsinin kuruluş amacı insanlığn faydasına faaliyetlerde bulunmaktır. Ancak bu faaliyetleri yürütürken gittiği ülkelerde sömürü faaliyetleri de yapması, devletlerin yönetimine ve iç işlerine karışması, hatta yönetinim üzerine çıkması, ister istemez yoksa kuruluş amaçları farklı mı sorusunu akla getirmektedir. Bu kuruluşlardan bazıları şunlardır:

UN Birleşmiş Milletler

United Nations  

 

UNO Birleşmiş Milletler Örgütleri

United Nations Organizations

 

UNDP Birleşmiş Milletler Gelişme Programı

United Nations Development Programme  

 

UNCTAD Birleşmiş Milletler Ticaret ve Gelişme Konferansı

United Nations Conference on Trade and Development  

 

MIGA Multilateral Investment Guarantee Agency

Çok Taraflı Yatırımların Garantisi Kuruluşu  

 

ITC International Trade Centre

Uluslararsı Ticaret Merkezi  

 

IMF Uluslararası Para Fonu

International Money Fund

 

IBRD Dünya Bankası

International Bank for Reconstruction and Development

 

WTO Dünya Ticaret Örgütü

World Trade Organization

 

WHO Dünya Sağlık Örgütü

World Health Organization  

 

FAO Dünya Gıda Örgütü

Food and Agriculture Organization  

 

ILO Uluslararası Çalışma Örgütü

International Labor Organization  

 

ISO Uluslararası Standartlar Örgütü

International Organization for Standardization

 

OECD Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü

Organization for Economic Cooperation and Development  

 

EU European Union (EU)

Avrupa Birliği  

 

EIB European Investment Bank

Avrupa Yatırım Bankası  

 

EIF European Investment Fund

Avrupa Yatırım Fonu  

     Özel Şirketlerden bazılarını sayacak olursak; Coca-Cola, Mc Donald, IBM, Nokia, Microsoft, Nike, CNN, Philip Morris, vb.

     Küresel şirketler girdikleri ülkede kendi karlarını arttırırken, yerli şirketlerin yok olmasına ve gelir dengesinin bozulmasına neden olmaktadırlar. Sadece ekonomik etkileri değil, sosyal ve kültürel yönden de değişimlere  yol açmaktadırlar. Mc Donald’ın hamburgeri; böreklerimizi, açmamızı, ekmek arası köftemizi, dönerimizi yok etmekte, bizi de Amerikan yapmaktadır. Coca-Cola her yönden sağlıklı olan ayranımızı yok etmekte, kendisiyle özdeşleştirdiği Amerikan tarzı yaşamı ve müziği bize empoze etmektedir.

     Küreselleşmeyi Hızlandıranlar

     Küreselleşmeyi hızlandıranlar arasında en başta medya gelmektedir. Eskiden sadece yaşadığı köy veya apartman ile küresel olan insanlar bugün dünyanın en ücra köşesinde yaşayan insanlarla iletişim kurabilmekte, onların gelenek ve kültürlerini, örf ve adetlerini, yaşama biçimlerini öğrenmekte ve benimseyebilmektedir. Bilgisayar ve internet teknolojisi son yıllarda ortaya çıksa da küreselleşmeyi en çok hızlandıran unsurlardan biridir. Bunlardan başka yazılı basın ve kitaplar küreselleşmeye katkısı olan unsurlardandır. Hollywood filmleri istenilen düşünce ve kültürün, yaşama şeklinin tüm dünyaya yayıldığı en etkili küresel ürünlerden biridir. Milyonlarca insan farkında bile olmadan kendi alışkanlıklarını, kültürlerini, düşünce ve yaşam tarzını değiştirmekte, verilen düşünceyi benimsemektedir.

     Küreselleşmeyi İstismar Edenler

      Küreselleşmeyi istismar edenler arasında, kendi ekonomik çıkarlarını korumak veya ekonomik menfaat sağlamak için çalışan global şirketler başta gelmektedir. Dünya üzerindeki süper güçler de küreselleşme adı altında istediği ülkenin siyasi ve iktisadi düzenlerine müdahale edebilmekte, kendi menfaatlarine göre düzenlemeler yaptırtabilmektedir. Küreselleşmeyi en az istismar edenler ise kendi siyasi düşüncelerini empoze etmek ve taraftar toplamak için “küreselleşme karşıtı” eylemler düzenleyen siyasi gruplardır.

     Küreselleşmeyi İyi Yönde Kullananlar

     Dünya Sağlık Örgütü , Uluslararası Standardizasyon Kuruluşu gibi bazı kuruluşlar  dünya insanlarının yaşam standartlarını yükseltmekte, sağlıklı ve kaliteli bir yaşam için çalışmaktadırlar. Bu kuruluşlar koyduğu standartlarla ve uluslararası sözleşmelerle, ozon tabakasının korunması, içme suyunun kalite değerlerinin belirlenmesi, hava kirliliği, sera etkisi, deniz kirliliği gibi konunlarda yaşanabilir bir çevre ve dünyanın oluşmasına katkılar sağlamaktadırlar.

     Küreselleşmeden Zarar Görenler

     Küreselleşmeden en çok zarar görenler yoksul ülkelerin halkı ve şirketleri olmuştur. Global şirketler büyük ekonomik güçleri ile kurduğu fabrikaları ile diğer yerli şirketlerin yok olup gitmesine, ürünlerini satacak yer bulamamasına neden olmaktadır. Sadece belli şirketler karlarını arttırırken diğerleri eriyerek yok olmaktadırlar. Sabit bir adresleri olmayan, mali piyasalar, küresel ticaret koşulları, rekabet gücü, arz-talep gibi tuhaf ve kafa karıştırıcı isimler ardında saklanan gizemli güçler istedikleri zaman küçük şirketlerin yok olmasına, yıllarca verilen uğraşların boşa çıkmasına neden olabilmektedir. Mali piyasa artık bir büyük kumarhaneye dönüşmektedir. Halk açısından düşündüğümüzde ise gelir dağılımı bozulmakta, zengin olan daha zengin, fakir olan ise daha fakir hale gelmektedir. Günümüzde sefalet kıtlıktan değil zenginliğin adaletsiz dağılımından kaynaklanmaktadır. İnsanlığın dörtte birini oluşturan sanayileşmiş kesim, dünya zenginliğinin % 85’ini elinde tutmaktadır. G7 ülkeleri gezegenimizin nüfusunun %11’ini oluşturmakta ancak dünya zenginliğinin üçte ikisine sahip olabilmektedir. 1975 ile 1995 arasında ABD’nin zenginliği %60 artmış, ancak bu artış nüfusun %1’inin tekelinde kalmıştır. Gezegenimizdeki 358 varlıklı insan 2,3 milyar yoksul insanın geliri kadar bir serveti paylaşmaktadır. Bu, bütün toplumun eninde sonunda varlıklı insanların imkanlarını paylaşacağı yolundaki liberal kuramı yanlışlamaktadır. Daha fazla zenginlik, daha çok fakirliğe neden olmaktadır.

     Bu gelir dağılımı dengesizliğini örneklemek için çok uzağa gitmeye gerek yok. Dünyanın bir çok yerinde aşağıda verilen örnekten daha çarpıcı örnekler bulunmaktadır. 02 Şubat 2004 NTV’den alınan bir habere göre İstanbul’un 27 ilçesinde “varoş” olarak nitelendirilen yerleşim yerlerinde oturan 1272 kişi ile “Alt Sosyo-Ekonomik Gruplar” adı altında bir araştırma yapılmıştır. Araştırma sonucu, alt sosyo ekonomik grubun tamamı yoksulluk sınırının, yüzde 69.1’i de açlık sınırının altında yaşamaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

     Araştırmaya göre, “Ailenizde düzenli düzensiz çalışan herkesin aylık ortalama toplam geliri ne kadardır?” sorusuna, deneklerin yüzde 8.3’ü düzenli geliri olmadığını, yüzde 1.5’u 99 milyon liranın altında, yüzde 8.7’si 100-199 milyon, yüzde 35.7’si 200-299 milyon, yüzde 24.9’u 300-399 milyon, yüzde 12.3’ü 400-499 milyon, yüzde 6.1’i 500-599 milyon, yüzde 2’si 600-699 milyon, binde 5’i de 700 milyon ve üstü gelire sahip olduğunu bildirmiştir.

     Küreselleşmenin sadece ekonomik, sosyal ve kültürel değil, psikolojik zararları da olmaktadır. Küreselleşmenin yol açtığı ekonomik adaletsizlik, psikiyatrik bozuklukların gelişmekte olan ülkelerde artan yaygınlığı ile kendisini göstermektedir. Dünya Ruh Sağlığı Raporu gelişmekte olan ülkelerde çok yüksek düzeylerde psikiyatrik bozukluk ve sıkıntı olduğunu belgelemiş ve halk sağlığı politikalarında ruh sağlığının yüksek öncelik kazanmasını önermiştir. Yoksul ülkelerde ise iletişim araçları ile dünyanın her yanındaki insanların alışveriş içgüdüleri tetiklenmekte, global süpermarketteki ürünlere kavuşabilme arzusu insanların psikolojisini bozmaktadır.

     Küreselleşmenin en çok zararlarından biri de sosyal ve kültürel değişimdir. İletişim araçları ile başka milletlerden alınan hayat tarzı, konuşma şekli, davranışlar ve kültür ne onlarınkine tam benzemekte ne de bizimki gibi olmaktadır. Ortada bir tarz olan bu yaşam şeklinin sonunun ne olacağı herkesi düşündürmektedir.

     Küreselleşme ile devlet yönetimleri etkisiz hale gelmeye başlamıştır. Global şirketler kendi menfaatlerini hükümetlere dayatmakta ve hükümetler ulusal politikalarını uygulayamamaktadırlar. Ulus devletlerin liderleri bu şirketlere boyun eğmek zorunda kalmaktadırlar. Dev şirketlerin yönetim ve ekonomik faaliyetleri devlet yönetimini aşmakta, belki de yönetimler bu şirketlere yetişememektedir.  Devletin etkisi giderek küçülmektedir. Eskiden bir ülke içindeki ekonomik ve sosyal kriz sadece o ülkeyi etkilerken, bugün dünya çapında dalgalanmalara neden olmaktadır.

     Küreselleşmeden Fayda Görenler

     Küreselleşmeden ençok fayda görenler, geri kalmış ülkeler ile  diktatör bir rejimle yönetilen ülkelerin halkıdır. Bu ülkelerin halkı insan hakları örgütleri ve uluslararası güçlerle özgürlüklerine kavuşabilmekte, yaşam standartları yükselebilmektedir. Büyük şirketlerin ülkelerinde yaptığı yatıtımlarla iş olanakları ortaya çıkmakta, sadece iş olanakları değil kaliteli ürünleri kullanma imkanları da oluşmaktadır.

     Küreselleşme ile dünya çapında yeni iş imkanları ortaya çıkmıştır. Haberleşme ve iletişim ücretleri ucuzlamış, daha geniş kitlelere yayılmıştır. Bu da bilmi ve teknelojideki ilerlemeyi hızlandırmıştır. Kredi ve yatırımlarda ilerlerme olmuş, teknoloji transferi ve know-how sağlanmıştır. Yerel insan kaynakları ve yeraltı kaynakları etkinleşmeye başlamıştır. Çalışma şartlarında iyileşmeler olmuştur. Hukuka ve insan haklarına saygılı bir yönetim tarzı yaygınlaşamaya başlamıştır. Sivil toplum kuruluşlarının etkisi artmıştır.

     Küreselleşmenin Sonu

     Çok sık duyduğumuz bir yatırımcı ile balıkçı arasında geçen olay, her ne kadar değişik yorumlara açık olsa da küreselleşmeyle ilişkilendirilebiliriz.

     Alanında başarı ve şöhreti yakalamış zengin bir yatırımcı, küçük bir sahil kasabasında tatil yapıyordu. Bir gün kıyıda gezerken, küçük bir balıkçı kayığına gözü takıldı. Kayık kıyıya yanaştı, içindeki balıkçı karaya atladı. Kayığın içinde birkaç tane büyük sarı ton balığı vardı.

“Balıkların çok kaliteli ve güzel” dedi balıkçıya, “seni tebrik ederim.”

“Teşekkür ederim” diye karşılık verdi balıkçı.

“Bu balıkları tutman ne kadar zaman aldı?”

“Fazla değil, bir-iki saat.”

“Peki neden birkaç saat daha kalıp daha fazla balık tutmadın?”

“Yakaladığım balıklar bana yetiyor.”

“Peki ama geriye kalan vakitlerde neler yapıyorsun?”

“Çocuklarımla oynar, öğle uykusuna yatar, evimin bahçesinde çalışır ve arkadaşlarımla oturur sohbet ederim. Kısacası huzurlu bir hayatım var.”

Yatırım bankacısı küçümser bir edayla “Ben işletme ve yatırım konusunda doktora yaptım” dedi, istersen sana yardım edebilirim.” Sonrada tavsiyelerine başladı.

“Öncelikle, balık avlamaya daha fazla zaman harcamalısın ve para kazanmalısın. Daha sonra daha büyük bir kayık alıp, daha fazla para kazanmalısın. Kazandığın bu parayla daha da büyük bir tekne almalısın.”

Balıkçı araya girdi:

“Peki, ya sonra?”

“Sonra, yakaladığın balıkları aracıya satmak yerine, onları balık konservecilerine doğrudan sen satarsın. Nihayet kendi balık konserve fabrikalarına sahip olursun. Böylece, hem ürünü, hem de ürünün işlenmesini, hem de dağıtımını kontrol altında tutarsın. Tabii, bu iş için bu küçük sahil köyünü terk edip büyük bir kıyı şehrine, sonra daha büyüğüne, ve sonunda da en büyük kıyı şehrine yerleşmelisin. Böylece işini orada çok daha fazla büyütebilirsin.”

“İyi de, bu işler ne kadar zaman alır” diye sordu balıkçı.

“15-20 sene.”

“Peki ya sonra?”

Yatırımcı keyifle güldü ve “İşin en güzel kısmı o zaman başlıyor” dedi.

“Doğru zaman geldiğinde şirketini halka açacağını ilan edersin ve hisse senetlerini satışa çıkarırsın ve çok zengin olursun. Bu sayede trilyonlar kazanırsın.”

“Demek trilyonlar…Peki ya sonra?”

“Sonrası belli değil mi canım? Sonra emekli olursun. Küçük bir sahil köyüne taşınır, orada torunlarınla oynar, öğle uykusuna yatar, evinin bahçesinde çalışır ve arkadaşlarınla oturur sohbet edersin. Diyeceğim, huzurlu bir hayat yaşarsın.”

Balıkçı:

“Peki, ben şimdi ne yapıyorum?”

Yazımızın ilk kısımlarında da anlatıldığı gibi, hızla küreselleşen dünyada hep daha fazla üretim, daha fazla tüketim ve daha fazla kar hedeflenmektedir. Gelişen iletişim teknolojileri ile birlikte küreselleşme ve rekabet, zincirleme olarak çığ gibi büyümektedir. Sadece insana değer veren ve insanın mutluluğu için çalışan kuruluşlara çok zor rastlanmaktadır. Bu gidiş bizden önceki uygarlıkların ulaştıkları söylenen noktadan farklı bir yere doğru gitmemektedir. Küresel eğlence, film ve medya kuruluşları sadece tüketen bir toplum oluşturmaktadırlar. Düşünmeyen, okumayan yorum yapmayan kukla gibi dev bir toplum.

Küreselleşen dünyada gelişen iletişim teknolojileri ile değişim ve olaylara tepki hızlı olmaktadır. Sadece üretim, tüketim, rekabet ve yüksek karı hedefleyen yaşam anlayışından dönüşte belki hızlı olacaktır.

Küreselleşme ve hızla gelişen teknoloji kötü kişilerin ve grupların dünyanın sonunu getirmelerine izin vermeyecektir. Dünyanın sonu geldiğinde insana verilen değer ve insanın mutluluğu küresel hale gelmiş olac aktır


NOT: Bu yazı M.Hilmi EREN’ e ait web sayfasında “Yazılar” bölümünde Microsoft Word, Acrobat Reader ve HTML formatlarında yayınlanmıştır.Web sayfasına ve yazıya aşağıdaki adreslerden biri ile ulaşılabilir.

 

http://www.mhilmieren.cjb.net

 

http://www.geocities.com/mhilmieren

 

http://www.geocities.com/mhilmieren4/yazi46.doc

 

http://www.geocities.com/mhilmieren4/yazi46.pdf

 HAZIRLAYAN:E sra Saraç

http://www.geocities.com/mhilmieren4/yazi46.htm 

 

 

 

Yaziyi gonderen in: Sizden Gelenler,Üniversite,Yazılar |
Oca
08
2008
0

Bilgi Toplumu Ve Emeğin Değişen Yapısı

GİRİŞ

İnsan varoluşuyla birlikte bilgiye ihtiyaç duymuş, gelişen ve değişen dünyaya ayak uydurabilmek için bu ihtiyacının şiddetini sürekli arttırmak zorunda kalmıştır. İnsanlık tarihinin ilk zamanlarında kendini korumak ve çevreyi tanımak olan bilgi edinme uğraşı, günümüzde ise toplulukların gelişmesinde temel unsur haline gelmiştir.

Toplumsal sistemleri nitelendiren en temel özelliklerin maddi üretim koşulları ve ona dayalı üretim ilişkileri olduğu genelde kabul gören bir tanımlama ve görüştür. Bu bağlamda, üretime en fazla katkı sağlayan faktör hangisi ise onun etrafında şekillenen toplum biçimine de o ad verilmektedir. Şöyle ki; İlkel komünal düzenlerde üretimde taştan yapma araçlar en çok rol oynadıkları için bu dönemlere kaba ve yeni taş devri denilmektedir. Sınıf ayrımlarının olduğu bu dönemlerde mülkiyet kavramını özgürlükleri kısıtlanmış insanlar oluşturduğundan bu düzenlere köleci toplum adı verilmektedir. Bu süreç biçimlenip geliştiğinde ise feodal toplumu, sonrasında ise maddi üretim alanında büyük bir üstünlük sağlayan fabrika üretimi ve sermaye, kapitalist toplumu veya sanayi toplumu dediğimiz yeni bir toplum biçimini ortaya çıkarmaktadır.

Tarım toplumundan sanayi toplumuna geçilmesiyle birlikte bilgiye olan gereksinim artmış ve bilgi yönetimi ön plana çıkmıştır.Bu süreç de tüm dünyada bilgi toplumuna geçiş olarak değerlendirilmektedir. Bu durumda bilgi çağında bilginin etkin ve yaygın kullanım sonucunu doğurarak; ‘bilgi çağı’, ‘bilgi ekonomisi’ gibi yeni kavramları ortaya çıkarmaktadır.

Bilgi çağı, servet yaratmada bilginin öne geçtiği dönemi tanımlamak için kullanılan bir kavramdır. Böylece maddi sermayenin yerini zihinsel sermaye almıştır. Zihinsel sermayenin belli bir yere sınırlanmayan yapısı, bütün yönetim ve toplum ilişkilerini değiştirmiştir. Bu çağda; bilgiye dayalı toplum, bilgi teknolojilerine bağlı faaliyetler, etkinlik, verimlilik, başarı ile pek çok ürün ve hizmet gibi temel kavramlar ön plandadır.

Diğer toplum biçimlerindeki üretim faktörlerinden farklı olarak “bilgi” temelinde biçimlenen ve teknolojinin itici bir güç olarak gelişmesine katkı sağladığı yeni bir toplum biçimiyle karşımıza çıkmaktadır. Bilgi Toplumu olarak ifadesini bulan bu toplum biçiminde, bilgi merkezli ve teknolojiye dayalı üretim yapılanmasının olması ve söz konusu teknolojik bilginin ekonominin her alanında kullanılabilir olması gibi temel özellikler karşımıza çıkmaktadır . Buradaki amaç, bilginin sınırlarını genişletmek ve üretimde yüksek verim elde etmektir. Bilgi toplumunda emek bilgi işçisi olarak ifadesini bulurken sanayi toplumunun mavi yakalıları yerine bilgi toplumunda uzman iş gücü olarak beyaz yakalılar göze çarpmaktadır.

“Bilgi Toplumu”na geçiş ile birlikte emeğin yapısında meydana gelen değişimlerin ele alındığı bu çalışmanın birinci bölümünde, ilk olarak. kavramsal çerçeve de bilgi toplumu ele alınarak tanımı, önemi ve özellikleri ile sosyal yapısı üzerinde durulmuştur. Tarihsel yapı incelenerek bilgi toplumuna geçiş süreci, bilgi toplumundan önceki toplumsal yapıların özellikleri incelenerek karşılaştırmalı olarak ele alınmıştır.

Çalışmanın ikinci bölümünde, bilgi toplumunun sosyal ve ekonomik yapısı ele alınmaktadır. Bu bölümde bilgi toplumuna geçiş ile birlikte ekonomik yapının, sermayenin, üretim sürecinin yapısında ki değişimlere ve gelişimlere değinilmiş, bu değişim ve gelişimin emeğin yapısında meydana getirdiği değişikler incelenmiştir. Bu bölümde ayrıca farklılaşan üretim sürecinin emeğin yapısında yarattığı değişimlere de değinilmiştir.

İkinci bölümde son olarak , bilgi topluma geçiş ile birlikte ortaya çıkan ekonomik yapı ve üretim sürecinde yaşanan değişimlere değinilmektedir. Bireylerin piyasada sahip oldukları bilgi giderek daha da önemli hala gelmiştir. Bilgi ekonomisinde bilgi piyasaların yapısını değiştirmiş, işletmelerde bilginin kullanımı, çalışanların kapasitesini kullanma ve geliştirme, müşteri ilişkileri, buluş, yeni ürün geliştirme ve pazar ile ilişkiler gibi kavramlar ön plana çıkmıştır. Bilginin hızlı ve kolay akışını sağlamak adına mevcut yönetim sistemlerinde sisteminde de değişiklik yapılmasını zorunlu hala getirmiştir. “Bilgi toplumu ve emeğin yapısında yaşanan değişimler” üzerine yapılan bu çalışmanın sonunda bilgi toplumuna geçişle birlikte üretim sürecinde yaşanan değişikler anlatılmaya çalışılmıştır.

birinci bölüm

bilgi toplumu kavramı ve tarihsel süreci

I. BİLGİ TOPLUMU KAVRAMI

1. Tanımı ve Önemi

Bilgi teknolojisindeki hızlı gelişmeler, toplumların yapılarının yeniden şekillenmesine neden olmaktadır. Hızlı değişimlerle beraber yeni kavramlar ortaya çıkmaktadır. Bu kavramlardan biri de “Bilgi Toplumu” kavramıdır.

Bilgi teknolojilerini araştıran, geliştiren, kullanan toplumlara ” Bilgi Toplumu” denilmektedir. Bilgi toplumu, bilginin gerçek sermaye ve zenginlik yaratan başlıca kaynak hâline geldiği bir toplumdur.

Bilgi toplumu;” Bilgi ve enformasyon teknolojisini öne çıkaran özelliği ile bilgi toplumu, entelektüel kaynakların fiziksel kaynaklardan, temel teorik araştırmaların uygulamalı araştırmalardan, öğrenimin işyerindeki tecrübelerden daha önemli hale geldiği , değişimin ise bilimin mevcut temellerini çok kısa bir zamanda geçersiz hale getirebilecek kadar hızlı bir şekilde yaşandığı ekonomilerdir” şeklinde tanımlanmaktadır[1].

ABD ve Japonya gibi ileri düzey sanayi ülkelerinin 1960 lardan sonra toplum yapılarında gözlemlenen değişimler, ikinci dünya savaşından sonra yaygın olarak kullanılan sanayi toplumundan farklılık gösteren bu yeni toplum için birçok yeni kavram ortaya atılmasına neden olmuştur. Söz konusu dönem, farklı sosyal bilimciler tarafından “ Postmodern Dönem”, “Sanayi Sonrası Toplum”, “ Bilgi Toplumu”, “ Kapitalist Ötesi Toplum”, “ Teknoktarik Çağ” veya “ Bilişim Toplumu” gibi oldukça fazla isimle anılmıştır. Bu kavramlardan Daniel Bell tarafından 1970’lerde gelmekte olan toplumu tanımlamak için kullanılan Sanayi Sonrası Toplum ve Japon araştırmacılar ve özellikle Y. Masuda tarafından kullanılan Enformasyon Toplumu yeni oluşan toplumun tanımlanmasında son zamanlarda daha fazla kabul görmüştür[2].

Bilginin ve bilgi teknolojilerinin hızla gelişimiyle şekillenen ve ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel alanları kısa zamanda etkisi altına alan bilgi toplumu aşaması, sosyo-ekonomik gelişme sürecinde tarım toplumu ve sanayi toplumunun ötesinde üretimin ve verimliliğin hızla artmasına yol açmaktadır. Bilgi sektöründeki baş döndürücü gelişmeler, başta insan faktörünün verimliliğine etkilerinden dolayı ekonomik sonuçları yanı sıra sosyal, siyasal ve kültürel alanlarda da hızla yapısal değişimleri beraberinde getirmektedir. Bilgi toplumundaki gelişmeler, insanın verimliliğinin artmasına, ekonomik gelişme düzeyinin artmasına, ayrıca bilimde ve teknolojide yeni gelişmelerin ortaya çıkmasına yol açmaktadır.

Bilginin ve bilgi teknolojilerinin hızla gelişimiyle şekillenen ve ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel alanları kısa zamanda etkisi altına alan bilgi toplumu aşaması, sosyo-ekonomik gelişme sürecinde tarım toplumu ve sanayi toplumunun ötesinde üretimin ve verimliliğin hızla artmasına yol açmaktadır. Bilgi sektöründeki başdöndürücü gelişmeler, başta insan faktörünün verimliliğine etkilerinden dolayı ekonomik sonuçları yanısıra sosyal, siyasal ve kültürel alanlarda da hızla yapısal değişimleri beraberinde getirmektedir. Bilgi toplumundaki gelişmeler, insanın verimliliğinin artmasına, ekonomik gelişme düzeyinin artmasına, ayrıca bilimde ve teknolojide yeni gelişmelerin ortaya çıkmasına yol açmaktadır.

2. Temel Özellikleri

Bilgi toplumunun farklılık arzeden temel özellikleri şu şekilde sıralanmaktadır:

Bilginin Önem Kazanması

Yirminci yüzyıl sona ererken dünyada değişim hızlanmıştır. Değişim sonucu bilgi toplumu denilen bir toplum ortaya çıkmıştır. Bilgi toplumunda, en güncel bilgiye, en güncel teknolojiye ulaşan, başarıya daha kolay ulaşabiliyor. Ancak değişim ve bilgide sınır bulunmamaktadır. Her gün yukarıya doğru tırmanma sürüyor. Bunun için değişimi ve bilgi birikimini devamlı izlemek şart. Çağdaş iletişim tekniklerini bilmeye ve kullanmaya mecbursunuz. Bugün artık bir çok şey şeffaflaştı. Bilgiye ulaşmayı bilen, oturduğu yerden zaman ve para harcamadan istediği bilgiyi elde edebiliyor. Bilgi toplumunun sürükleyici gücü ve en başta gelen kaynağı bilişim teknolojisinin ürünü olan bilgidir. Bilişim bilgisi bilgisayar sistemleri içerisinde bilimsel usüllerle işlenip elde edildiği için, kişisel keyfilik ve saptırmalardan uzak olması sebebiyle daha objektif bir özelliğe sahiptir. [3]

Globalleşme

Sanayi toplumunun temel özelliklerinden biri de, yeni kıtaların keşfi ve sömürgecilik sayesinde ortaya çıkan pazar genişlemesidir. Uluslararası ilişkilerin artmasıyla birlikte, yeni problemler de ortaya çıkmıştır. Globalleşme günümüzde bir yandan milli ekonomilerin birbirleriyle karmaşık ilişkilere girmeleri, öte yandan artan bilgi talebi, bilişim pazarının alabildiğine genişlemesine yol açmaktadır. Böylece bilişim sektörü hem milli hem de uluslar arası ölçekte kilit sektör haline gelerek globalleşme eğilimine girmektedir.[4]

Küreselleşmenin iki kaynağı vardır. Birincisi teknolojik, diğeri siyasal kaynaktır. Teknoloji kaynağını da iki farklı devrim oluşturmaktadır. İlki iletişimi teknolojisi devrimi (telefon), ikincisi ise bilişim teknolojisinin devrimi(bilgisayardır). Bu ikisi yani telefon ve bilgisayar bir arada geliştiği için yeni bir teknoloji “İletişim ve Bilişim Devrimi” doğmuştur.[5]

Bilgi Sektörünün Doğuşu

Bilgi toplumunda, bilişim bağlantılı sanayiler sonucu bilgi sektörü toplumsal yapıda önemli bir yer almaktadır. Bilgi toplumu haline gelen ülkelerde bilgi giderek hammaddenin, emeğin ve diğer kaynakların yerini almaktadır. Bu sebeple bilgi toplumunun en önemli sosyal grupları bilgi işçileri olacaktır. Bilgi sektörünün altyapısının devlet sektörü tarafından kurulmasıyla bilgiye dayalı insani sermaye ön plana çıkacaktır. Sanayi toplumunda tarım, sanayi ve hizmetler sektörü gündemde iken bilgi toplumunda buna bir de bilgi sektörü eklenmektedir. ABD gibi gelişmiş ülkelerde toplam işgücünün %50’sinden fazlasının artık bilgi sektörüyle ilgili iş dallarında çalıştığı belirtilmektedir.[6]

Çevre Koruma Şuurunun Gelişmesi

Sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçerken, kirlilik, çevre tahribatı ve doğal kayakların tükenmesi gibi problemler ortadan kalkarak, kirlilikten arıma, doğa ile uyum ve kaynak tasarrufu anlayışı devreye girmektedir.

Çevre sorunlarının ortaya çıkması,işletmelerde yeni bir bakışı zorunlu kılmıştır. Kararları alınmasında çevre önemli bir faktör olarak değerlendirilmeye başlanmıştır. Ancak,buradaki yaklaşım,sosyal ve ahlaki olmaktan çok,ekonomik bir harekettir. İşletmeler karlılıklarını arttırabilmek içi çevreyi göz önüne almaya başlamıştır.

Gönüllü Kuruluşların Etkinleşmesi

Bilgi toplumunda gönüllü kuruluşlar ön plana çıkmaktadır. Bilgi toplumu aynı zamanda kuruluşlar toplumudur. Bu kuruluşlar birbirine bağımlı ama kavramları, görüşleri, değerleri açısından farklı şeylerdir. Gönüllü kuruluşlar daha bugünden toplumun ayrılmaz birer parçasıdırlar. Bu kuruluşlar halen Amerika’nın en büyük işvereni durumundadırlar. Her yetişkin Amerikalı’dan biri, haftanın en az üç saatinde ücretsiz memur olarak yani gönüllü olarak bu kuruluşlarda çalışmaktadırlar. Ne özel sektöre ne de devlete ait olan “insanı değiştirmeye yönelik” kar amacı gütmeyen bu kuruluşlar, üçüncü sektör olarak bilgi sektöründe yerlerini alacaklardır.[7]

Kişinin Merkezi Konuma Gelmesi

Bilgi toplumunda merkez olan kişidir. Bilgi para gibi kişinin dışında bir kavram değildir. Bilgi her zaman insanın içindedir, bireyler tarafından öğrenilir, öğretilir ve kullanılır.Eğitimli insanların çıoğu, bilgilerini bir kuruluşun üyesi olarak kullanmaya başlamaktadır. Böyle olunca, eğitimli insan, hem bir aydın olarak, hem de bir yönetici olarak çalışmaktadır. Aydıın dünyası ile yöneticinin dünyası dengelenmedikçe; herkesin kendi kafaına gore hareket edebileceği bir dünya oluşurken; yönetici dünyası ile aydının dünyası dengelenmediğinde de, bürokrasi ortaya çıkmaktadır.[8]

Bilgisayarlaşma

Bilgi toplumunun en önemli özelliklerinden birisi bilgisayarın yoğun olarak kullanılacak olmasıdır. Konu ile ilgili uzmanlara göre, .bilgisayarın sanal ticaret aracı haline geldiği internetsiz bir ülkenin geleceği olamaz. Bilişim sistemlerinin insan hayatındaki rolü giderek büyümektedir.Yani toplumun şekli bilgisayar ve iletişim teknolojisiyle çizilecektir. Bilgi toplumunda örgütlerin bilgiye dayalı hale gelmeleri, bilgisayarların ve haberleşme araçlarının gelişmesi ve entegre olması, robot teknolojisinin üretime girmesi örgütsel yapıları da değiştirecektir. Bu gelişmeler bir yandan işletmelerde niteliksiz iş gücünü ortaya çıkarmakta, bir yandan da bilgi uzmanlarının sayısının artmasına neden olmaktadır.Kullanım alanı giderek yaygınlaşan bilgisayarlar, nükleer gücün kullanılması, roketlerin fırlatılması ve tıpta önemli teşhislerin konulması gibi hyayati derecede önem taşıyan konularda etkili olacaktır.

Örgütlü Toplumun Güçlenmesi

Bilgi toplumunda, ortak özellikler, değerler ve amaçlar ile ortak mekan ve çıkarlara sahip kişilerin oluşturduğu sosyal gruplar teşkilatlanmış olarak sivil hayatta ağırlıklarını ve etkinliklerini göstereceklerdir. Bu gruplar çıkar çatışmasından çok çıkar uzlaşması ile şu andaki ve gelecekteki ortak amaçlarını gerçekleştirmeye yönelik dayanışmacı gruplar olacaktır..[9]

3. Bilgi Toplumunu Belirleyen Karakteristikler

Bilgi toplumunu belirleyen temel karakteristikleri şu şekilde sıralamak mümkündür: [10]

Ekonomik Yapıdaki dönüşüm: Bilgi toplumundaki en büyük özellik mal üretiminden hizmet üretimine doğru bir kaymanın görülmesidir. Aslında hizmet sektörü zaten tüm ekonomilerde her zaman mevcuttur, ancak sanayi toplumunda hizmetlerin niteliği daha yerel ve mal üretimine yardımcı konumdadır. Sanayi sonrası toplumda ise eğitim, sağlık, sosyal hizmetler gibi insani hizmetler ve bilgisayar, sistem analizi, bilimsel AR-GE gibi mesleki hizmetler yoğunluk kazanmaktadır. Bilgi toplumunun oluşmasında belli sektörlerin yükselişi önemli rol oynamıştır. Bunlar:

1.Televizyon yapımcıları, yayıncılar vb. bilgi sağlayan kişi ve kurumlar,

2.Telefon ve kablolu yayın gibi elektronik bilgi iletişim kurumları

3.Mikroelektronik sanayi, yani televizyon, bilgisayar ve telefon gibi elektronik bilgilerin insanlara iletilmesine imkan sağlayacak platformların üreticileri

4.Bilgilerin toplanması, saklanması, iletilmesi ve kullanılması amacıyla yazılım geliştiren sektörler.

Yükselen Yeni Sınıflar: Yeni toplumda insanların çalıştıkları yer değil aynı zamanda yaptıkları işlerin türü de değişmektedir. Sanayi toplumunda yarı vasıflı işçiler çalışan sınıf içinde en kalabalık grubu oluşturmaktaydılar. Bilgi toplumunda ise, teknik ve profesyonel sınıf, yani P.Drucker tarafından “bilgi işçisi” olarak nitelenen bilim adamları, teknisyenler, mühendisler, öğretmenler sayıca artmış ve toplumun kalbi konumuna yerleşmişlerdir. Buna bağlı olarak toplumda gücün yapısı da değişecektir. Tarım toplumunda toprak sahipleri, sanayi toplumunda ise sermaye sahibi işverenler gücü ellerinde bulundurmaktaydılar. Oluşan yeni toplumda ise güç bilgi sınıfına ait olacaktır.

Bilginin Artan Rolü: Sanayi toplumu, malların üretimi için makine ve insanların koordinasyonuna dayanmaktaydı. Yeni toplum ise bilgi etrafında örgütlenmektedir. Sanayi uygarlığının öncü isimlerinden Bacon’ın yüzyıllar önce söylediği gibi “bilgi güçtür”, ancak, bilgi toplumunda bilgi aynı zamanda toplumun temel eksenini de oluşturmaktadır. Buna göre, tarım toplumunda toprak ve işgücü, sanayi toplumunda sermaye merkezi bir öneme sahip iken, bilgi toplumunda bilgi stratejik bir kaynak haline gelmiştir. Çünkü, yeni toplumda teorik bilgiyi piyasada yeni ürün ve hizmetlere başarılı şekilde dönüştürenler ile eğitim ve AR-GE harcamalarına en çok yatırım yapan işletmeler ve toplumlar başarılı olacaktır. Eğer bir toplum bilgiyi üretir hale gelemezse, büyük harcamalarla ürettiği mal ve hizmetler kısa sürede demode olma riskiyle karşı karşıya kalacaktır.

Bilişim Teknolojisi: Sanayi toplumunun ortaya çıkmasında en önemli etkenin buhar makinası, elektrik, içten yanmalı motor gibi enerji teknolojilerinin bulunmasıdır. Bilişim teknolojilerinin ortaya çıkıp hızla gelişmesi de benzer bir etkiyi yeni oluşan toplumda oluşturmuştur. İletişim ve bilgisayar teknolojileri daha yetenekli işgücüne gereksinim doğurduğundan ve ulusal verimliliği arttırma ve rekabetçi üstünlük elde etme yolunda daha yüksek değerlere sahip ürünler ortaya koyma yeteneğine sahip olduklarından iktisadi gelişme açısından en fazla önem verilmesi gereken alan bilişim teknolojileri olarak görülmektedir. Nitekim, ünlü strateji uzmanı M.Porter günümüzde bir işletmenin yönetilmesinde en temel faktör olarak bilişim teknolojisine işaret etmektedir. Zaten, bilgi toplumu kavramı da yeni teknolojilerin sebep olduğu iktisadi ve sosyal değişimler anlamına gelmektedir.

Bilgi Çağında işletmeler işlerini görebilmek için büyük ölçüde bilişim teknolojisine muhtaçtırlar. Yani bilgi toplumunda bilgisayar kullanımı son derece yaygındır. Bilgi Çağında, bir çok mal ve hizmet bilişim teknolojisiyle iç içe geçmiş durumdadır. Mesela, Lexus marka bir otomobil, klasik otomobil tanımının ötesindedir. Bilişim teknolojisi ile bütünleşen bu otomobilde gelişmiş yol bulma ve navigasyon sistemleri ile elektronik kameralar gibi yenilikler mevcuttur. Bunun yanında havayolu rezervasyon sistemleri gibi hizmet alanları da artık bilişim teknolojisi olmaksızın düşünülememektedir.

Geçen yüzyılda etkisini gösteren Sanayi Devriminin arkasındaki itici güç üretim ve nakliye ekonomisindeki gelişmelerdi. Bilişim teknolojileri bu süreçleri önemli ölçüde etkilemekle birlikte, günümüzde gerçekleşmekte olan devrimin sürükleyici gücü üretimdeki değişim değil koordinasyondaki değişimdir.

Günümüzde örgütlerde herhangi bir işle uğraşan herkes sürekli olarak birbiriyle iletişim içinde olma zorunluluğundadır. Bu tür yoğun bilişim temelli işlerde bilişim teknolojileri asıl önemlerini göstermekte, klasik hesap yapan makine anlamındaki bilgisayar yerine birbirlerine bağlanmış koordinasyon amaçlı sistemler ağırlık kazanmaktadırlar. Koordinasyon teknolojilerindeki ilerlemeler, bir çok sektörde Sanayi Devrimi öncesindeki küçük işletmeler dönemine dönüş anlamı taşıyabilecektir. Sanayi toplumunda işletmeler kitle üretimi ve taşımacılık teknolojilerinden avantaj sağlamak için örgütlenirken, bilgi toplumunda işletmeler hem kendi içlerinde hem de dış çevreleriyle entegrasyon amaçlı koordinasyon teknolojilerine göre yeniden yapılanmaktadırlar.

4. Bilgi Toplumunu Sanayi Toplumundan Ayıran Özellikler

Sanayi toplumu, ekonomiyi kıt kaynakların kullanımı ve dağıtımı ile ilgili bir bilim dalı olarak tanımlamaktadır. Şu an sürecini yaşamakta olduğumuz bilgi toplumunda bu tanım geçerliliğini kaybetmiştir. Çünkü temel stratejik kaynak haline gelen bilgi, kıt bir kaynak değildir. Bu nedenle bilgi kavramı için azalan verimler yasası geçerli değildir. Aksine artan bilgi birikimi ile artan verim yasası geçerli olmaktadır. Bilgi diğer üretim faktörleri olan sermaye ve toprak gibi birbirini tamamlayan bir üretim faktörü değil tersine onların yerine ikame edilebilen bir üretim faktörüdür. Bilgi diğer üretim faktörlerine göre çok daha akışkan bir özelliğe sahiptir. Günümüzde bilgi, fiber optik kablolarla ışık hızıyla taşınabilmektedir. Bilgi aynı zamanda paylaşılabilir ve bölünebilir özelliklere de sahiptir.[11]

Sanayi Toplumu

Bilgi Toplumu

Yenilikçi Teknoloji

Öz

Buhar Makinesi

Bilgisayar

Temel Fonksiyon

Fizik, emeğin ikamesi

Zihni emeğin ikamesi

Üretim Gücü

Maddi üretim gücü

Enformasyon üretme gücü

Sosyoekonomik Yapı

Ürünler

Faydalı Mallar ve hizmetleri.

Enformasyon teknoloji bilgi

Üretim Merkezi

Modern Fabrika

Enformasyon hizmetleri,

Piyasa

Yeni dünya, sömürgeler, tüketici
satın alma gücü

Bilgi sınırlarında ve enformasyon
alanında artış

Lider Endüstriler

Bilgi sınırlarında ve enformasyon
alanında artış

İmalat endüstrisi, mak. kim.end.

Endüstriyel Yapı

Entelektüel endüstriler, Bilgi,
enformasyon end.

Matrix endüstriyel yapı ayrıca
dördüncü end.

Ekonomik Yapı

Mal ekonomisi

(İşbölümü,üretim ve
tük.ayrımı)

Sinerjik enerji (ortak üretim ve
aydalanma)

Sosyoekonomik Prensip

Fiyat prensibi

Amaç prensibi

Sosyoekonomik Özne

Teşebbüs

Gönüllü topluluklar

Toplum Şekli

Sınıflı toplum

Fonksiyonel toplum

Ulusal Hedef

Kaba ulusal hedef

Kaba ulusal tahmin

Hükümet Şekli

Parlamenter demokrasi

Katılımcı demokrasi

Sosyal Değişmede Güç Merkezleri

İşçi hareketleri grevler

Vatandaş hareketleri

Sosyal Problem

İşsizlik, savaş, faşizm

Terör,gelecek şoku,

En İleri Aşama

Kitle tüketimi

Yüksek kitle bilgi üretimi

Değerler

Etik değerler, Değer Ölçüleri

Maddi değerler, temel insan
hakları, insancıllık

Zaman değeri; Self disiplin, sosyal
katkı

Kaynak: Veysel Bozkurt, Enformasyon Toplumu Ve Türkiye, S.43

Bilgi toplumunda, üretim sürecine katılan en temel kaynak insan bilgisi, diğer bir ifade ile organize bilgi olmaktadır. Ortaya çıkan bu değişimin doğal bir sonucu olarak, üretim sürecinde, enerji ve girdi değeri gibi etkenlerin öneminin giderek azalması söz konusu olmaktadır. Tüm bu gelişmeler bilgi toplumunun ana uğraşı alanı olan hizmet ve bilgi temelli sektörlere doğru daha fazla insan gücü katılmasına ve bu alanlara daha çok yatırım yapılmasına yol açmaktadır.[12]

Bilgi toplumuna yöneltilen niteliklerden biri, fiziki ve kültürel çevredeki değişim hızının, daha önceki dönemlere kıyasla görülmemiş ölçüde artmış olmasıdır. Bilgi toplumunu daha önceki toplumsal yapılardan ayıran bütün özellikleri, kısaca ve net olarak ifade etmek gerekirse, bu her alanda değişim hızının katlanarak artması şeklinde ifade edilebilir.[13]

II. BİLGİ TOPLUMUNUN TARİHSEL SÜRECİ

Sosyo-ekonomik gelişme sürecinde toplumlar ilkel toplumdan tarım toplumuna , tarım toplumundan sanayi toplumuna , günümüzde ise sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçiş şeklinde farklı gelişme aşamaları geçirmişlerdir. İnsanlar önce toprağa ve yerleşik düzene bağlanarak ilkel toplumdan tarım toplumuna; sonrasında, kitlesel üretimle birlikte tüketimin ve eğitimin öneminin arttığı sanayi toplumuna; son olarak da , kitlesel refahın, bilginin ve nitelikli insan sermayesinin önem kazandığı bilgi toplumu geçmişlerdir..

1. Tarım Toplumundan Sanayi Toplumuna Geçiş

Sanayi Devrimi James Watt’ın 1765’de buhar makinesini bulması ve bunun enerji kaynağı olarak kullanılması gibi yeni teknolojilerin üretimle ilgili ekonomik alanda artan ölçüde kullanılmasıyla başlamıştır. 1789 Fransız Devrimi’nin yeni teknolojik gelişmelere yaptığı sosyal etkiler sebebiyle de; oluşan bu yeni sosyal yapıya kısaca Sanayi Toplumu adı verilmektedir.

Yeni teknolojilerin kullanılmasıyla insanlığın o güne kadar görmediği biçimde üretim artışı sağlanmıştır. Tarıma dayalı geleneksel toplumlarda üretim, evlerde, el tezgahlarında yürütülürken, Sanayi Devrimi ile birlikte üretim fabrikalarda yapılmaya başlanmıştır. Geleneksel tarım toplumlarındaki köylüler endüstri işçisi olmuş; aristokratlar yerine ‘burjuvazi’, toplumun üst ve saygın sosyal sınıfı olarak ön plana çıkmıştır. Toplum yapısı kurumlarla birlikte, değer, norm ev davranış kalıpları da değişmiştir. Geleneksel davranışlar giderek yerini akılcı davranışlara bırakmıştır.[14]

Sanayi toplumuna geçiş ile birlikte yaşanan köklü değişimler ve gelişmelerle birlikte, bazı yeni sorunlar da ortaya çıkmıştır. Bu değişim ve gelişmelerden fazlasıyla yararlanabilen kesimler olduğu gibi, yeterince yararlanamayan kesimlerin de olması sebebiyle, belli bir kesim hızlı zenginleşirken belli bir kesim de giderek fakirleşmiş, çok düşük ücretlerle çalışmaya başlamış ve sosyal güvencesi olmayan insanlar görülmeye başlamıştır. Böylece sanayileşmenin ilk yıllarına bölünmüş bir sosyal yapı görülmektedir. Zaman içinde bu aksaklıkların giderilememesi üzerine 1870’li yıllardan sonra geliştirilen sosyal güvenlik sitemleri ve politikaları ile toplumsal bütünleşme sağlanmaya çalışılmıştır. [15]

Sanayi toplumu, tarıma dayalı geleneksel toplumu geride bırakarak; teknolojisi, ekonomisi, sosyal ve kültürel sistemleri olarak tamamen eskisinden farklı yeni bir toplum yapısı oluşturmuştur. Bu yeni toplum yapısı, sabit kalmayıp, kendi içinde sürekli gelişip yenilenmiştir.

Sanayi toplumunun yarattığı üretim sürecine bağlı olarak, özellikle ilk yüzyıl içinde sınıflı bir toplum yapısı oluşmuş; bu yapı, birbirine tamamen zıt iki ayrı görüşün oluşmasına yol açmıştır. Batının sanayileşmiş ülkeleri bu uyumsuzluğu ortadan kaldırmayı az da olsa başarmasına rağmen, Rusya ve “Doğu Bloğu” ülkelerinde bu uygulamalarda zıtlaşmalar devam etmiş ve dünya genelinde yayılmaya devam etmiştir.

2. Sanayi Toplumundan Bilgi Toplumuna Geçiş

Başlangıçta, sanayi toplumlarında tarım sektöründe çalışanların toplam istihdamdaki ağırlığı %80 dolaylarındayken, günümüzde %3’e kadar gerilemiştir. Sanayi üretiminin payı ise; en fazla %50’lere kadar çıkmışken, son dönemlerde bu oran tekrar %30-40’lara inmiştir. Buna karşılık hizmet sektörünün payı %60’ların üzerine çıkmış ve böylece sanayi toplumlarının son aşaması olan Hizmet Toplumuna doğru bir kayma görülmektedir.

Sanayileşme hareketlerinin son aşaması olan “Refah Toplumu” ve “Tüketim Toplumu” 1960’lı yılların sonlarına doğru doruk noktasına ulaşmıştır. Ancak refah toplumlarının önünde yer alan ABD ve Batı Avrupa ülkelerinde 1960’lı yılların ikinci yarısından sonra ekonomik kriz yaşanmaya başlamıştır. Sanayi toplumundaki bu sancılar yeni krizlere ve çatışmalara da yol açmıştır. 1973’de petrol krizinin patlak vermesiyle, yeni stratejilerin geliştirilmesi gerektiği fark edilmiştir.

Yaşanan krizler ve endişeler, yeni teknolojilerin uygulanmaya konulmasına fırsat yaratmıştır. Bu durum istihdam kaybına sebep olmuş ve beraberinde issizlik sıkıntısını getirmiştir. Ancak toplum üzerinde; bunun getirdiği işsizlik sorunundan çok, getirilen yeni teknolojilerin etkileri olmuştur. Çünkü bu teknolojiler, yeni bir çağı açacak kadar farklı ve ilerici olmuştur.

Sanayi toplumunun insanlığa getirdiği köklü değişim ve dönüşümlere benzer bir işlem de günümüzde yaşanmaktadır. 20.yüzyılın son çeyreği, bu dönüşümün başladığı süreç olmuştur. Tarıma dayalı toplum yapısından sanayi toplumuna dönüşüm uzun yıllar almıştır. Toplumda meydana gelen büyük çatışmalar ve yapısal değişimlerle birlikte 100 yılı aşkın bir dönem içinde sanayi toplumunun yapısı kurumsallaşmış ve yerleşmiştir. Bilgi toplumu olarak ifade edilen yeni sürecin öncesinde özellikle 1970’li yıllarda dünyaya hızla yayılan sanayileşme hareketinin yol açtığı çatışmaların sonucu olarak ortaya çıkan yeni bir kriz dönemine girilmiştir. Krizin atlatılması amacıyla istikrar kavramı gündeme gelmiş, kalkınma ve gelişme ile birlikte ekonomik istikrarın sağlanması önem kazanmıştır. Ancak, yeni gelişmelerin topluma daha ilk 10 yılda önemli ve çok köklü değişiklikler getirmesi sonucu, uygulanan istikrar paketleri değişimin hızına ayak uyduramamıştır.[16]

Batının gelişmiş ülkeleri sanayi toplumundan farklı yeni bir dönüşümü gerçekleştirirken, azgelişmiş ülkeler böyle bir değişimden uzak kalmaktadır. Az gelişmiş ülkeler, yeni dönüşüm bir yana, sanayi toplumuna geçişi bile henüz gerçekleştirememiştir. Bunun nedeni ise, iç dinamiklerinin yetersizliği ve yapısal değişimlerden uzak kalmalarıdır.

Gelişmiş ülkelerdeki mevcut gelişmeler yeni bir çağa girmekte olduğunun kanıtıdır. Bu çağ bilgi bolluğuyla zenginleşen bir çağdır. Açılan yeni çağ “bilgi çağı”, oluşan yeni toplum ise “bilgi toplumu” dur. Yeni teknolojilerin; sanayi toplumundaki teknolojilere göre çok hızlı üretiminin yapılması ve hayat tarzımızı etkilemesi; bilgi toplumuna dönüşümün çok daha kısa sürede gerçekleştirilmesine sebep olmaktadır.

Bu nedenle, bilgi toplumuna dönüşümün yakından incelenmesi ve bu değişime ayak uydurması gerekmektedir.

3. Bilgi Toplumunun Doğuşu

Günümüzdeki bilgi toplumu kavramı, Sanayi toplumu tartışmalarının yeni teknolojik gelişmeler uyarlanmış şekli olarak değerlendirilebilir. Bilgi toplumu kavramı, henüz sınırları tam olarak belirlenmiş, üzerinde herkesin anlaşmaya vardığı bir kavram değildir.[17]

Kimilerine göre bugün bilgi toplumu olarak kabul gören oluşum, aslında sanayi toplumlarının bir üst aşamasını temsil etmektedir. Buna göre; sanayi toplumu ile bilgi toplumu arasında far bir nitelik farkı değil, derece farkıdır.

İngiltere’de Bilgi Toplumu üzerine araştırmalar yapan Rosenbrock ve arkadaşlarının hazırladığı rapora göre ; “Günümüzde önemli teknolojik gelişmeler görülse bile, bu değişikliklerin sanayi devrimindeki gibi, toplumsal hayatın kökten değiştirecek nitelikte olduğunu söylemek mümkün değildir. Yeni teknolojik gelişmeler, sanayi, devrimiyle birlikte geçmişle bağlarını kopartan köklü bir dönüşüm olarak değil; sadece mevcut sisteme ,ivme kazandırması için değerlendirilebilir.” şeklinde bir değerlendirme yapmıştır.[18]

Girmekte olduğumuz çağın engelde kabul gören ismi bilgi çağıdır. Geçtiğimiz yüzyıl boyunca bilgi aletlere, ürünlere, diğer faaliyet alanlarına uygulanmıştır. Bu da Sanayi Devrimi’ni yaratmıştır. 2.Dünya Savaşı’nın sonrasında ise artık, bilginin kendisine uygulanması ile yeni bir dönem başlamıştır. Bunun adı yönet,im devrimidir. Bilgi artık son hızla, üretimin tek faktörü haline gelmektedir. Hem sermayeyi hem de emeği geride bırakmaktadır.[19]

Bugünkü teknolojik değişimlerin %80’inin bilgi teknoloji temelli olduğu bilinmektedir. Bilgi teknolojisi, bilginin toplanması, işlenmesi ve dağıtılmasında kullanılan teknolojileri ifade eder.

1990’lı yıllarda ise insanlık tarihinde akıllara durgunluk veren teknolojik yenilenme, daha önce benzeri görülmemiş ekonomik imkanlar ve bazı gelişmelerle birlikte kültürel faaliyetlerin de artması sonucu yeni çağın büyük yönelimler tarafından temsil edileceği ifade edilmektedir.

Bilgi toplumunun itici gücü bilgisayarlarla birlikte, istenen bilgileri istendiği kadar depolayabilen, bunları işleyen, yeni bilgiler üreten ve istenilen yere dağıtan bilgi teknolojileri de insanlığın hizmetine sunulmuştur. Bilgi teknolojilerinin desteğini alan insanoğlu, bir yandan kendi buluşlarıyla yeni çözümler üretebilmekte, bir yandan da toplumsal yapıyı şekillendirebilmektedir.

Geleneksel üretimde en önemli bilgi hammaddeydi. Bir mala talep olduğunda, önce en ucuz şekilde elde edilen hammaddeler kullanılır. İlgili mala olan talep arttıkça ucuz hammaddeler tükenir ve daha yüksek masrafla elde edilebilen hammaddelerle çalışmak gerekmektedir. Yani çok kullanılan malın fiyatı artar, yüksek fiyatla üretilen mala olan talep azalırdı. Yüksek teknolojilerin kullanıldığı bilgisayar, uçak, televizyon gibi ürünlerde ise hammadde payı oldukça düşüktür ve en büyük girdi bilgidir. Başka bir deyişle geleneksel üretimdeki hammaddelerin tersine, bilgi kullanıldıkça artar ve maliyeti düşer. [20]

Bütün bu gelişmeler bir bilgi patlaması oluşturarak, bilgi toplumuna geçişi inanılmaz ölçüde hızlandırmıştır.

İKİNCİ BÖLÜM

BİLGİ TOPLUMU VE İSTİHDAMIN YAPISI

I. EKONOMİK YAPI

1. Yeni Ekonomi Kavramı

Dünya ‘yeni ekonomi’ kavramıyla, ABD’nin 1990 sonrası dönemde yaşadığı güçlü ekonomik büyümeyle birlikte tanıştı.[21] ‘Yeni ekonomi’ kavramına değişik tanımlamalar getirilmiştir. Genel hatları ile ‘yeni ekonomi’yi yüksek teknolojik gelişmeler ve dünya piyasasının globalleşmesi ile ekonomik ihtiyaçların değişmesi ve bu ortamda düşünme ve faaliyette bulunma ihtiyacının zorunlu olduğu bir ekonomik yapı olarak düşünebiliriz.

Tanım olarak genel kabul gören son 15 yılda ortaya çıkan ve ekonominin kurallarını, yapısını ve fonksiyonlarını değiştiren nicel ve nitel gelişmelerin tümü şeklinde tanımlayabiliriz. Literatürde “yeni ekonomi” kavramıyla eş anlamlı veya bu ifadenin bir alt dalı olacak biçimde “bilgi ekonomisi”, “dijital ekonomi”, “sanal kapitalizm”, “bilgiye dayalı ekonomi”, “net ekonomisi” gibi kavramlar da kullanılmaktadır.

Yapılan tanımlamalarda yeni ekonomi kavramının düşük işsizlik, yüksek büyüme, düşük enflasyon, üretim faktörünün bilgi olması ve globalleşme gibi anlamları içerdiği görülmektedir.

Yeni ekonomide, dünyada kullanımı hızla yaygınlaşan ve tüm alanlarda zorunluluk haline gelen internetin önemli bir rol oynadığı görülmektedir. Bu yapı devlet uygulamalarından eğlence ve multimedya uygulamalarına kadar tüm alanları kapsayarak ve genişleyerek gelişimini sürdürmektedir. İnsan kaynakları alanında da personel alımında bilgisayar ve program bilgisi aranan ve vazgeçilmez bir özellik olarak ortaya çıkmaktadır.

Bireyin, sahip olduğu bilginin değeri, giderek daha da önemli hale gelmektedir. Bilgi ve iletişim teknolojileri, piyasaların yapısını değiştiren bir güç olarak ortaya çıkmaktadır. Bilgiye kolay ve hızlı erişilebilirlik üretim sürecini hızlandırıp verimi arttırırken rekabeti ve piyasaya girilebilirliği de hızlandırmaktadır. Tüm bu gelişmelerin getirdiği gerekliliklerden en önemlisi ise hızla gelişen ve değişen bilgi teknolojilerine uyum göstermek ve anında tepki gösterebilmektir.

2. Yeni Ekonominin Özellikleri

Özellikle gelişmiş ülkelerde belirgin olarak görülebilen yeni ekonomi şuan dünya bilişim sektörünün başında yer alan iki büyük Amerikan şirketinin patronlarının kendilerinin dahi inanamayacağı noktalara ulaşmıştır. 1943 yılında “Dünya piyasasında beş bilgisayardan fazlasına yer yoktur ” diyen IBM başkanı Thomas Watson’ın ve 1981 yılında “Herkese 640 kb’lık bellek yeterli olacaktır” diyen Bill Gates’in bu sözleri gelinen noktada gelişmenin ne kadar hızlı ve uyum sürecinin gerekliliğini göstermektedir.

Yeni ekonomide sürekli değişen koşullara, uyum ve anında tepki göstermek önem taşımaktadır. Yeni ekonomide bilişim teknolojilerinin yaygınlaşmasında, dünya çapında büyük bir hızla yaygınlaşan internet ağının çok büyük rolü vardır.

Bilgi

Yeni ekonomi diğer bir ifadeyle bilgi ekonomisinin temeli bilgidir. Bilgi ekonomisinde bilginin ortaya çıkarılması insanlara aittir. Tüketici tercihleri ve bilginin üretime yansıması sonucunda, toplumun her kesiminde akıllı ürünlere olan talep giderek çoğalmaya başlamıştır.

Günümüz iş dünyasında, rekabet avantajı sağlamanın en önemli yolu bilgidir.

Dijitalleşme

Dijitalleştirme tekniği; her türlü ses, yazı, belge, müzik, görüntü ve hareketli objeyi bilgisayar bitlerine dönüştürmek ve daha sonra telekominikasyon teknolojisi yardımıyla başka bir yere göndermek anlamına gelmektedir. Gönderildiği yerde bu kodlar, aslına çok yakın olarak tekrar çözülmekte ve alıcının kullanımına sunulmaktadır.

Sanallaşma

Bilginin niteliği analogdan dijitale doğru değişim gösterdikçe, fiziksel nesneler de sanal bir boyut kazanmaktadır. Bu da kurumsal yapılanmayı, ilişkileri ve ayrıca ekonomik faaliyetlerin yapısını etkilemektedir.

Sanal, ingilizce “virtual” kelimesinin karşılığı olarak, bir şeyin gerçeğe çok yaklaşması yada bir şeyin fiilen olması anlamını taşımaktadır.[22]

Molekülleşme

Yeni ekonomi moleküler bir ekonomidir. Eski büyük şirket yapısının parçalanıp yerine, bireysel gruplar ile dinamik moleküllere ve dolayısıyla, ekonomik faaliyetin temelini oluşturan birimlere bırakmıştır. Kitlesel yaklaşımın yerine, ekonomik ve sosyal yaşamın her aşamasında moleküler bir yaklaşım hakim olmaya başlamaktadır. Buna bağlı olarak da, geleneksel organizasyon yapısının yeni yapıya uygun olarak değiştirilmesi gerekmektedir.

Yeni ekonomide işletmelerde çalışan bilgi işçisi (molekül insan), kendi başına bir iş birimi olarak faaliyet göstermektedir. Motive olmuş, kendi kendine öğrenebilen bu girişimci çalışanlar, yeni araçlar aracılığı ile serbestçe değer yaratmak üzere, bilgi ve yaratıcılıklarını kullanabilecek biçimde yetkilendirilmişlerdir.

Entegrasyon- İnternet Aracılığı İle İletişim

Yeni ekonomi bir iletişim ağı ekonomisidir. Analog hatlar yerine, dijital iletişim ağlarının kullanılması ve klasik ana bilgisayarlardan web tabanlı sisteme yöneliş, iş dünyasında önemli değişimlere neden olmuştur. İletişim ağlarının band genişliğinin artması veri, metin, ses, görüntü gibi çeşitli multimedya kaynaklarına ulaşımı kolaylaştırmakta ve birtakım yeni kurumsal yapıların oluşumuna yol açmaktadır.

Yeni teknoloji iletişim ağları, küçük ölçekli işletmelere büyük ölçekli işletmelerin sahip olduğu ölçek ekonomilerine ve temel kaynağa ulaşma gibi avantajlara sahip olmalarını sağlamaktadır. Ayrıca, büyük işletmeler de bölünüp daha etkin çalışarak molekül kümelerine dönüştükçe, esneklik, özerklik ve hızlı hareket etme yeteneği kazanmaktadırlar.

Aracısızlaştırma

Yeni ekonomide üreticiler ve tüketiciler arasındaki aracı kuruluşlara dijital iletişim ağları sayesinde ihtiyaç kalmamaktadır. Özel ve kamu sektöründe birçok kurum, tüketicileriyle ağlar aracılığı ile doğrudan iletişim kurarak, aracıları büyük ölçüde ortadan kaldırmaktadırlar.

Sektörel Değişim

Sanayi ekonomisinde otomotiv sektörü anahtar sektör iken, yeni ekonomide hakim sektör, diğer tüm sektörlerin refah yaratmasına giden yolu oluşturan bilgisayar, iletişim ve eğlence sanayilerinin birleşmesiyle oluşan yeni medya sektörüdür.

Yeni medya sektörü insanların iş yapma, çalışma, eğlenme ve düşünme yöntemlerini, yaşam biçimlerini ve dolayısıyla arz-talep yapısını tamamen değiştirmektedir.[23]

İnovasyon (Yenilikçilik)

Yeni ekonomi, inovasyon temelinde biçimlenen bir ekonomidir. İnovasyon “yeni ve değişik bir şey yapmak” anlamındaki Latince “innovare” kökünden türetilmiştir. İnovasyon, bilim ve teknolojinin ekonomik ve toplumsal fayda sağlayacak biçimde yenilenmesi anlamına gelmektedir.

İnovasyon bilim ve teknoloji etkinliğinin tüm süreçlerini kapsamaktadır. İnovasyondan beklenen, bilim ve teknoloji etkinliğinde bir fikrin kuram, eylem ve sonuç bakımından faydaya dönüşmesi ve belki de anlam bakımından çok önemli olmak üzere bu faydanın pazarlanabilir, somut bir çıktı ile birlikte olmasıdır.

Dolayısıyla inovasyon basit anlamlı bir yenilenme değil, yenilenmenin kuramsal aşamasından başlayarak ürünü de içine alan ve yeni ürünün pazarlanabilme niteliğini kabul eden bir süreçtir .

Yeni ekonominin temel ilkesi “kendi ürününün modasını kendin geçir” olarak ifade edilmektedir. Eğer yeni ve başarılı bir ürün geliştirilmiş ve piyasaya sürülmüş ise, hedef bu ürünün daha gelişmişinin ortaya çıkarılması ve böylece ilk ürünün modasının geçirilmesi gerekliliği olmaktadır.. Eğer ürününüzü kendiniz eskitmezseniz bunu mutlaka bir başkası yapacaktır.[24]

Üretici ve Tüketici Bütünleşmesi

Yeni ekonomide üreticiler ile tüketiciler arasındaki uzaklık giderek bulanıklaşmaktadır: Kitle üretiminin yerini büyük miktarlarda müşteri isteklerine göre üretimin almasıyla birlikte üreticiler, bireysel tüketicilerin zevk ve tercihlerine göre özel mal ve hizmetler üretmek zorunda kalmışlardır.

Yeni ekonomide enformasyon ve bilgi bazlı ürün ve hizmetlerdeki artış nedeniyle tüketiciler, sadece bilgi ve teknoloji kullanmakla kalmayıp fiilen bilgi ve teknoloji üreticisi konumuna gelmektedirler.[25]

Hız (İvedilik)

Dijital bir ekonomide bilginin ivedi, acil bir ihtiyaç durumuna gelmesi, ekonomik faaliyet ya da işletme başarısında onun temel bir faktör haline geldiğini göstermektedir. Günümüzde müşterilerin talepleri elektronik yoldan alınmakta, eş zamanlı olarak değerlendirilerek karşılanmakta, ilgili belgeler yine elektronik ortam aracılığı ile geri yollanmakta ve veri tabanları sürekli güncellenmektedir.

Küreselleşme

Yeni ekonomi, küresel bir ekonomidir. Küreselleşme sonucu uluslararasındaki iletişimin artması, değişen iktisadi sistem ve politikalar, Avrupa, Asya ve Amerika’da oluşan ekonomik birleşmeler vb. ortaya çıkan değişmeler, toplumları giderek birbirine yaklaştırmaktadır. Tüm bu gelişmeler dünyanın tek bir bütün olduğu bilincinin giderek yaygınlaşmasına neden olmaktadır.

Çatışma

Yeni ekonomiye geçme aşamasında bulunduğumuz şu günlerde güç, özerklik, bilgiye erişim, sermaye, iş hayatının kalitesi, ve demokratik sürecin geleceği gibi bir takım sorunları beraberinde getiren, yeni bir ekonomi politiğin ortaya çıktığı görülmektedir.

İnsanın varoluşunun pek çok evresinde büyük değişimler, eski kültürle çatışma içinde olmuştur. Dolayısıyla bugün de yapıların, kurum ve kuruluşların arasında ciddi çatışmaların bulunması kaçınılmazdır. Yeni ekonomi, çatışan güçler kavramının yeniden tartışılması gerektiğini gündeme getirmektedir.

II. SERMAYENİN YAPISI

1. Entelektüel Sermaye Kavramı

Bilginin iş hayatına uygulanması sonucunda yeni bir kavram daha ortaya çıkmıştır: “entelektüel sermaye”. Entelektüel sermaye, kara dönüştürülebilen bilgidir ve bu bilgi, işletmenin fikirlerinin , yeniliklerinin, teknolojilerin, genel bilgilerinin, bilgisayar programlarının, dizaynlarının, veri kullanma yeteneklerinin, ilişkilerinin, süreçlerinin , yaratıcılıklarının ve yayınlarının bir bütünü olarak tanımlanabilmektedir[26].

Son 25 yıl içinde bilgi ekonomisinde yaşanan patlama sonucu şirketler artık öğrenmenin hayati olduğunu anlamışlar ve böylece stratejik çabalarını somut varlıkların yönetiminden soyut, genelde gizli, entelektüel varlıklarının yönetilmesine doğru kaydırmışlardır.

İşletmeler üç tip sermaye kullanarak çalışmalarını sürdürürler. Bunlar:

· Fiziksel Sermaye ( fabrika, teçhizat, stoklar vb.)

· Finansal Sermaye ( nakit, yatırımlar, alacaklar vb.)

· Entelektüel Sermaye

Burada entelektüel sermayeyi sadece patentler, entelektüel mülkiyet hakları, telif hakları gibi soyut varlıklar şeklinde tanımlamak yeterli değildir. Entelektüel sermaye, “daha yüksek değerli varlıklar üretmek için şekillendirilmiş, elde edilmiş ve güçlendirilmiş entelektüel maddedir.”

Entelektüel sermayenin yönetilmesinin temeli, bilginin (hammadde) işletme örgütü için değerli bir şeye (bilgi ürünü) dönüştürülmesini yönlendirmektir. Bireyin bilgi ve yeteneği, “dönüştürülmeden” ve “güçlendirilmeden” de ruhsal anlamda birey için bir değer yaratabilir, ama böylece yararlanılmamış, gizli bir organizasyonel kaynak olarak kalmış olur. Bireyin bilgisi kullanılmaya ve organizasyonel değeri yaratmak için paylaşılmaya bir kez başlandığı zaman, bu katma değer “ürün” artık entelektüel sermayenin bir parçası haline gelir.

Yeni çağda bilgi, alınıp satılabilen bir meta haline gelmektedir. Entelektüel varlıklar, ekonomide her zaman önem taşımakla birlikte, hiçbir zaman, bu kadar büyük bir öneme sahip olmamaktaydı. Artık yöneticilerin görevleri de değişime uğramıştır.

Bilgiyi yönetmek artık firmaların takip etmesi gereken en önemli görev haline gelmiştir. Bugün kullandığımız bütün mamullerin hemen hepsi yoğun bir bilgi içermektedir. Gelişmenin tek yolu daha fazla insanın iş yapması ya da maddi sermayenin üstü düzeyde tutulması değil; her iş alanında bütün işlerin bilgi içeriğinin artmasına bağlıdır.

2. Entellektüel Sermayenin Unsurları

Genel olarak, entelektüel sermaye birbiri ile ilişkili olan üç farklı çeşit olarak sınıflandırılmıştır:

· İnsan Sermayesi

· Yapısal Sermaye

· Müşteri Sermayesi.

2.1. İnsan Sermayesi

İnsan sermayesi, her bireyin sahip olduğu ve geliştirdiği bilgidir. İnsan sermayesi işletme işgörenlerinin sahip olduğu bilgi birikimi, yaratıcılık, problem çözme yeteneği, girişimcilik ve liderlik yeteneklerini kapsar. [27]

İnsan sermayesi, işletmelerin mülkiyetine sahip olabileceği bir unsur değildir. İşletmelerin kişilerin sahip oldukları bilgi, yetenek ve becerilerden yararlanabilmesi ve bunu işletme varlıklarına dahil edebilmeleri için insan sermayesinin yapısal (örgütsel) sermayeye dönüştürülmesi gerekir. Başka bir ifade ile bireye ait bilgi, örgütsel değer yaratmak için kullanıldığında ve paylaşıldığında katma değer yaratan bir unsur olarak entelektüel sermayenin bir parçası olur ve bireylere ait bilginin işletme varlıklarına dönüştürülmüş şekli olan entelektüel varlıklar veya bilgi varlıkları olarak adlandırılır.

2.2. Yapısal Sermaye

Yapısal sermayeyi, organizasyonun market ihtiyaçlarına cevap verebilmesi için sahip olması gereken örgütsel yetenekler toplamı olarak da adlandırabiliriz.

İşletmenin müşterileri için mal ve hizmet üretmesini ve teslim etmesini mümkün kılan bilgi teknolojileri, iletişim teknolojileri, bilgi sistemleri, modeller ve süreçlerin oluşturduğu bir bütündür. Temelde yapısal sermayenin iki temel amacı vardır. Birincisi, çalışanlara aktarılabilecek bilgilerin düzenli bir biçimde kayıt altına alınması ve ikincisi de gerek duyulduğunda kişilerin tam zamanında bilgilere ve uzmanlara ulaşmasını temin etmektir[28].

Yapısal sermaye, her kuruluşa göre değişmektedir. bir başka ifade ile , her kuruluşun kendisine özgü yapısal sermayesi bulunmaktadır ve bu sermaye kuruluş elemanları tarafından paylaşılmaktadır.

Teknolojiler, icatlar, yayınlar ve süreçler yasalarla koruma altına alınan yapısal (organizasyonel) organizasyonel sermaye türlerini oluştururken, diğer taraftan da şirket stratejisi ve kültürü gibi organizasyonel sermaye türleri bulunmaktadır. Şirketteki yapısal bilgiler, iyi bir şekilde muhafaza edilmeli ve tekrar kullanım için gerektiğinde kolayca bulunabilmelidir.

2.3. Müşteri Sermayesi

Müşteri sermayesi, organizasyonun müşteri, tedarikçi ve toplumun geri kalan kesimiyle ilişkisinin değerini ortaya koyar ve sözkonusu kişilerin organizasyona bağımlılıklarını ifade eder.[29]

Bilgi akışına müşterilerin de dahil edilmesi şirkete fayda sağlaması açısından önemlidir. Belli konularda bilgilendirilmiş ve hatta yetkilendirilmiş müşteriler; kuruluşun ve kendilerinin gelişmesine olumlu katkılarda bulunacaktır.

Müşteri sermayesi işletmenin dış çevreyle olan müşteri sadakati, firma ünü, dağıtıcı ve toptancılarla olan ilişkileri gibi bağlantıları içerir ve işletme için katma değer yaratabilecek işletme dışı tüm taraflarla ilgilidir. Entelektüel sermayenin bu türü, dağıtım kanalları, müşteri özellikleri, trendler ve rekabetçi yapı hakkında işletmenin sahip olduğu bilgiden oluşur. Müşteri tatmini, süreklilik, finansal güç ve fiyat duyarlılığı müşteri sermayesinin göstergeleri olabilir. Müşterilerle olan ilişkiler, işletme içinden ya da dışından olsun, diğer ilişkilerden farklı nitelikler taşır.

Şirket –müşteri ilişkilerini 4 farklı seviyede incelemek mümkündür [30];

- Ticari İşlemler : Bir ürün ya da servisin bir defalık .satışıdır. Satıcıların yalnız satış, alıcıların da yalnız alım yaptığı işlemlerdir.

- Ürün Çözümleri : Müşterinin istediği bir özelliği karşılayabilmek için uygun niteliklerde bir ürün ya da servisin önerilmesidir.

- İş Çözümleri : Müşterinin ihtiyaç duyduğu değeri yaratabilmek için kazanç ve niteliklerin değerlendirilerek müşteriye bir servis olarak sunulmasıdır.

- Partnerlik : İş fırsatların yaratılması ve değerlendirilmesi için karşılıklı anlayış ve güven içerisinde müşteriyle birlikte çalışılmadır.

Ticari işlemlerle başlayan müşteri ilişkileri gittikçe gelişmekte ve son aşama olarak partnerliğe ulaşmaktadır. Ticari alım satımda işbirliğine yönelen satıcı kar payını, güvenliğini dolayısıyla da müşteri sermayesini arttırmış olur.

III. ÜRETİM SÜRECİNİN YAPISI

Bilgi toplumunda; ülkelerin gelişmişlik seviyelerinin ölçümü, ürettikleri çelik, enerji gibi maddi değerlerle değil, bilgisayar kullanımı, elde edilen, işlenen, saklanan bilgi miktarı ile yapılmaya başlanmıştır. 21. yüzyıla girerken gelişmişlik ölçümü, fiziki büyüklük gibi ölçü miktarlarından ziyade bilgiye dayalı değerlerle yapılmaya başlanmıştır. Sanayinin kurulmasında, yenileştirilmesinde, işletilmesinde yer alan yeni teknolojiler, stratejik yeni görevleri nedeniyle giderek önem kazanmaya başlamışlardır.

Uluslararası pazarlarda rekabet; emek, sermaye ve doğal kaynak donanımlarından çok teknolojik altyapıyı ve dinamiği geliştirmeye dayandırılmaktadır. Yeni üretim sistemleri konusunda gelişmiş ülkelerde ortaya çıkan iki temel gelişmeden söz edilebilir. Birincisi; büyük ölçekli firmalarda standart ve seri üretim sistemleri yerine, talep koşullarına göre değişebilir, esnek, büyük ölçekli üretimi feda eden, minimum stok maliyetli, emek ve bir ölçüde sermayeden tasarrufa yönelik elektronik temelli robotların devreye girmesi. İkincisi; sanayi, tarım ve hizmetler de dahil olmak üzere çok geniş bir üretim yelpazesinde girdi

olarak kullanılabilecek ve bütün bunlarda üretim sürecini baştan aşağı değiştirebilecek karakterlere sahip ve ekonominin tümünde verimlilik artışı sağlayacak geleceğin stratejik teknolojilerinin oluşturulmasına yoğunlaşılmaktadır.[31]

Bilgi toplumunda yeni değişme ve gelişme sonucu otomasyon uygulamalarının yaygınlaşması ile üretim ve istihdam ilişkisi bozulmakta; sınıflar arası çatışmalara veya sınıf çıkarlarına dayalı ideolojilerle düşünceler zayıflamaktadır. Ayrıca otomasyon, standartlaşma ve üstün kaliteyi beraberinde getirmektedir. Üretim hacmi artmakla , maliyeti düşürmektedir[32].

Bir ülkenin gelişmişlik düzeyi, eskiden ürettiği çelik ve enerji miktarı ile ölçülürken artık; enformasyon teknolojisini oluşturan mikro-elektronik, telekomünikasyon ve bilgisayar teknolojilerinin imkanları ile elde edilen , işlenen, iletilen, saklanan, bilgi miktarı ile ölçülmeye başlanmıştır. Bu yeni dönemde gelişmişlik kriterlerinde fiziki miktarlardan çok daha farklı , bilgiye dayalı miktarlar ağırlıkla yer almaktadır[33].

IV. EMEĞİN YAPISI

1. Sanayi İşçisinden Bilgi İşçisine Geçiş

18. yüzyıl, çoğu bilim adamlarınca “en çok değişen ve en çok şeyi değiştiren” yüzyıl olarak tanımlanmıştır. Buhar makinesinin bulunması ile güç kaynağı değişmiş, kas gücünün yerini buhar gücü ve giderek motor, elektrik ve nükleer güç almıştır. Kitle üretimi yapmak amacıyla kurulan fabrikalar, tarımda boğaz tokluğuna çalışan insanları ve kendisiyle rekabet edemeyen esnaf ve sanatkarları “işçi”ler olarak istihdam etmiş, toplum yapısı büyük bir dönüşüm yaşamıştır. Yeni endüstri toplumuna geçiş, emeğin temel karakteristiklerinin çok köklü olarak değişmesine yol açmıştır. Endüstri toplumu, yeni üretim düzeni ile birlikte çalışma hayatına yepyeni değerler de getirmiştir. Endüstrileşme, bir taraftan eski lonca düzenini yıkarken; diğer taraftan da o düzenin gerek toplum gerekse çalışma hayatına ilişkin değerlerini de zamanla büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Örneğin, lonca düzeninin dayanışmayı esas alan usta-kalfa-çırak ilişkilerinin yerini; daha bireyci, duygusal ve kişisel ilişkilerin mümkün olduğunca geri plana itildiği ve rasyonalitenin ön plana çıkartıldığı yeni bir üretim ve toplum biçiminin geliştiğine tanık olunmuştur.[34]

İletişim ve bilgisayar teknolojileri daha yetenekli işgücüne gereksinim doğurduğundan ve ulusal verimliliği arttırma ve rekabetçi üstünlük elde etme yolunda daha yüksek değerlere sahip ürünler ortaya koyma yeteneğine sahip olduklarından , iktisadi gelişme açısından” bilişim teknolojileri” en önemli konu olarak ortaya çıkmaktadır [35].

Günümüzde herhangi bir tasarım , planlama, araştırma, analiz, organizasyon, depolama, programlama, dağıtım, pazarlama gibi görevlerden birisini yerine getiren bir kişi “bilgi işçisi” olabilir. Yine, bilginin aktarılmasına ve alınıp satılmasına herhangi bir şekilde katkıda bulunan veya bilgiyi kendi işinde etkin olarak kullanan bir kişi, günümüz dünyasında yine “bilgi işçisi” olarak adlandırılabilir. 1990’lı yıllardan sonra karşımıza çıkan bir kavram olan “bilgi işçisi”; tasarımcılar,programcılar, sistem analistleri, akademisyen, teknik yazarlar, gibi enformasyon teknolojisi sahasında çalışan çok sayıda kişiyi de bilgi işçisi olarak tanımlayabiliriz. Daha yaygın bir ifadeyle bilgi teknolojisi alanı dışında kalan insanları da içermektedir.

Sanayi toplumunun kas gücünü yerini robot teknolojisine bırakmakta, kas gücü ise bilgi ile yer değiştirmektedir. Üretim sürecinde önemini arttıran makineleşme ile birlikte somut üretim yapmayan fakat üretimin vazgeçilmez unsurları haline gelen ‘bilgi işçisi’ üretim süreci dışındaki diğer süreçlere müdahale etmektedir.

Buna paralel olarak da bu süreçte insan tipi de değişmektedir. Sanayi toplumlarında “ekonomik insan “, bütün davranış ve düşünüşlerini iktisadi menfaatlerine göre düzenleyen insan tipi; 21. yüzyılda bilgi toplumunda hizmetler sektörü içinde “beyaz yakalı işçi”,kendini geliştirmiş, eğitilmiş ve öğretilmiş , öğrenmeye ve bilgi donanımına sahip olmaya eğilimli insan tipi olarak değişmektedir [36].

Sanayi toplumunda üretim sürecini bilmek yeterli olarak görülmekte iken bilgi toplumunda bilgiyi ve teknolojiyi üretmek birincil gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır.

2. Bilgi İşçisi ve Özellikleri

Sayıları giderek artan bilgi işçileri, mavi yakalı işçilerden daha bağımsız ve daha üretkendirler. Makinenin bir uzantısı olmaktan çıkmışlardır; çünkü her işçi makineyi (örneğin, bilgisayarı) farklı şekilde kullanır. Oysa; mavi yakalı işçinin temposunu büyük ölçüde makine belirlemekteydi. Yeni işçilerin önemli bir kısmı son derece vasıflı ve uzmanlaşmıştır. Onlar, vasıfsız fabrika işçisinin hiç sahip olmadığı üretim araçlarına sahiptir. Geleneksel işçiden farklı olarak ikame edilmeleri oldukça güçtür ve yine onlardan çok daha iyi eğitim görmüşlerdir. Bilgi işçisinin yaptığı işte kalite, elde edilen ürün miktarından daha önemlidir.

Bilgi işçisi özerktir, sürekli bir öğrenme atmosferi içindedir ve “azaltılması gereken bir maliyet” olarak görülmekten ziyade üretim sürecinin önemli bir unsurudur. Sahip oldukları eğitim ve kazandıkları deneyimlerin bir sonucu olarak, işletmelerde “karar verenler” genelde onlardır. Bilgi işçileri; bilgiyi alır, onu özümser, ne yapılacağına karar verir ve söz konusu kararı uygular.[37]

İlk önceleri hizmetler sektörünün belli işlerinde, uçak bileti satıcılığı vs. bilgi işçisi denilmekte iken bugün tanım, beyin gücü ile çalışanları kapsayacak şekilde gelişmiştir. Şu anda geniş bir alanı kapsayan bilgi işçisi tanımlaması; bilgi üreticileri (bilim adamı, araştırmacı, uzman, yazılım mühendisleri…),bilgi taşıyıcıları (öğretmenler, kütüphaneciler, profesyonel iletişim işçileri…), bilgi işlemcileri (idari işler ve sekreterlik hizmetleri…) ve altyapı personeli (makine operatörleri, bakım personeli…) olarak sınıflandırılmaktadır[38].

Bilgi işçileri; mavi yakalı işçilerden daha bağımsız ve daha üretkendirler. Makinenin bir parçası olmaktan çıkmışlardır, çünkü her işçi makineyi farklı bir biçimde kullanmaktadır. Mavi yakalı işçilerin çalışma düzeni ise büyük ölçüde makineler tarafından belirlenmekteydi. Bilgi işçilerinin çoğu son derece vasıflı ve uzmanlaşmıştır. Bilgi işçisinin yaptığı işte, kalite önemlidir. Sahip oldukları bilgi birikim ve eğitim sebebiyle, işletmelerde genellikle “karar veren” sınıfında yer alırlar.

Eğitimli bir işçi her zaman bilgi işçisi olmayabilir. Bir insan müdür, teknisyen veya yönetici olabilir ama bu, onun bilgi işçisi olduğu anlamına gelmez. Bilgi işçisi olarak nitelendirilebilmek için; örgüte, bilgisi , becerisi ve yaratıcılığıyla katkıda bulunabilmek, işinde geleceği görebilmek gibi özelliklere sahip olması gerekmektedir.

3. İşgücünün Yaş Yapısı

Bilgi toplumunda firmaların bünyesinde çalıştırdıkları vasıflı, eğitimli işçiler, firmalar için büyük sermayelere sahip olmaktan daha öneli hale gelmektedir. İhtiyaç duyulan bu eğitim düzeyi de beraberinde, eğitim sürelerinin uzaması, lisansüstü eğitim programlarına olan talebin artması, işgücüne katılanların yaş ortalamasının yükselmesini de beraberinde getirmektedir.

Ayrıca, teknolojik gelişmelere paralel olarak değişen koşullar karşısında firmalar , dışarıdan işçi temin etmek yerine ,eski çalışanlarına bu yeni gelişmelere uyum sağlayabilmeleri için eğitim vermeyi tercih etmektedirler.Dolayısıyla işgücü piyasalarında yüksek vasıflı işgücüne olan talep artmakta , firma dışındakilerin firma içindekilerle rekabet edebilmeleri adına eğitim süresini ve kalitesini arttırmalarını gerektirmektedir. Bütün bunlar çalışanların işgücüne katılanların yaş ortalamasının artmasına neden olmaktadır.

4. Sendikalaşma Oranı

Üretim sürecine 1970’li yıllardan beri bilgisayarların yoğun bir biçimde girmesiyle işçi, işyeri kavramları sorgulanmaya başlanmıştır. İşçi yeni teknoloji sayesinde evinde ya da binlerce kilometre uzakta üretimini yapabilmektedir. Bu anlamda işçilerin, aynı çatı altında üretim yapmalarını ve işverene bağımlı olarak çalışmalarını zorunlu kılmamaktadır.

Yeni teknoloji, yeni çalışma biçimlerini de beraberinde getirmiştir. Kısmi süreli çalışmalar, ödünç iş ilişkisi, çağrı üzerine çalışmalar, iş paylaşımı gibi yeni çalışma biçimleri ortaya çıkmıştır.

Yeni çalışma biçimleri işgücünün yapısını etkilemekte, beden işçiliğinin yerini fikir işçiliği almakta , belirli süreli hizmet sözleşmeleri önem kazanmakta, kadın işgücü kısmi süreli çalışma alanlarında yoğunlaşmakta, taşeron uygulaması hız kazanmakta, özel istihdam bürolarının önemi artmakta, bazı ülkelerde sendikalar ciddi üye kaybına uğramakta, toplu pazarlık işkolu düzeyinden işletme düzeyine doğru yönelmektedir[39].

İşçiler arasındaki farklılıkları öne çıkartan ve sendikal örgütlenmenin son derece zor olduğu yeni çalışma biçimleri ve daha düşük ücretle çalıştırılabilmeleri ve standart-dışı çalışmaya daha uygun oldukları için tercih edilen kadın ve gençlerin toplam istihdam içindeki paylarının da artması, bu kesimin örgütlenmelerinin zor olması açısından sendikalaşma oranını düşürmektedir.

Bilgi toplumuna geçiş ile birlikte, vasıflı emeğe olan talebin artması ve istihdam içerisinde beyaz yakalı işçilerin sayısının artması, bu kesimde bireyselliğin ön planda olduğu düşünüldüğünde , sendikalaşmanın önünde önemli bir engel teşkil etmektedir[40].



 

[1] fidan ,ahmet, “Bilgi Toplumu Sürecinde Şehirlerin Evrimi”, Yayın Bank- Başar Yayın Bankası , 1999, http://www.ekitapyayin.com/?kitap=008 , (Erişim Tarihi : 10 Aralık 2007)

 

[2] akın, Bahadır, “2000 Yılına Doğru Bilgi Toplumu Üzerine Genel Bir Değerlendirme ve Bilgi Ekonomisinin Özellikleri”, http://bilgitoplumu.blogspot.com/2006/10/2000-ylına-doru-bilgi-zerine.html,

(Erişim Tarihi : 5 Aralık 2007)

 

[3] KURT Mustafa, “Bilgi Toplumuna Geçiş Ve Bilgi Toplumunun Ekonomik Yönü”, http://www.bilgiyonetimi.org/cm/pages/mkl_gos.php?nt=186 (Erişim Tarihi: 15.Aralık.2007)

 

[4] ÇOBAN Hasan, Bilgi Toplumuna Planlı Geçiş, İnkılap Kitapevi, İstanbul, 1997, s.39

 

[5] KOCACIK, Faruk , “Bilgi Toplumu ve Türkiye” , Sosyal Bilimler Dergisi, Mayıs 2003

 

[6] KURT, a.g.e

 

[7] Çoban, a.g.e, s. 42

 

[8] Aktan Can Ve Tunç Mehtap, “Bilgi Toplumu Ve Türkiye”, Yeni Türkiye Dergisi, Ocak-Şubat 1998. s.118

 

[9] Çoban, s. 48

 

[10] BOYDAK Burçak, CEYHUN Yurdakul, “Yeni Ekonomi Getirdiği Sorunlar Ve Mahremiyet”, http://inet-tr.org.tr/inetconf9/bildiri/burcak2.doc” (Erişim Tarihi: 17.Aralık.2007)

 

[11] Çiçek, Ercan, “Bilgi Çağında Bilgi Toplumu Ve Bilgi Ekonomisi”, http://www.bilgiyonetimi.org/cm/pages/mkl_gos.php?nt=149%23_ftn17#_ftn11 (Erişim Tarihi: 22 Aralık 2007)

 

[12] ÖZÇAĞLAYAN Mehmet, Yeni İletişim Teknolojileri Ve Değişim, Alfa Basım Dağıtım, İstanbul, 1998, S.76

 

[13] ÇOBAN.a.g.e, s.12

 

[14] Çoban,a.g.e, s..6

 

[15] Çoban, ,a.g.e, s. 7

 

[16] Aktan,Can ,“Bilgi Toplumunun Doğuşu Ve Gelişimi”, http://www.canaktan.org/yeni-trendler/yeni-ekonomi/bilgi-toplum-dogusu.htm (Erişim Tarihi: 11Kasım 2007)

 

[17] aktan.a.g.e

 

[18] ÇOBAN,a.g.e.s. 15

 

[19] AYDIN,a.g.e, s. 52-53

 

[20] ÇOBAN, a.g.e, s. 17

 

[21] KALÇA Adem,YENİ EKONOMİ: Bir Konjonktür Dalgası mı? Yeni Bir Ekonomik Süreç mi?”,

http://inet-tr.org.tr/inetconf10/bildiri/10.doc, (Erişim Tarihi:2 Aralık 2007)

 

[22] Akın H. Bahadır (2001), Yeni Ekonomi, Strateji, Rekabet, Teknoloji Yönetimi, Çizgi Kitapevi Ya.

No:39, Çizgi Ekonomi: 9, Konya.

 

[23] GÜVENİR A. “Yeni Ekonomi Maddeyi Tahtından İndirdi”, Türk Henkel Dergisi, Sayı: 173, İstanbul, 1999

 

[24] GÜVENİR, a.g.e.

 

[25] AKIN, a.g.e.

 

[26] büyüközkan, Gülçin, “ Entelektüel Sermaye Yönetimi” , http://www.kalder.org.tr/preview_content.asp?contıd=718&tempıd=1®ıd=2, (Erişim Tarihi:2 Aralık 2007)

 

[27] YELKİKALAN Nazan, AYDIN Erdal,” Aile Şirketlerinde Profesyonelleşmeyi yönlendiren Bir Dinamik: Entelektüel Sermaye”, http://biibf.comu.edu.tr/nyelkikalaneaydin.pdf, (Erişim Tarihi:4 Aralık 2007)

 

[28] yelkikalan , AYDIN, a.g.e.

 

[29] AŞIKOĞLU, Rıza – AŞIKOĞLU, Meral (1998), “Bilgi Toplumuna Geçiş Sürecinde Entellektüel Sermayenin İşletmenin Piyasa Değerine Etkisi”, Anadolu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt: XIV, Sayı:1-2, s.567-595

 

[30] bilmedik, Filiz , “Entelektüel Sermaye”, http://www.danismend.com/konular/insankaynaklari/inka_entelser.htm, (Erişim Tarihi : 19 Aralık 2007)

 

[31] YÜCEL İsmail Hakkı, “Bilim –Teknoloji Politikaları Ve 21. Yüzyılın Toplumu”, http://ekutup.dpt.gov.tr/bilim/yucelih/biltek03.pdf , (Erişim Tarihi : 20 Aralık 2007)

 

[32] FİDAN Ahmet, Bilgi Toplumu Sürecinde Şehirlerin Evrimi, Yayın Bank- Başar Yayın Bankası , 1999, http://www.ekitapyayin.com/?kitap=008 , (Erişim Tarihi : 20 Aralık 2007)

 

[33] YÜCEL İsmail Hakkı, “Bilim –Teknoloji Politikaları Ve 21. Yüzyılın Toplumu”, http://ekutup.dpt.gov.tr/bilim/yucelih/biltek03.pdf, (Erişim Tarihi : 20 Aralık 2007)

 

[34] BOZKURT Veysel, Enformasyon Toplumuna Geçiş Sürecinde Çalışma Hayatının Örgütlenmesinde Yapısal Değişmeler, (Basılmamış Doçentlik Takdim Tezi), Bursa 1994, S. 73.

 

[35] AKIN Bahadır, “2000 Yılına Doğru Bilgi Toplumu Üzerine Genel Bir Değerlendirme Ve Bilgi Ekonomisinin Özellikleri”, http://bilgitoplumu.blogspot.com/2006/10/2000-ylına-doru-bilgi-zerine.html, (Erişim Tarihi : 10 Aralık 2007)

 

[36] nair güney , “ Bilginin Değişen Anlamı ve Kavram Tartışmaları”, Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, s. 7 , http://www.cumhuriyet.edu.tr/edergi/makale/108.pdf, (Erişim Tarihi : 24 Aralık 2007)

 

[37] ERDEM Ziya,“Sanayi İşçisi”nden “Bilgi İşçisi”ne: Yeni

Ekonomi”nin Değişen İşçi Tipi”, http://iibf.kou.edu.tr/ceko/armaganlar/turanyazgan/21.pdf

 

[38] ÖZGÜLER Canbey , “Yeni Ekonomide Bilişim İletişim Teknolojileri Ve Bilgi İşçileri”,http://www.isgucdergi.org/index.php?arc=arc_view.php&ex=224&inc=arc&cilt=8&sayi=2&year=2006 , (Erişim Tarihi : 24 Aralık 2007)

 

[39] kutal, Metin,”Yeni Bir Emek Rejimi Olarak Esnek Üretim”, İktisat Dergisi, Mayıs-Haziran 1996, s.31

 

[40] müftüoğlu Özgür, “Kapitalizmde Dönüşüm Dinamikleri ve Sendikal Kriz” , Küreselleşme ve Sanayileşme , TMMOB Sanayi Kongresi, İstanbul 2001,s. 263

HAZIRLAYAN:

M.Semih KARA-Çalışma Ekonomisi Anabilim dalı Yüksek Lisans Araştırması

Yaziyi gonderen in: Sizden Gelenler,Üniversite |
Oca
06
2008
0

Entellektüel Sermaye ve Unsurları

ENTELLEKTÜEL SERMAYE

1. GİRİŞ
Günümüzde bir şirketi değerlendirirken sadece fiziksel ve finansal sermayelerini dikkate alan yöneticiler, yatırımcılar ya da konuyla ilgili herhangi biri Titanic’teki bir yolcu olmaktan ileriye gidemeyecektir. Çünkü buz dağını sadece görünür kısmıyla değerlendirmekte ve asıl gücü oluşturan ve görünmez varlıkları temsil eden entellektüel sermayeyi gözardı etmektedir.
Bir şirketi geleceğe taşıyacak olan unsur, bünyesinde çalışan insanların yarattığı değerlerin, şirket stratejilerinin, yapısının, sistem ve süreçleri ile şirketin müşterileri ve toplumla kurduğu ilişkilerin toplamından oluşan entellektüel sermaye olacaktır. Entellektüel sermaye şirket ağacını besleyen, onu yetiştiği toprak olan sektör ortamına sıkıca bağlayan, ama görünür olmaktan uzak olan köklerdir. Entellektüel sermayeyi oluşturan insan sermayesi, müşteri sermayesi ve yapısal sermaye çevreyle olan etkileşimlerini kendi bünyelerinden süzerek şirkete akıtmakta, küreselleşen dünya pazarlarında şirketlere rekabetçi avantajlar kazandırmaktadır.
Kullanıldıkça değeri artan bir varlık olan entellektüel sermaye, bilgiye dayalı rekabetin yaşandığı günümüz dünyasında uyandırılması gereken bir devdir. Bunun farkına varamayan şirketler gün geçtikçe entellektüel erozyona uğramakta ve bir noktada verimsiz, katma değer üretemeyen bir şirket haline dönüşmektedir. Bu durumu engellemek için önce entellektüel sermaye tanımlanmalı ve ortaya çıkarılmalı, sonrasında ise sürekli gelişimi sağlanmalıdır.
Ülkemizdeki en büyük kuruluşlardan olan Koç Holding bünyesindeki Koç Sistemin Genel Müdürü Bülent Gönç; Yeni ekonomide, şirket çalışanlarının bilgi birikimleri ve oluşturacakları know-how’un kapasitesinden meydana gelen entellektüel sermayenin ön plana çıkacağını savunmaktadır. Ayrca Gönç konu ile ilgili olarak su düsüncelere sahiptir:
” Benim inancım 2005 yılında bilançolarda entellektüel sermaye diye bir satır olacağı ve şirketlerin değerlerinin sahip oldukları entelektüel sermaye ile ölçüleceği yönündedir. Biz de Koç Sistem olarak şu anda uygulamaya koymuş olduğumuz toplam kalite ve bilgi yönetimi projeleri ile entelektüel sermayemizi en üst noktaya getirmeyi amaçlıyoruz. Şirketimizde oluşan tecrübe ve bilgi birikimini bilgisayar ortamında bilgi bankalarına aktararak, şirketin gerçek entellektüel sermayesi haline getirmeye çalışıyoruz. Dünya çapında sektörün en iyi kuruluşlarıyla iş ortaklıkları gerçekleştiriyor ve bu ortaklıkların sayısını artırmayı hedefliyoruz. 2004 yılında web siteleri, e-ticaret ve e-posta uygulamalarına yapılacak yatırımlar 1.5 milyar doları bulacak. Bu pastadan daha fazla pay almak gerekiyor. Konularında en iyi olanlarla birlikte çalışarak, müşterimize katma değer yaratabilecek hizmeti üretebilmeyi planlıyoruz.. Tabii iş ortaklarından en yüksek verimi elde edip, en iyi hizmeti üretilmek için satış ve satış sonrası organizasyonunun çok iyi olması gerekiyor.”
Şu anda genel olarak kabul edilmiş parametler olmadığı halde şirketlerin ellerindeki entellektüel sermayeyi bir şekilde ortaya koymaya çalıştıklarına değinen Gönç, bir şirketin oluşturmuş olduğu know-how ve teknoloji bilgi birikiminin, o şirketin cirosundan daha fazla önem kazanmaya başladığını da ifade ederek, bu konuda şu örneği verdi: ” Mesela Microsoft, cirosu 17-18 milyar dolar olan bir şirket, ama 350 milyar dolarlık piyasa değeri var. Öte yandan General Motors, 180 milyar dolarlık cirosu olan bir şirket olduğu halde piyasa değeri belki 100 milyar. Yani entellektüel sermayenin önemi yavaş yavaş ortaya çıkıyor ve gelecekte daha da çok çıkacak
2. ENTELLEKTÜEL SERMAYE NEDİR?
Son 25 yıl içinde bilgi ekonomisinde yaşanan patlama sonucu şirketler artık öğrenmenin hayati olduğunu anlamışlar ve böylece stratejik çabalarını somut varlıkların yönetiminden soyut, genelde gizli, entellektüel varlıklarının yönetilmesine doğru kaydırmışlardır.
İşletmeler üç tip sermaye kullanarak çalışmalarını sürdürürler. Bunlar:
· Fiziksel Sermaye ( fabrika, teçhizat, stoklar vb.)
· Finansal Sermaye ( nakit, yatırımlar, alacaklar vb.)
· Entellektüel Sermaye
Burada entellektüel sermayeyi sadece patentler, entelektüel mülkiyet hakları, telif hakları gibi soyut varlıklar şeklinde tanımlamak yeterli değildir. Entellektüel sermaye, “daha yüksek değerli varlıklar üretmek için şekillendirilmiş, elde edilmiş ve güçlendirilmiş entellektüel maddedir.” Klein ve Prusak (1994).
Entellektüel sermayenin yönetilmesinin temeli, bilginin (hammadde) işletme örgütü için değerli bir şeye (bilgi ürünü) dönüştürülmesini yönlendirmektir. Bireyin bilgi ve yeteneği, “dönüştürülmeden” ve “güçlendirilmeden” de ruhsal anlamda birey için bir değer yaratabilir, ama böylece yararlanılmamış, gizli bir organizasyonel kaynak olarak kalmış olur. Bireyin bilgisi kullanılmaya ve organizasyonel değeri yaratmak için paylaşılmaya bir kez başlandığı zaman, bu katma değer “ürün” artık entellektüel sermayenin bir parçası haline gelir. (Bayazıtlı, 2000)
Entellektüel sermaye hakkındaki akıl karışıklığı onun veri, enformasyon, bilgi, entelektüel varlık ve entelektüel mülkiyet gibi terimlerden olan farklılıkları konusundadır. Bu terimleri şu şekilde tanımlayabiliriz:
Veri: Yapılan işlemlerin belli biçimlerde tutulmuş kayıtlarıdır. Veriler, olaylar hakkındaki birbirinden ayrı, nesnel gerçekleri ifade eder. Davenport ve Prusak (2001)
Enformasyon: Genellikle belge şeklinde ya da görsel veya işitsel bir mesajdır. Fark yaratan veri olarak da düşünülebilir. Davenport ve Prusak (2001)
Bilgi: Belli bir düzen içindeki deneyimlerin, değerlerin, amaca yönelik enformasyonun ve uzmanlık görüşünün, yeni deneyimlerin ve enformasyonun bir araya getirilip değerlendirilmesi için bir çerçeve oluşturan esnek bir bileşimidir. Davenport ve Prusak (2001)
Entellektüel Varlık: Değer yaratan bilgi (lisanslı patentler, uygulanan know-how)
Entellektüel Mülkiyet: Yasal sahiplik taşıyan bilgi. (patentler, ticari marka, telif hakkı, ticari sırlar)
Entellektüel Sermaye: Değer yaratma potansiyeli olan bilgi. (çalışanlarda, süreçlerde ve müşterilerde vücut bulan fikirler.)
Veriler enformasyonu oluştururken, enformasyonun bilinçli tüketimi ve kullanımı bilgiyi meydana getirir. Tanımsal olarak, entellektüel sermaye işletme örgütü için değerli olan bir şeye dönüştürülen bilgiyi temsil eder. Bu dinamik bilgi dönüşümü sürecini olanaklı kılan ana etkenler insanlar, teknolojiler ve işletme örgütünün yapısıdır.
Entellektüel sermaye veri, enformasyon ve bilgi arasındaki ayrımlar bir yana bırakıldığında yalnızca iki biçim alır. Bunlardan birincisi yarı kalıcı bilgi bütünü, yani bir görev, kişi ya da kuruluşun çevresinde gelişen uzmanlıktır. Bu tür uzmanlık alanları, iletişim ya da liderlik becerileri, şirketi tercih eden müşterilerin gerçekte neye para ödediklerini ve bunun nasıl fiyatlandırılması gerektiğini (değer teklifi) bilmek, bir kuruluşun proseslerine, değerlerine ve kültürüne aşinalık olabilir. Bilgi varlıklarının ikinci türü olguları, verileri, enformasyonu önünüze getirerek ya da uzmanlığı ve buna eklenen unsurları bunlara gerek duyan kişilere gerek duydukları anda ulaştırarak bilgi bütününü çoğaltan araçlardır. (Steward, 1997)
Entellektüel semaye, bilançoda görünmeyen varlıkları kapsar. Ölçülmeyeni ölçer. Kişiler, fikirler ve bilgi arasındaki ilişkileri ortaya koymak için yapılan bir araştırmadır. Bu nedenle entellektüel sermaye tek bir şey ya da tek bir hedef değil, ilişkilere yönelik bir konudur. (Edvinsson, 1997)
Görüldüğü gibi entelektüel sermaye statik bir varlıktan çok, işletmenin gereksinimlerine uygulandığında katma değer yaratan dinamik bir unsurdur. Bu, örgütün süreçlerini, teknolojilerini, patentlerini, işgörenlerinin yeteneklerini, müşterileri, satıcıları ve işletmenin ilgi grupları hakkındaki bilgileri kapsar. Dosyalarda, veri tabanında veya kağıt üzerinde kalan bir veri veya bilgi değildir. Entellektüel sermaye, işletmenin işlevlerini nasıl dizayn etmesi ve faaliyetlerini sürdürebilmesi için neyi korumak zorunda olduğunu belirlemesi için gerekli, uygulamaya geçirilmiş fikirlerden oluşur. İşletmenin daha iyi işlev görmesi, onun performansını veya rekabet avantajını gösterir.
Entellektüel sermaye ile ilgili çalışmaların kuramsal olarak ulaştığı sonuçlar aşağıdaki gibi özetlenebilir: Ross ve Ross (1997)
· Entellektüel sermaye, işletme bilançosundan tam olarak elde edilemeyen görünmeyen varlıkların toplamıdır.
· Entellektüel sermaye, işletmelerin rekabet üstünlüğünün kalıcılığının sağlanmasının temel kaynağıdır.
· İşletmenin entellektüel sermayesinin yönetimi önemli bir yönetsel sorumluluktur.
· Entellektüel sermayedeki artış veya azalış entelektüel performans olarak adlandırılabilir ve ölçülebilir ve görünür hale getirilebilir.
· Entellektüel sermayeyi ölçmek ve görünür hale getirmek için sistematik bir yaklaşım, işletmelerin türüne, büyüklüğüne, yapısına, sahiplerine ve coğrafi yerleşimine bağlı olmaksızın artan bir şekilde değerli hale gelmektedir.

3. ENTELLEKTÜEL SERMAYENİN UNSURLARI
Genel olarak, entellektüel sermaye birbiri ile ilişkili olan üç farklı çeşit olarak sınıflandırılmıştır:
· İnsan Sermayesi
· Yapısal Sermaye
· Müşteri Sermayesi

________ Bilgi Akış Çizgileri
Kaynak: IFAC, par.22.
Şekil 3.1 Entellektüel Sermayenin Unsurları
3.1. İnsan Sermayesi
İnsan sermayesi, her bireyin sahip olduğu ve geliştirdiği bilgidir. İnsan sermayesi işletme işgörenlerinin sahip olduğu bilgi birikimi, yaratıcılık, problem çözme yeteneği, girişimcilik ve liderlik yeteneklerini kapsar. (Önce, 1999)
İnsan sermayesi, işletmelerin mülkiyetine sahip olabileceği bir unsur değildir. İşletmeler insan sermayesine sahip olamazlar; sadece kişilerin sahip olduğu bilgi ve becerilerden yararlanabilirler, diğer bir ifade ile onu kiralayabilirler. (Edvinsson, 1997). İşletmelerin kişilerin sahip oldukları bilgi, yetenek ve becerilerden yararlanabilmesi ve bunu işletme varlıklarına dahil edebilmeleri için insan sermayesinin yapısal (örgütsel) sermayeye dönüştürülmesi gerekir. Başka bir ifade ile bireye ait bilgi, örgütsel değer yaratmak için kullanıldığında ve paylaşıldığında katma değer yaratan bir unsur olarak entellektüel semayenin bir parçası olur ve bireylere ait bilginin işletme varlıklarına dönüştürülmüş şekli olan entellektüel varlıklar veya bilgi varlıkları olarak adlandırılır. Aksi takdirde kişinin sahip olduğu bilgi kişinin kendisine yarar sağlayacaktır. (Lynn, 1998)
Bir şirketin işgücüne bakarak, insanları aşağıdaki tablonun ilgili karelerine yerleştirebiliriz.

Kaynak: Steward, s. 98
Tablo 3.1.1. İşgücü çeşitleri

Düz ve yarı kalifiye emek sol alt kareye girer. Kuruluş bu türden insanlara çok sayıda gerek duyabilir, ama başarısı bireyler olarak onlara dayanmaz. Sol üst karede ise kalifiye fabrika işçileri, deneyimli sekreterler ya da kalite güvencesi, hesap denetimi, şirket iletişimi türünden büro işlerini gören elemanlar gibi işlerin karmaşık bir bölümünü öğrenmiş olan, ama ipleri elinde tutmayan kimseler yer alır. Yerlerinin doldurulması zor ve yaptıkları iş önemli olabilir, ama bunlar müşterilerin önem verdiği işler değildir. Örneğin bir departmanın hatası nedeniyle kaybedilen müşteriler başka bir departman tarafından tekrar kazanılabilir. Alt sağ karedeki işçiler müşterilerin yüksek katma değer biçtiği işleri yaparlar, ama birey olarak çok fazla bulunurlar. Kaldıraçlı becerilere (genelde şirkete değil, işkoluna özgü yapı gösteren beceriler) sahip birçok insan bu bölüme girer. Son olarak, üst sağ karede, kuruluş içinde yeri doldurulamaz role sahip ve birey olarak da yeri hemen hemen doldurulamaz konumdaki insanlar yer alır. Bunlar araştırmacı kimyagerler, üst düzey satış temsilcileri ve proje yöneticileri olabilir. Hewlett-Packard’daki bir grubun belirlemesine göre, yeni işe giren mühendislerin kendi ekiplerine tam anlamıyla katkıda bulunacak duruma gelmelerine değin iki yılı aşkın bir süre geçmesi gerekmektedir. Bu da görüldüğü üzere pahalı ve kolayca değiştirilemez bir yatırımdır. (Steward, 1997)
Bir şirketin insan sermayesi üst sağ karede yer alır ve müşterilerin bir rakip yerine bu şirketi tercih etmelerini sağlayan ürün ve hizmetleri yetenek ve tecrübeleriyle yaratan insanlarda somutlaşır. Bu bir varlıktır. Geri kalanlar -öbür üç karedekiler- sırf emek maliyetidir. Bir işletmenin insan sermayesi yoğunluğu ne kadar yüksekse, hizmetleri için o ölçüde yüksek fiyat biçebilir ve rakipleri karşısında o ölçüde sağlam durabilir; çünkü rakiplerin söz konusu becerilerin karşısına denk bir işgücü çıkarmaları, bu şirketin onların terini doldurmalarından çok daha zor olacaktır. Bunu görebilen kuruluşlar, müşterilerin değer vermediği ve çalışanların becerilerinin kolayca başkalarıyla ikame edilebilir olduğu işlere olabildiğince az harcama ve yatırım yapacak ve mümkün olan işlerde otomasyona geçecektir.
Kaynak: Steward, s. 100
Tablo 3.1.2 İşgücünün Yönlendirilmesi

Üst sol karede yer alanlarda daha fazla hüner gerektiren bir yönetim güçlüğüyle karşılaşılır. Bu kişilere ihtiyacınız vardır ama müşterileriniz onların yaptığı işe değer vermezler. Burada hedef, bu çalışanların yaptığı işleri bilgiyle donatmaktır. Bunun anlamı, söz konusu işleri daha fazla enformasyon değeri katacak biçimde değişikliğe uğratmak ve böylece müşterilere yararlı olmaya başlamalarını sağlamaktır. Sağ alt karede yer alan çalışanlar bir tercih olanağı sunarlar. Onların işlerini dışarıya yaptırabilirsiniz. Bir şirket dışarıya iş yaptırmakla, tescil altına alınmamış olan uzmanlığa yatırım yapma külfetinden kurtulur. Sağ üst karedeki çalışanlar ise şirketin insan sermayesine katılırlar. (Steward, 1997)
İnsanlar kiralanabilir, ama insanlara sahip olunamaz. Günümüzde çalışanlar gittikçe artan oranda, en önde gelen ve en derin bağlılığı işverenlerinden çok mesleklerine ve pratik topluluklarına gösterme eğilimindeler. Bu yüzden sahip olunan insan sermayesini kaybetmemek için, bir tür süreklilik ve bir tür aidiyet duygusuyla insanları şirkete bağlı kılmak gerekmektedir.
3.2 Yapısal Sermaye
Yapısal sermaye, işletmenin müşterileri için mal üretmesi ve teslim etmesini mümkün kılan strateji, yapı, sistem ve süreçlerin toplamı olarak tanımlanır. Grantham ve diğ. (1997). Kısaca ifade edildiğinde, piyasanın gerektirdiklerini karşılamak için geliştirilen örgüt kapasitesidir. İşletmede oluşturulan bilgi birikimi ve düzeyi, verilerin elde edilmesi, işlenmesi ve uygulanması sürecini kapsar.
Örgütsel sermaye, bilginin işletme faaliyetlerine süreklilik temelinde uygulanmasını teşvik eden örgütsel niteliklerdir ve öğrenmeyi ve öğrenenleri paylaşmaya özendiren kültürel yapıyı da ifade eder.
İşletmecinin verimliliğini ve karlılığını iyileştirmek için uygulanmış ya da uygulanacak yönetim araçları, iyileştirme teknikleri, bilgi teknolojisi sistemi, Ar-Ge çabaları, patent, amblemler yapısal sermaye grubunda yer alır. bilgi teknolojisi sistemi, Ar-Ge çabaları, patent, amblemler yapısal sermaye grubunda yer alır. Örgütsel yapı, insan sermayesinin müşteri sermayesine dağıtım kanalı gibidir. Grantham ve diğ. (1997)
Yapısal sermayeyi, organizasyonun market ihtiyaçlarına cevap verebilmesi için sahip olması gereken örgütsel yetenekler toplamı olarak da adlandırabiliriz. Örgütsel yetenekleri oluşturan elemanlar aşağıdaki tabloda verilmiştir. (Saint-Onge, 1998)

Kaynak: Saint-Onge, s.17
Tablo 3.2.1 Örgütsel Yeteneğin Elemanları

Yapısal sermayenin hizmet etmesi gereken iki amacı vardır. Bunlardan ilki, aktarılabilecek bilgi bütünlerini düzen altına almak, tersi durumda kaybolabilecek tarifleri korumaktır. İkinci amacı ise insanların tam zamanında devreye girecekleri biçimde verilere, uzmanlara ve uzmanlığa- bilgi bütünleri dahil- ulaşmasını sağlamaktır. (Steward, 1997)
İnsan sermayesi ve müşteri sermayesi geçici olabilir, fakat yapısal sermaye kalıcıdır. Örneğin, çalışanlar ya da tüketiciler kendilerine daha çok değer sağlayan ve değerlerini anlayan başka şirketlere yönelebilirler. Bu nedenle, entelektüel sermaye yönetiminde karşılaşılan en zorlayıcı konu, insan ve müşteri sermayesinin daha kalıcı olan yapısal sermayeye dönüştürülmesi sorunudur. Böylece yaratılan yapısal sermaye, zaman içinde kullanılabilir, yenilenebilir ve geliştirilebilir hale gelir.

3.3 Müşteri Sermayesi
Enformasyonun ve taşıdığı ekonomik gücün mal ve hizmet akışı yönüne kaymasıyla firmaların müşteri ilişkilerini yeni bir anlayışla yönetmesi hayati bir önem kazanmıştır. Firmalar tıpkı elemanlarına ve yapılarına yaptıkları gibi, müşterilerine de yatırım yapmak zorundadır. Müşteri sermayesi birçok bakımdan insan sermayesine benzer: İnsanlara sahip olamayacağınız gibi müşterilere de sahip olamazsınız. Ama tıpkı bir kuruluşun çalışanlarına sırf bireyler olarak değerlerini artırmaları için değil, şirket adına bilgi varlıkları yaratmaları için de yatırım yapmasında olduğu gibi, bir şirket ve müşterileri de müşterek ve şahsi mülkiyetlerindeki entelektüel sermayeyi geliştirebilirler. (Steward, 1997)
Bir şirket için müşteri sermayesi, güvenilir ve kalite amaçlı hammadde ve ara mal tedarikçileri ile, vefalı ve aynı zamanda da tatminkar olan tüketicilerden elde edilen organizasyonel değerdir. Müşteri sermayesi, işletme örgüt için katma değer yaratabilecek, işletme örgütünde dışsal olan herhangi bir taraf ya da alandan kaynaklanır. (Bayazıtlı, 2000) Müşteri tatmini, müşterilerin işletmenin mal veya hizmetlerine olan talepleri itibarıyla ölçülebilir. Bu talepler daha sonra işletmeye insan ve örgütsel sermaye mekanizmaları olarak geri döner ve dağıtım kanalları ve hizmet düzeyinde değişiklik olarak görülür. (Önce, 1999)
Müşteri sermayesi, üreticinin ve tüketicinin birlikte yarattıkları fazlaları (maliyet tasarrufu gibi) elde etmek için mücadele etmediği, bunun yerine üstü örtülü ya da açık olarak bunları birlikte edinmeyi kararlaştırdıkları zaman biriken servettir. Alıcı ve satıcı arasındaki ortaklık ne kadar sıkıysa, fazla da o kadar büyük olur. Alıcı-satıcı yakınlığının aşamalarını ve aşamalar arasındaki geçişlere eşlik eden, ilişkinin her iki tarafında insan sermayesinde, yapısal sermayede ve müşteri sermayesinde sağlanan büyümeyi aşağıdaki diyagramla açıklayabiliriz.

Kaynak: Saint-Onge, s. 15
Şekil 3.3.1 Müşteri Sermayesinin Oluşum Aşamaları
Yukarıdaki diyagramda görülen dört farklı seviyedeki şirket-müşteri ilişkilerini şu şekilde açıklayabiliriz:
Ticari işlemler: Bir ürün ya da servisin bir defalık satışıdır. Satıcıların yalnız satış, alıcıların da yalnız alım yaptığı işlemlerdir.
Ürün Çözümleri: Müşterinin istediği bir özelliği karşılayabilmek için uygun niteliklerde bir ürün ya da servisin önerilmesidir.
İş çözümleri: Müşterinin ihtiyaç duyduğu değeri yaratabilmek için kazanç ve niteliklerin değerlendirilerek müşteriye bir servis olarak sunulmasıdır.
Partnerlik: İş fırsatlarının yaratılması ve değerlendirilebilmesi için karşılıklı anlayış ve güven içerisinde müşteriyle birlikte çalışılmasıdır. (Saint-Onge, 1998)
Ticari işlemlerle başlayan müşteri ilişkileri gittikçe gelişmekte ve son aşama olarak işbirliğine yani partnerliğe ulaşmaktadır. Ticari alım satımda işbirliğine yönelen satıcı kar payını, müşteri payı ve güvenliğini dolayısıyla müşteri sermayesini artırmış olur.

Yaziyi gonderen in: Sizden Gelenler,Üniversite,Yazılar |
Ağu
14
2007
0

Rekabet nedir-Rekabet kavramı

İlk çağlardan beri bilinen rekabetin önemi, Adam Smith’in bilgelikleri ile birlikte farklı bir boyut kazanmıştır. Rekabeti temel alan liberal ekonomi felsefesi, rekabet yolu ile piyasaların gelişeceği ve toplumsal refahın artacağı kabulüne dayanmaktadır, 18. yüzyılda ileri sürülen liberal ekonomi görüşleri doğrultusunda yapılan çalışmalar ve yüz yıllık bir mücadele sonucunda 19. yüzyılın sonunda ilk modern Rekabet Kanunu 1890′da Amerika Birleşik Devletleri’nde kabul edilmiştir. Bunu, İkinci Dünya Savaşı sonrasında diğer ülkelerde rekabet hukuku konusundaki kanunlaştırma hareketi izlemiştir. Amerika Birleşik Devletleri Rekabet Hukuku bütün ülkelere örnek teşkil etmiş ve yüzyıllık bir geçmişi olan Amerika Birleşik Devletleri bu konuda önemli sayılabilecek olan Alman Kartel Kanunu, Japon Rekabet Kanunu ve Avrupa Topluluğu Rekabet Kurallarına temel olmuştur. Dolayısıyla, kişilerin, diğerlerinden daha başarılı olmak için faydalı tüm bilgi ve becerilerinden yararlanması toplumsal bir kazanç olacaktır.
Rekabet, iktisat kuramının en önemli kavramlarının basında gelmektedir Adam Smith’ten beri iktisatçılar rekabeti ekonomik yaşamın düzenleyicisi olarak görmüşler ve ekonomik analizlerinin temel ölçüşü yapmışlardır Tam rekabet olgusunun iktisat kuramındaki önemi, bunun çok canlı bir örneğidir.
KLASİK İKTİSATÇILARA GÖRE REKABETİN ANLAMI
Klasik ekonomi teorisinde rekabet kavramı üzerinde durulmamış ancak, varlığı sezgi yolu ile algılanan bir kavram olarak kalmıştır. Klasik iktisatçılar, neoklasikler gibi rekabeti bir piyasa yapısı olarak özdeştirmemiş olsalar da, rekabetin sadece piyasa içinde yer aldığına inanmışlardır.
Klasik iktisatçılardan Adam Smith, rekabeti, üretilebilecek mal miktarının sınırlı olmasından dolayı hasımlar arasındaki yarışma gibi görmüştür. Dolayısıyla, Smith tarafından rekabet, firmaların piyasadaki değişikliklere uyum sağlarken, kazanç elde etmek için, rakiplerinin işlerini zorlaştırma olarak ifade edilmektedir.
Klasik iktisatçılar rekabeti tam anlamıyla dinamik bir kavram olarak algılamaktan uzaktır. Klasikler, rekabeti sadece üretim faktörlerinin düşük geliri alanlarından yüksek getiri alanlarına yönelmesi durumunda dinamik bir süreç olarak algılamışlardır. Bunun dışında, Klasik yaklaşımda rekabet dar piyasa olgusu dışına çıkmamıştır. Bu anlayış Klasiklerin rekabet kuramlarım geliştirmelerini engellemiştir.

NEOKLASiK iKTİSATÇILARA GÖRE REKABETİN ANLAMI
Klasikler tarafından “piyasa süreci” olarak algılanan rekabet, neoklasikler tarafından “piyasa yapısı” olarak algılanmıştır. Piyasa yapısı olarak algılanan rekabet,   neoklasikler   tarafından   “Tam   Rekabet   Piyasası”   şeklinde tanımlanmıştır.
Tam rekabet piyasası, çok sayıda alıcının ve satıcının bulunduğu, ilgili herkesin piyasa hakkında bilgi sahibi olduğu, piyasaya giriş ve çıkışların serbestçe yapılabildiği, bölünebilen ve homojen bir malın yer aldığı piyasa olarak tanımlanmaktadır.
Neoklasik anlayışta piyasadaki firma sayısı, rekabeti belirleyen bir unsur olarak görülür. Eğer mevcut piyasada tek bir firma varsa rekabetten söz edilemez. Bu durumda tekelci bir piyasa yapısı söz konusudur. Eğer piyasadaki firma sayısı sınırlı ise aksak rekabetin dolayısıyla da oligopolistik bir yapının var olduğu kabul edilir. Ancak piyasa, üzerinde etkisi olmayacak kadar çok miktarda küçük firmadan oluşuyorsa, burada tam rekabetten söz edilebilir. Bu anlayışa göre, firmaların talep eğrilerinin esnekliği de piyasaların rekabet bakımından farklılığını gösteren bir unsurdur. Eğer firmalar sonsuz esneklikte bir talep eğrisi ile karşı karşıyalarsa, tam rekabetin varlığı söz konusudur. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, rekabetin analitik işlevinin fiyatları marjinal maliyetler düzeyine   indirmesidir.   Ancak,   maliyetlerin   düzeyi   hiçbir   zaman açıklanmamaktadır.
Rekabetin, klasik iktisattaki fiyatı belirleme işlevi, neoklasik iktisatta kaybolmuştur. Neoklasikçi anlayışta firmalar piyasa fiyatını etkileyememekle birlikte, piyasa fiyatını veri olarak aldıklarından Neoklasikçi tam rekabet  piyasasında kuramsal olarak rekabetin bulunmadığı söylenebilir.  Klasik ekonomide, en iyiyi belirleme ve fazla stoklardan kurtulmak için firmaların fiyat düşürme faaliyeti olarak kavranan rekabet, Neoklasiklerin “Tam Rekabet” anlayışında ortadan kalkar. Klasiklere göre, rekabet sürecinin tek işlevi olan piyasa fiyatını belirleme, “Tam Rekabet” anlayışında açıklanmayan ve anlatılmayan bir kavram haline gelir.
Yatırım ve teknolojik değişme rekabetin en önemli unsurlarından biridir, Neoklasiklerin üretim maliyetlerini veri olarak alması, bu unsurların gözardı edilmesine neden olmuştur. Ancak, firmaların sürekli olarak yaptıkları yatırımlarla teknolojilerini yenileme, verimliliklerini artırma ve maliyetlerini düşürme çabası içinde oldukları bilinmektedir. Önemli olan fiyat rekabeti değil, yatırım ve teknoloji rekabetinde başarılı olmaktır. Firmalar yatırım ve teknoloji rekabetinde başarılı olduğu sürece fiyatlarını düşürme olanağına sahip olacaklarından, piyasa paylarını artırabileceklerdir. Piyasada firma sayısı azalsa bile rekabetin varlığı sürekli hissedilecektir. Ancak, bu açıklama Neoklasik anlayışa ters gelmektedir. Firma sayısının azalması yoğunlaşma oranını artıracağından, Neoklasik düşünce rekabetin azaldığını kabul edecektir.

AVUSTURYA OKULUNA GÖRE REKABETİN ANLAMI
Avusturya Okulu, Neoklasiklerin rekabeti durağan bir piyasa yapısı gibi ele almalarına karşı çıkan yaklaşımlardan biri olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yaklaşımı savunanlar arasında birtakım ayrılıklar olmasına rağmen, genelde bireycilik, insanların bilgilerinin tam olmayacağı, süreçlerin karmaşıklığı vurgulanmakta, ekonomide devlet müdahalesine karşı çıkarak serbest piyasanın üstünlüğü savunulmaktadır.
Avusturya Okulu’nun önde gelen isimlerinden biri olan Friedrich Hayek, piyasa hakkındaki bilgilenmenin rekabet süreci içinde olacağını belirterek, Neoklasiklerin, herkesin piyasa hakkında tam bilgiye sahip, olduğu varsayımını eleştirmektedir. Neoklasikler, herkesin piyasa hakkında tam bilgiye sahip olduğunu varsayarken, bu bilgilenmenin nasıl olduğunu belirtmemektedir. Hayek, bu bilgilenmenin rekabet süreci içinde olacağını vurgulamaktadır.
Rekabeti, bir piyasa yapısından ziyade, bir piyasa süreci olarak gören Avusturya Okulu, onu dinamik bir yaklaşımla ele almakta ve girişimcilere büyük önem vermektedir. Avusturya Okulunun önde gelen isimlerinden olan Joseph Schumpeter, girişimcilerin, bir icadı sonuna kadar kullanarak veya denenmemiş teknolojiler kullanarak ya da bir sanayii yeniden yapılandırarak üretim yöntemlerinde mevcut kalıpları kırıp, yeni çığırlar açma gibi işlevlere sahip olduklarını belirtmektedir.
Avusturya Okulunun tekellere karşı tutumu da Neoklasiklerle farklılık arz etmektedir. Neoklasikler rekabeti yok ettiği ve tüketiciyi sömürdüğü düşüncesiyle tekele karşı bulunmaktadır. Ancak Avusturya Okulu, sistemin dinamiğinin kazanç güdüsü olduğunu ileri sürerek, yüksek kazançların teknolojik yeniliği teşvik ettiğini belirtmektedir. Böylelikle piyasada tek bir firma olsa dahi rekabetin her zaman için tehdit edici bir unsur olacağını ileri sürmektedirler. Bu nedenle devletin piyasalara müdahalesini uygun bulmamaktadırlar.
POST-KEYNEZYEN YAKLAŞIMA GÖRE REKABETİN ANLAMI
Rekabet, Post-Keynezyen yaklaşımda hayatta kalma süreci olarak görülmektedir Firmaların kazanç amacıyla kuruldukları ve kazanç elde etme yeteneklerini kaybettikleri an piyasada yok olacakları vurgulanmaktadır. Bu nedenle firmaların hayatta kalmak için maliyetlerini düşürmek zorunda kaldıkları belirtilmektedir.
Post-Keynezyen yaklaşım, rekabeti bir süreç olarak düşündüğünden onun sadece fiyat boyutunu değil, üretim, yatırım ve kurumsal boyutlarını da ele almaktadır. Maliyetlerin yatırım ve teknolojik yeniliklerle düşeceğini belirten bu yaklaşım, yatırımların gerçekleşmesinin mali kaynakların varlığına bağlı olduğunu öne sürmektedir.
Kurumsal yapılar ve özellikle de mali sistem, mali kaynakların varlığını ve koşullarını belirlediği için Post-Keynezyen yaklaşımda üzerinde önemle durulan konular olmaktadır. Mali sistemin, bankalarla sahiplik ilişkisi olan firmaları diğerlerine  nazaran kayırmasının diğer firmaların yatırım olanaklarını kısıtlayacağı belirtilmektedir. Bu da rekabet açısından olumsuzluk arz etmektedir.
Bunun yanında rekabeti kısıtlayan kurumsal yapılardan biri de dış ticaret politikaları olabilmektedir. Örneğin, bazı sektörlerin gümrük vergileri ile korunmasının rekabeti sınırlayacağı belirtilmektedir.
Post-Keynezyen yaklaşımda rekabetin ölçütünün firmaların araştırma ve geliştirme harcamaları olduğu vurgulanmaktadır. Aynı zamanda, sürekli teknolojik yenilik içinde olan bir firma hakim durumundan dolayı fiyatlarını yükseltebilme imkanına sahip olsa bile, o piyasada rekabetin mevcut olduğu ileri sürülmektedir.

REKABETİ KISITLAYICI FAALİYETLER
Rekabetin yararları konusunda üç temel düşünce vardır. Bunlardan biri, hakkaniyet düşüncesinden kaynaklanan ve tüketicinin korunmasına ilişkin düşüncedir. Diğeri ekonomik yararı temine yönelik düşünce olup, sonuncusu da rekabetten beklenen sosyal yarardır. Her üç düşünce de rekabetin toplumun bütün katmanlarına fayda sağladığı konusunda birleşir. Ancak, rekabetin, toplumdaki ekonomik ve sosyal hayatı etkileyen bu olumlu yanından herkes eşit şekilde faydalanırken, rekabeti kısıtlayıcı faaliyetlerden sadece bu durumdan menfaat bekleyen küçük gruplar faydalanır.
Rekabeti kısıtlayan faaliyetler dört grupta toplanmaktadır. Bunlar, rekabeti kısıtlayan anlaşmalar, işbirliği ve uyumlu eylem, teşebbüs birliği kararları ve birleşmelerdir.
REKABETİ KISITLAYAN ANLAŞMALAR
Rekabet politikalarının bir uygulama aracı olan rekabet hukukuna göre anlaşmalar ikiye ayrılmaktadır. Bunlardan birincisi, “rekabeti kısıtlamak amacına yönelik olan anlaşmalar” olup, diğeri de “rekabetin kısıtlanmasına neden olan anlaşmalardır. Birinci durumda, anlaşma, rekabetin kısıtlanmasını isteyen tarafların bu isteğini gerçekleştiren bir araçtır ikincisinde ise amaç rekabetin kısıtlanması olmayıp, sözkonusu anlaşmanın piyasa şartları nedeniyle rekabetin kısıtlanmasına yol açmasıdır. Roma Antlaşmasının 85. maddesinin 1. fıkrasında da “rekabeti kısıtlamak amaç ve etkisi” ifadesiyle bu ayrımın yapıldığı görülmektedir.
Türk Rekabet Kanununun 4. maddesinde ise “…rekabeti engelleme, bozma, ya da kısıtlama amacını taşıyan veya bu etkiyi doğuran yahut doğurabilecek nitelikteki… anlaşmalar” ifadesiyle bu ayrım gösterilmekledir.
İŞBİRLİĞİ VE UYUMLU EYLEM
Amerikan Rekabet Hukukunda “işbirliği” (conspiracy) şeklinde ifade edilen kavram, Avrupa Topluluğu Rekabet Hukukunda “uyumlu eylem (concerted practice)” olarak ifade edilmektedir. Her iki ifade de hemen hemen yakın kavramları anlatmaktadır. Türk Rekabet Hukukunda “uyumlu eylem” ifadesi kullanılmaktadır.
Piyasadaki mevcut firmalar arasında rekabet olabileceği gibi, işbirliği de sözkonusu olabilmektedir. Uyumlu eylem, fiili duruma ilişkin bir nitelendirme olup piyasadaki mevcut firmaların belirli bir davranış biçimini göstermektedir. Bu durumda uyumlu eylem, rekabetin olup olmadığına ilişkin bir tespit olmaktadır.

Teşebbüslerin davranışlarının bir sonucu olarak ortaya çıkan uyumlu eylemin varlığı için taraflar arasında bir anlaşmanın mevcut olması gerekli değildir. Rakip firma yöneticilerinin aralarında yaptıkları görüşmeler sonucu birbirlerinin üretim miktarları ve piyasa koşulları hakkında görüş alışverişinde bulunmaları uyumlu eylemin varlığının bir kanıtı olabilmektedir. Firmaların durumları hakkında birbirlerine bilgi vermeleri bir anlaşmanın varlığını göstermemekle birlikte, eğer bu durumlar rekabetin kısıtlanması sonucunu doğuruyorsa uyumlu eylem olarak değerlendirilmektedir.
HAKİM DURUMUN KÖTÜYE KULLANILMASI
Rekabeti kısıtlayıcı faaliyetlerden biri de hakim durumu kötüye kullanmaktır. Burada açıklanması gereken iki kavram vardır. Birincisi “hakim durum”, ikincisi ise “kötüye kullanma”dır.
Hakim durum, belli bir piyasada bir firmanın sahip olduğu ekonomik gücü anlatmaktadır. Bir piyasada, bir firmanın sahip olduğu ekonomik gücün hakim durum yaratıp yaratmadığının tespiti önemli bir konu olmaktadır. Belli bir ekonomik güce sahip firmanın hakim durumda olup olmadığı ilgili pazarın yapısına göre belirlenmektedir.
Kötüye kullanma, hakim durumdaki bir işletmenin rekabet koşullarının var olduğu bir durumda elde edemeyeceği bir takım faydalar elde edebilmesidir. Hakim durumda olan işletmenin davranışları, müşterilerine, tüketicilerine ya da rakiplerine zarar verecek bir şekilde haksız bir sömürü doğuruyorsa, bu kötüye kullanma niteliğindedir.
TEŞEBBÜS BİRLİĞİ KARARLARI
Teşebbüslerin menfaatlerini korumak ve geliştirmek amacıyla birlikler oluşturduğu herkesce bilinen bir olgudur. Sözkonusu birliklerin alacağı kararların rekabeti kısıtlamasının ekonomik etkileriyle, anlaşmalar yoluyla rekabetin kısıtlanmasının ekonomik etkileri hemen hemen aynı olduğu için rekabeti kısıtlayıcı teşebbüs birliği kararlarının da yasaklanması zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Teşebbüs birlikleri, üyeliği gönüllülük esasına dayanan tüzel kişiler olabileceği gibi, üyeliği kanunla zorunlu hale getirilmiş meslek örgütleri de olabilir Ancak, bu tür birliklerin rekabete aykırı kararlarının teşebbüs birliği kararları olarak kabul edilmesi için tüzel kişiliğe sahip bir birlik olması gerekmektedir. Aksi takdirde, bunlar uyumlu-eylem olarak kabul edilir.
BİRLEŞMELER VE DEVRALMALAR
Ticaret Hukuku’nda iki ya da daha fazla teşebbüsün biraraya gelip eski tüzel kişiliklerini kaybederek yeni bir tüzel kişilik kazanmasına birleşme denir. Devralma ise bir işletmenin başkalarını devraldıktan sonra devralan teşebbüsün hukuki niteliği devam ederken, devralınanların hukuki varlığının sona ermesidir.
Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un 7. maddesi. bir ya da daha fazla teşebbüsün hakim durum yaratmaya veya hakim durumlarını daha da güçlendirmeye yönelik olarak ülkenin bütünü yahut bir kısmında herhangi bir mal veya hizmet piyasasındaki rekabetin önemli ölçüde azaltılması sonucunu doğuracak şekilde birleşmelerini veya bir teşebbüsün başka bir teşebbüsü devralmasını yasaklamıştır.
Daha önce piyasada birbirleri ile rekabet eden teşebbüslerin bu durumlarına son vererek rekabetçi olmayan bir yapıya doğru yönelmelerine neden olacak birleşme ve devirler yasaklanmıştır. Ancak, teşebbüslerin kendi iç dinamikleri ile hakim duruma gelmesini yasaklamak doğru bir yaklaşım olarak kabul edilmemiştir.

BİRLEŞMELERİN AÇIKLANMASINA İLİŞKİN ÇEŞİTLİ YAKLAŞIMLAR VE BİRLEŞMELERE KARŞI UYGULANACAK POLİTİKALAR
BÜTÜNLEŞME
Genellikle firmaların tek ürün üretmediği ve yalnızca tek ürün ürettiği sanılan firmaların dahi gerçekte pek çok şey ürettiği belirtilmektedir. Sözgelimi, Ford Motor Şirketi’nin araba ürettiği herkesçe bilinir. Fakat Ford, belli zamanlarda buji, boya ve araba cilası gibi kalemlerin üretimi işine de girmiştir. Firmaların birden fazla ürün üretecek şekilde örgütlenme biçimleri, meydana geliş şekline göre, ya bütünleşme ya da ürün çeşitlendirmesi olarak adlandırılmaktadır.
Üretimin örgütsel boyutunu göstermek için kullanılan “Bütünleşme” ve “Çeşitlendirme” ifadeleri iki farklı şekilde kullanılmaktadır. Bu terimler, kullanım şekillerinden birinde, bütünleşme ve çeşitlendirmenin mevcut durumunu ve Derecesini  ifade ederken,  ikinci  kullanım  şekli,  bütünleşmeye  veya çeşitlendirmeye gitme eylemini ifade eder. O halde, birinci kullanımda, zaman içinde belli bir noktada üretimin örgütlenme nitelikleri tartışılırken, ikinci kullanım şeklinde,  üretimin  örgütlenmesinde  yaşanan  nitelik  değişimi  ortaya konmaktadır.
Bütünleşme, bir sanayideki iki veya daha fazla firmanın birleşmesi şeklinde olabileceği gibi, bir sanayice üretim yapan bir firma ile bu sanayinin girdisini üreten sanayideki bir firmanın bileşimi veya birleşmesi şeklinde de gerçekleşebilir. Birinci duruma “yatay bütünleşme”, ikinci duruma da “dikey bütünleşme” denilmektedir.
Bu iki tür bütünleşme çeşidi de şu şekilde tanımlanabilir:
Yatay bütünleşme; aynı üretim sürecinin aynı aşamasında bulunan iki veya daha fazla firmanın birleşmesidir.
Dikey bütünleşme; aynı üretim sürecinin ayrılabilir aşamalarında bulunan iki veya daha fazla firmanın bileşimi ya da birleşmesidir.
Bir firma, birbirini takip eden iki üretim aşamasını da kendisi gerçekleştirirken, bir önceki aşamada ürettiği çıktının bir kısmını bir sonraki aşamada girdi olarak kullandıktan sonra geri kalanını diğer firmalara satıyorsa buna “kısmi dikey bütünleşme” denilmektedir.
Yatay bütünleşmeyi aynı ürünü üreten iki firmanın birleşmesi olarak zihinde canlandırmak kolay olmakla beraber, dikey bütünleşme Tablo-1′in yardımıyla şöyle açıklanabilir;
Çeşitlendirme derecesini ölçmek için de iki yöntem kullanılmıştır. Bunlardan birincisi, firmanın “ana istihdamının” “toplam istihdama” oranıdır Bu oran sıfıra yakın değerler alırsa aşırı çeşitlendirmeyi, bire yakın değerler alırsa çeşitlendirmenin azlığını gösterir, ikinci yöntem ise firmanın Standart Sanayi Tasnifi kapsamına giren faaliyetlerinin sayısıdır.
BİRLEŞME
Firmalar çeşitlendirme veya bütünleşmeye iki şekilde gidebilirler. Bunlardan birincisi yatırım yapmaktır. İkincisi ise birleşme (merger)dir. Buna aynı zamanda “firma evlilikleri” de denilmektedir. Birleşme birden fazla firmanın tek bir tüzel kişilik altında toplanmasıdır. Birleşme firmaların çeşitlendirme veya bütünleşme için başvurdukları yollardan biridir.
Firmaların çeşitlendirme veya bütünleşme için yatırım yapmak yerine birleşmeyi/evliliği seçmelerinin nedenleri şöyle sıralanabilir:

1. Amacın pazar payının artırılması olduğu durumlarda seçilir, çünkü yatırım yaparak piyasaya girmek rekabeti gerektirecektir. Rekabette ek kapasite yaratımı böylece kısa dönemde sağlanmaktadır
2. Birleşme, firmaya çeşitlemeyi arzu ettiği sektöre/işkoluna giriş engellerini aşma olanağı sunmaktadır. Bunun alternatifi ise pahalı rekabet savaşı olarak ortaya çıkmaktadır.
3. Bir yatırım programım planlamak ve sürdürmek önemli zaman alırken, birleşme halinde bu bekleme olmamaktadır.
4. Pazarda kendini ispatlamış bir firmayı satın almak muhtemelen daha az riskli görülmektedir.
5. Birleşme, pazara yeni giren bir firmanın sahip olamayacağı  fakat devralınacak firmada mevcut bazı kaynakların ele geçirilmesine imkan tanıyabilmektedir.

BİRLEŞMELERİ AÇIKLAMAYA İLİŞKİN ÇEŞİTLİ YAKLAŞIMLAR
Birleşme konusunda genel kabul görmüş tek bir teori bulunmamaktadır. Farklı anlatımlarıyla birbirine üstünlük kurmaya çalışan bu yaklaşımların hepsi eşit derecede yararlı olmasa da mevcut birleşmelerin sebebini açıklamada bu yaklaşımların bir sentezini yapmak gerekir.

Bu yaklaşımları yedi başlıkta toplamak mümkündür. Bunlar; “Kazanç için Birleşme”, “Riski Azaltmak için Birleşme”, “Borsa Etkileri Sebebiyle Birleşme”, “Değerlendirme Farklılıkları Nedeniyle Birleşme”, “Ölçek Ekonomileri Sebebiyle Birleşme”, “Pazar Gücü Elde Etmek için Birleşme” ve “Büyüme için Birleşme”dir.
KAZANÇ İÇİN BİRLEŞME
Kazanç için birleşme en çok ileri sürülen sebeplerden biridir. Bununla beraber birleşmeye ilişkin sebeplerin birçoğunun sonucu niteliğindedir. Örneğin, ölçek   ekonomileri   sebebiyle   birleşme   durumunda,   firmalar   ölçek ekonomilerinden faydalanarak daha kazançlı hale gelmeyi amaçlamaktadır. Ancak, bu söylenenlere rağmen, birleşmelerin kazançlılığı artırdığına ilişkin yeterli kanıt mevcut değildir.
Birleşmelerle ilgili yapılan bir çok deneysel çalışmada birleşmelerin kazançlı olduğu sonucuna varılamamıştır. Kazançlılık ve birleşme arasındaki ilişkiyi inceleyen ve bu konuda araştırmalar yapan Kelly, Reid ve Hogorty eksi değerli veya zayıf ilişkiler bulmuşlardır.
RİSKİ AZALTMAK İÇİN BİRLEŞME
“Tüm yumurtaların tek bir sepette toplanmaması” deyimi, riski azaltmak için birleşme yaklaşımıyla paralel anlam ifade etmektedir. Yumurtaların ayrı ayrı sepetlere konulması onların kırılma riskini azalttığı gibi şirketlerin birleşmeleri de zarar etme riskini azaltabilmektedir.
Risk ve kararsızlık ölçümlerinde, ortalama veya bir grup sayının ortalamasıyla ilgili değişkenlik sıkça kullanılmaktadır Ortalamayla ilgili olarak değişkenlik ölçümünde en sık kullanılan istatistik, standart sapma olmaktadır. Standart sapma, değerlerin ortalama değerden uzaklaşma derecesini gösteren bir ifadedir.
Standart sapmayı firmaların kazançlılık riskini ölçmede de kullanmak mümkündür. Bunun için, A. B, C, olmak üzere üç firmanın varlığı düşünülecek olsun. Bu firmaların dört yıl boyunca elde ettikleri kazançların Tablo 2′deki gibi olduğu kabul edildiğinde: A firması kazançlarının standart  sapması  2,24, B firmasınınki 4,12 ve C firmasınınki de 8,77 olmaktadır. A ve B firmalarının birleşmeyi düşündükleri varsayımıyla bu iki firmanın geçen dört yıl boyuncaki kazançlarının ortalamaları alındığında bu ortalama kazançların standart sapması 1,00 olarak hesaplanmaktadır. Aynı hesaplamalar A ve C firmaları için yapıldığı zaman bu iki firmanın kazançlarının ortalamasının standart sapması 3,32 olmaktadır A firması eğer kazancının değişkenlik riskini azaltma düşüncesiyle birleşme kararında ise B firmasını tercih edecektir Çünkü, A ve B firmalarının dört yıllık kazançlarının ortalamasının standart sapması A ve B firmalarının kârlarının standart sapmasından daha düşük olmaktadır. A ve C firmalarının ortalama kazançlarının standart sapması A firmasının kazançlarının standart sapmasından daha büyük olduğundan A firması bu birleşmeyi tercih etmesi mümkün olmamaktadır.

TABLO 2- FİRMALARIN KAZANÇLILIK RİSKLERİ

YILLAR
KAZANÇ ORANLARI (%)

A FİRMASI
B
FİRMASI
C
FİRMASI
A-B
FİRMASI
A-C
FİRMASI

1
12
12
12
12
12

2
14
6
2
10
8

3
16
4
0
10
8

4
10
14
22
12
16

ORTALAMA
13
9
9
11
11

STANDART SAPMA
2,24
4,12
8,77
1,00
3,32

Ancak, bu konuda belirtilmesi gereken bir nokta bulunmaktadır. Yukarda yapılan hesaplamalarda firmaların geçmiş başarımları ele alınmaktadır. Elbette ki firmaların gelecek başarımlarının aynı olacağı konusunda garanti yoktur. Şirketler geçmiş başarımlarını birleşmeden sonra tekrarlamadıkları takdirde kazanç değişkenliği artabilmektedir.

BORSA ETKİLERİ SEBEBİYLE BİRLEŞME
Conglomerate bir firma, borsadaki yatırımcıların beklentilerini belli bir yönde tutabilmesi halinde birleşme işlemi sayesinde kazanımlar elde ederek büyümeyi gerçekleştirebilmektedir. Bu durumu kavramak için şöyle bir örnek düşünülebilir.
Çok farklı ürünler üreten conglomerate bir firma olan A firması ile tek ürün üreten B firması ele alınsın. A 1 000.000 hisseye sahip, yıllık karı 1.000.000 TL olan ( hisse başı geliri 1 TL ) ve parlak bir biçimde büyüyen bir firmadır. A firmasının bir hissesi borsada 30 TL den satılmaktadır. B ise yine 1.000.000 hisseye sahip, yıllık karı 1.000.000 TL. olan ve hisseleri borsada 10 TL.’den işlem gören bir firmadır.
Hızlı bir şekilde büyüyen A firması, B firmasının hissedarlarına piyasaya yeni sürülen A firması hisselerinin yarışım teklif ederek B firmasını almak istemektedir. A firmasının hisselerinin yansı 15 TL değerinde olduğu için B firmasının 10 TL değerinde hisselerine sahip hisse sahipleri bu teklifi olumlu karşılamaktadırlar. Dolayısıyla, A firmasının teklifini kabul etmektedirler.
Birleşmeden sonra, A firması 1.500.000 hisseye ve 2.000.000 TL kara sahip bulunmaktadır. Bu nedenle A firmasının hisse başına getirisi 1 TL iken birleşme sonrasında 1.33 TL. olmaktadır. Dolayısıyla, borsadaki yatırımcılar A firmasının performansının aynı olacağım düşünmeye devam ederlerse A firmasının borsadaki hisselerinin değeri 30 TL.’den  40 TL’ ye çıkacaktır.
Bunun yanında, borsa etkisiyle birleşmeler muhtemel bir neden olmakla birlikte bütün birleşmeleri açıklayıcı olmamaktadır. Diğer birleşmelerin nedenlerini kavrayabilmek için başka nedenlere bakmak gerekmektedir.

DEĞERLENDİRME FARKLILIKLARI NEDENİYLE BİRLEŞME
Teknolojik değişimlerin hızlı ve fiyat dalgalanmalarının sık olduğu dönemlerde, firmaların olayları algılama ve beklentilerini ifadelendirmelerinde değerlendirme farklılıkları ortaya çıkabilmektedir. Bununla beraber hızlı pazar büyümeleri de değerlendirme farklılıklarına yola açabilmektedir. Böyle durumlarda bir firmanın satın almak için herhangi bir firmaya atfettiği değer salın alınacak olan firmanın kendine atfettiği değerden fazla olabilmektedir. Sonuç olarak satış işlemi gerçekleşmekte ve birleşme söz konusu olmaktadır.
ÖLÇEK EKONOMİLERİ SEBEBİYLE BİRLEŞME
Tek bir firma içindeki ölçek ekonomilerinin muhtemel sonuçlarını firmaların birleşmesinde de görmek mümkün olmaktadır. Ölçek ekonomilerinin muhtemel sonuçları şöyle sıralanmaktadır; demirbaş ihtiyacını azaltma, düşük taşıma ve dağıtım maliyetleri, çifte araştırmaya son veren ve AR-GE’de tamamlayıcı teknik yakınlık sağlama, artan satın alma büyüklüğüne bağlı daha ucuz girdi fiyatları, büyüklük açısından tek tek optimumun altında kalan iki firmanın bir araya gelmesi.
Birleşme sayesinde ölçek ekonomileri sağlayarak maliyetlerini düşürme düşüncesi firmaları birleşmeye itmektedir. Ancak, Gort, ölçek ekonomilerinin birleşmenin önemli bir sebebi olduğu hipotezini sınamaya çalışmış ve bunun aksini doğrulayan deliller bulmuştur.

PAZAR GÜCÜ ELDE ETMEK İÇİN BİRLEŞME
Özellikle yatay birleşmeler önemli bir pazar gücüne sahip firmalar yaratabilmektedir. ABD’de 20. yüzyılın başlarında gerçekleşen birleşme dalgasının U.S. Steel gibi sanayi devlerini yarattığı görülmektedir. Her ne kadar yatay birleşmeler aracılığıyla pazar gücünün genişlediğini tespit etmeye yönelik çok az çalışma olsa da, birleşmeler sebebiyle pazar gücünün artması ve rekabetin azalması korkusu, yatay birleşmelere karşı yasakların oluşmasına neden olmaktadır.
Parçalardan oluşan bir bütünün, parçalar toplamından büyük olmasını ifade eden “sinerji” kavramı, birleşme sonucu yeni kurulan firmanın pazar gücünün birleşmeye katılan firmaların pazar gücü toplamından daha büyük olacağı düşüncesine dayanmaktadır. Sinerji, tamamlayıcı faaliyetlerden veya yönetsel yeteneklerin etkisinden kaynaklanabilir. Birleşen firmalardan birinin araştırma örgütlenmesine sahip olması, diğerinin ise üretim ve pazarlamada mükemmel olması durumunda birleşme ikisini de daha etkin hale getirebilmektedir.
Kaynaktan başlayan veya kaynağa yönelik dikey birleşmelerin her biri pazar gücünü artırabilmektedir. Kaynaktan başlayan birleşmeler, genellikle perakende satış pazarını rekabetten uzaklaştırmak amacıyla, perakende satış noktalarının ele geçirilmesi olgusunu ortaya koymaktadır. Kendi perakende satış bağlantılarına sahip otomobil üreticilerinin bu bağlantı noktalarında başka otomobillerin satılmasını engellemesi bu duruma bir örnek teşkil etmektedir.
Faktör arzının denetim altına alınmasını amaçlayan kaynağa yönelik dikey birleşmeler, faktör girdilerinin satın alınmasında imtiyaz elde etme amacını güden ve rekabeti ortadan kaldıran girişimler olmaktadır. Basın işkolundaki bir kısım dağıtım tekellerinin kendi yayınlarını düşük fiyattan satarlarken başka yayınları yüksek fiyattan satmaları, bu tür birleşmelerin rekabeti engelleyici girişimlerine bir örnek oluşturmaktadır.
“Benden alırsan, ben de senden alırım” düşüncesini ifade eden karşılıklılık kavramı firmaları conglomerate birleşmelere itmektedir. Bir örnek verilecek olursa, A firmasının B firmasının bir girdisini, B firmasının da C firmasının girdisini ürettiğini ve daha sonra A ile C arasında conglomerate bir birleşme olduğu kabul edilsin Bu durumda, A firması, B firmasının girdisini kendisinden alması durumunda C firmasının da girdisini B firmasından alacağını taahhüt edebilir. Eğer firmalar arasında anlaşmaya varılırsa piyasalardaki fiyat rekabeti ortadan kalkacak ve piyasalardaki karar noktalarının sayısı azalacaktır.
BÜYÜME İÇİN BİRLEŞME
Firmaların kazançlarını en yükseğe çıkarmaktan uzaklaşma durumlarını açıklayan teorilerin temelinde genellikle mülkiyet ve yönetimin birbirinden ayrılması fikri yatmaktadır. Bu teorilerde büyük şirketlerin genelde büyük pay sahipleri tarafından yönetilmediği gerçeği, sıkça kullanılmaktadır. Mülkiyet ve yönetimin birbirinden ayrılmasının, iki grubun çıkarları arasında bir farklılık yarattığı ileri sürülmektedir. Pay sahipleri, kendi paylarının şimdi ve gelecekteki büyüklüğü ile ilgili iken, yöneticiler, firmanın büyüklüğü ve kendi saygınlıkları ile ücretleri konularında ilgili olmaktadırlar.  Dolayısıyla, yöneticiler firmanın büyümesi için ellerinden geleni yapma gayreti içindedirler.

BİRLEŞMELERİN REKABET POLİTİKASI AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ
Firmaların büyümesi dışsal veya içsel etkenler sonucunda gerçekleşebilir. Dışsal büyüme firmaların kendi iç dinamiği haricinde büyümeyi ifade eder. Bir firmanın kendi pazar faaliyetleri ve etkinliği sonucunda içsel olarak büyümesinin rekabet açısından denetimi uygun görülmemektedir. Ancak, firmaların içsel dinamikleri ile büyüyerek piyasada hakim duruma geldikten sonra bu durumlarını kötüye kullanmaları rekabet açısından denetlenmektedir. Bununla beraber firmaların dışsal olarak birleşmeler, devirler ve ele geçirmelerle büyümesi pazar yapısında önemli değişikliklere  neden  olabileceğinden   denetlenmesi gerekmektedir.
İLGİLİ PAZAR
Rekabet Hukuku’nda “rekabetin etkilenmesi” ifadesi ile anlatılmak istenen, belirli bir piyasadaki rekabetin etkilenmesidir. Bu nedenle, rekabetin hangi piyasada kısıtlandığının belirlenmesi zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. İlgili piyasanın her bir teşebbüsün faaliyet konusu ve faaliyet gösterdiği coğrafi alan yönünden belirlenmesi gerekmektedir.
İlgili piyasayı teşebbüslerin fiilen faaliyette bulunduğu coğrafi alan ile faaliyet göstermesinin muhtemel olduğu coğrafi pazar olarak tanımlamak mümkündür. Ancak ilgili pazarın belirlenmesinde ikame ürünlerinin de göz önünde bulundurulması gerekmektedir.
İlgili piyasanın belirlenmesi, birleşen teşebbüslerin birbirlerine rakip olup olmadıklarını belirleme yönünden önemlidir. İlgili piyasanın çok dar tespit edilmesi, birbirlerine rakip olan firmaların rakip değillermiş gibi görünmesine neden olurken, çok geniş tespit edilmesi ise rakip olmayan firmaların rakipmiş gibi görünmelerine neden olur.
Rekabetin kısıtlandığı ilgili piyasanın tespiti konusunda, objektif bir kurallar bütününün oluşturulması için genel olarak bazı hususların ortaya konulmasında fayda görülmektedir Bu hususlar şöyle sıralanabilir:
- İlgili piyasanın coğrafi alanının tespitinde nakliye giderinin malın fiyatına oranı önemli bir husustur. Ancak malın dayanıklılığı, uzaklığı ve kullanma alışkanlıkları da göz önünde bulundurulan hususlardandır. İki ayrı coğrafi alanda bulunan firmaların mallarının nakliye giderleri fiyat farklarından küçükse bu iki firmanın aynı coğrafi pazarda bulunduğu kabul edilmektedir.
- Bir başka husus ikame mallarının varlığıdır. Birbirinin ikamesi olan malları üreten firmalar da ilgili piyasaya dahil edilmektedir. Örneğin, bir piyasadaki malın fiyatlarındaki küçük bir artış diğer malın talep miktarını artırıyorsa, bu iki mal ikame edilebilen mallar olarak kabul edilmektedir.
ABD Rekabet Kurumunun DU PONT’a karşı hakim durumun kötüye kullandığı gerekçesiyle açtığı davada mahkeme şu şekilde karar vermiştir; ABD’de selofanın %75′ini DU PONT yapmaktadır. Ancak, DU PONT paketleme malzemeleri piyasasında %20′lik bir paya sahiptir. Mahkeme ilgili pazarı paketleme malzemeleri pazarı olarak almış ve DU PONT’un fiyatlarını keyfi bir şekilde belirlemesinin diğer paketleme malzemeleri satan firmalar tarafından engellenebileceğine karar vermiştir.
Avrupa Topluluğu’nda gerçekleşen Nestle/Perrier olayında şişelenmiş kaynak suları ile meşrubatların birçok benzer özellik göstermesine ve aynı ihtiyacı karşılamasına rağmen, Komisyon bu ürünlerin ikame ürünler olmadıklarını belirtmiştir.  Komisyon’a göre maden suları saflık ve sağlık özelliklerinden dolayı tüketiciler tarafından tercih edilmektedir. Meşrubatların böyle bir özelliği yoktur.
- Başka bir husus da ilgili piyasaya girebilecek muhtemel firmaların varlığıdır, ikame malı üretmemekle beraber yakın bir sanayi kolunda yer alan firmalar benzer üretim yöntemleri ile faaliyet gösterebilmektedir. Bu tür firmaların da ilgili piyasaya girebileceği düşüncesi ile tanımlanan ilgili piyasanın içinde yer alması gerektiği düşünülmektedir. Burada gözönünde bulundurulması gereken husus ise batık maliyet ( sunk cost )’tur. Batık maliyet bir firmanın sadece ilgili ürünün üretilmesinde kullanabileceği sabit maliyettir. Başka bir anlatımla firmanın daha önce sahip olduğu sabit sermayesinin başka bir işkolunda kullanamayacağı kısmına batık maliyet denmektedir. Bir firmanın başka bir pazarın ürününü üretmesi durumunda karşılaşacağı batık maliyetin meblağı büyük ise ilgili piyasaya girme ihtimali zayıf olacaktır. Piyasaya bu tür muhtemel girişler kısa süreli olmaktadır. Bu nedenle piyasalara her an girme ihtimali olan firmaların varlığı ilgili piyasaların rekabet ortamı içinde olabileceğini göstermektedir.
Avrupa Topluluğu’nda meydana gelen Tarmac olayında Komisyon nihai kullanım amacı yönünden farklı tipteki tuğlaların ikame edilebilirliklerinin sınırlı olmasına rağmen, üreticilerin üretimlerini bir çeşit tuğladan diğerine çok düşük maliyetle dönüştürebilecekleri düşüncesiyle ilgili pazarı geniş tutmuştur.
Ayrıca, birleşmeler rekabet politikası açısından değerlendirilirken, ilgili pazar yönünden bir tasnife de tabi tutulabilir; çünkü bir firmanın ilgili pazarla bağlantısı olan firmalarla birleşmesi ile ilgili pazarla bağlantısı olmayan firmalarla birleşmesinin rekabet açısından doğuracağı sonuç farklı olabilmektedir. Bu nedenle birleşmeleri rekabet politikası açısından üç grupta incelemek mümkündür.
Dikey Birleşmeler
Aynı üretim aşamasında bulunan firmaların birleşmelerine dikey birleşme denilmektedir. Bu firmalar birbirleri ile bağlantılı olmakla beraber farklı pazarlarda faaliyet göstermektedirler. Dikey birleşmelerin pazar yapısını doğrudan değiştirmesi pek mümkün olmamakla birlikte önemli giriş engelleri ve rekabette sakıncalar yaratıcı etkiler doğurabilmektedir.
Bir firmanın ürettiği ürün başka bir firmanın hammaddesi olabilir. Bu iki firmanın birleşmesi bir dikey birleşme olacaktır. Böyle bir birleşmeye, öncelikle dışsal büyümeyle birlikte ölçek ekonomilerinden kaynaklanan içsel bir büyüme de sağlayacağı için olumlu gözle bakılabilinir. Ancak, bu birleşme hammadde olarak kullanılan malın piyasasında rekabet dışı faaliyetlerde bulunmaya imkan sağlayabilecektir. Örneğin, diğer firmaların hammadde ihtiyacını karşılayabilmelerinde zorluk yaratacak uygulamalara başvurulabilinecektir. Bu tür uygulamalar piyasaya giriş engelleri de oluşturabilecektir.
ABD’de Brown Shoe davasında, Brown Shoe Kinney firmasını satın almıştır. Brown Shoe ABD’nin kadın, erkek, çocuk ayakkabılarında önder üreticisidir ve 1200′den fazla satış mağazası bulunmaktadır. Kinney firması ise sektöründe 8. büyüklükte bir firma ve gelirinin büyük bir bölümünü çeşitli marka ayakkabı pazarlayarak elde etmektedir. Mahkeme diğer marka ayakkabı üreticilerinin ayakkabılarının Kinney firması tarafından pazarlanmasının engellenebileceği düşüncesiyle bu dikey birleşmenin rekabete aykırı olduğuna karar vermiştir. Çünkü  Brown  Shoe  Kinney  mağazalarında  kendi ayakkabılarının satılmasını isteyecektir. Bu nedenle rakip firma ayakkabılarının bu mağazalarda satılmasını önlemeye çalışacaktır.
Conglomerate (aykırı) Birleşmeler
Farklı üretim zincirlerinde yer almakla beraber ilgili pazar bağlantısı olmayan firmaların birleşmelerine conglomerate birleşmeler denmektedir. Conglomerate birleşmeler belirli bir pazardaki payı artırıcı etkiye sahip olmadıklarından, genellikle rekabet açısından daha az zararlı görülürler.
“Benden alırsan, ben de senden alırım” düşüncesini ifade eden karşılıklılık kavramının firmaları conglomerate birleşmelere teşvik ettiği daha önce açıklanmıştı. Bu açıklamada verilen örnekte, A firmasının B firmasının bir girdisini, B firmasının da C firmasının girdisini ürettiğini ve daha sonra A ile C arasında conglomerate bir birleşme yaptığı belirtilmişti. Bu durumda, A firması, B firmasının girdisini kendisinden alması durumunda C firmasının da girdisini B firmasından alacağını taahhüt edebileceğine dikkat çekilmişti. Firmaların aralarında anlaşmaya varmaları halinde piyasalardaki fiyat rekabetinin ortadan kalkacağı ve piyasalardaki karar noktalarının sayısının azalacağı vurgulanmıştı.
Görüldüğü gibi conglomerate birleşmeler, ender de olsa rekabeti kısıtlayıcı etkilerde bulunabilmektedir Bu nedenle conglomerate birleşmelerin derekabet açısından denetiminin faydalı olacağı anlaşılmaktadır.
Yatay Birleşmeler
Yakın ikame edilebilirliği olan ürünler arasındaki birleşmelere yatay birleşmeler denmektedir. Bu tip birleşmeler piyasada rekabet eden firmaların sayısını azalttığı için pazar yapısına doğrudan etkide bulunur. Piyasalarda hakim duruma ulaşmak veya bu durumu güçlendirmek, en belirgin şekilde yatay birleşmelerle gerçekleştirilmektedir. Bu nedenle rekabete ilişkin yasaların bulunduğu bütün ülkelerde bu tür birleşmeler yasaklanmıştır.
Ancak, her türlü yatay birleşmelerin rekabet karşıtı etkiler doğurması söz konusu değildir. Örneğin, çok küçük, etkin olmayan firmaların birleşerek, işkolunun liderine karşı daha etkin bir rekabeti başlatmaları, piyasalarda daha rekabetçi bir ortam yaratacaktır.
ETKİNLİK AÇISINDAN BİRLEŞMELER
Birleşmelerin her zaman için rekabeti bozucu etkide bulunması söz konusu değildir. Tüketiciye daha düşük fiyattan mal satmaya yönelik olarak etkinlik artırıcı potansiyele sahip birleşmelerin engellenmemesi gerekmektedir. Bir çok ülkenin rekabet kanununda yer alan birleşmelere ilişkin hükümler rekabeti engelleyici birleşmeleri yasaklamaya yönelik hazırlandığı için etkinlik artırıcı birleşmeler bu hükümlerden zarar görmez.
Bazı durumlarda etkinliğin artırılması için birleşmeler gerekli bile olabilir. Ölçek ekonomilerinin elde edilmesi, üretim tesislerinin daha iyi bütünleşmesi, üretimde uzmanlaşma bilinen etkinlikler olarak ortaya çıkmaktadır.
BAŞARISIZLIK HALİNDE FİRMALARIN PİYASAYI TERKETMEK DURUMUNDA KALMASI
Bir firmanın başarısızlık sonucu piyasadan çekilme durumunda kalması halinde bu firmayı ilgili piyasadaki başka bir firmanın ele geçirmesi rekabet politikası açısından olumlu görülebilmektedir. Çünkü başarısızlık sonucu piyasadan çıkılması piyasaya arz edilen ürün miktarını azaltacaktır Bu da ürünün fiyatını yükseltecektir Bu nedenle, üretim faktörlerinin piyasadan çekilmesi rekabet politikası açısından uygun görülmemektedir.
Başarısızlık sebebiyle üretim faktörlerinin piyasadan çekilme durumu iki şekilde ortaya çıkmaktadır: Bunlardan birincisi bizzat firmanın başarısızlığa düşmesi, ikincisi de firmanın bir bölümünün başarısız olmasıdır.
Birleşmeye giden taraflar, birleşme sebebi olarak taraflardan birinin piyasadan  başarısızlık  nedeniyle çekilme durumunda  olduğunu  ileri sürmekteyse, bunu kanıtlamak durumundadırlar. Amerikan rekabet mevzuatında bir firmanın başarısızlık durumu şu şekilde ortaya konulmaktadır:
-    Başarısızlığa düştüğü söylenen firma gelecekteki borçlarını finanse edemeyecek durumda ise,
-    Firma piyasada kalabilmek için yeterince iyi niyetli çaba harcamasına rağmen piyasada tutunamıyorsa,
-    Firma ilgili piyasada yok olacaksa, başarısız kabul edilmektedir.
Aynı şeyleri firmaların başarısız bölümlerinin devredilmesi için de söylemek mümkündür.
U.S. Steel, çimento üreten bir firma olup, Certified firması da bu ürünü alıp hazır beton yapmaktadır. Certified iflas eşiğinde olduğu için U.S. Steel bu şirketi satın almıştır. Mahkeme Certified’ın iflas eşiğinde olduğu için satın alınmasını rekabet açısından olumsuz görmemiştir.

Yaziyi gonderen in: Sizden Gelenler,Üniversite |
Tem
27
2007
2

Hava Kirliliği

Hava, atmosferi meydana getiren gazların karışımıdır. Saf hava, başta azot ve oksijen olmak üzere argon, karbondioksit, su buharı, neon, helyum, metan, kripton, hidrojen, azot monoksit, ksenon, ozon, amonyak ve azotdioksit gazlarının karışımından meydana gelmiştir. Bu gazların dağılımı ise % 78’i azot, hacim olarak %21’ni ve ağırlık olarak %23’ ünü oluşturan oksijen ise oldukça reaktif bir gazdır. Diğer gazlar ise atmosfer hacminin %1’ini oluştururlar. Atmosferi oluşturan bu gazların, en kararsız olanları su buharı ve karbondioksittir.Atmosferdeki su buharı miktarı, denizler, göller,nehirler ve bitkilerden buharlaşma ile artar ve bulutlardan sis, çiğ, yağmur oluşumu ile de azalır. Su buharının bu değişkenliği, bu olaylarla birbirini öyle takip dengeler ki , su buharının atmosferdeki miktarı değişmez. Karbondioksit ise normalde çok küçük yer teşkil eden bir birleşendir. İnsan ve hayvanların teneffüsü ve bitkilerin fotosentez olayı ile atmosferdeki miktarı dengede tutulur. Atmosferdeki azot orman yangınları, şimşek gibi doğal atmosfer olayları ve yanma sonucu meydana gelir.
Atmosfere kirletici kaynaklardan yayılan kirleticiler, kükürtdioksit, azot oksitler, karbon monoksit, hidrokarbonlar asılı vaziyette bulunan katı partüküllerdir. Bunlardan; Kükürt Bileşikleri:Petrol ve kömür gibi kükürt içeren maddelerin yakılması ve kükürt içeren bazı maddelerin işlenmesi sırasında kükürt gazı açığa çıkar. Bu kükürt bileşiklerinin solunması, bronşit ve astım gibi hastalıklara yol açabilir.
Azot Oksitleri:
Azot oksitleri daha çok enerji santrallerinden ve motorlu araçların egzoz borularından yayılır. Bir azot oksit olan nitrojen dioksit (NO2 ) solunması kalp, akciğer ve karaciğer rahatsızlıklarına ve solunum yolu hastalıklarına yol açar.
Karbon Oksitleri
:Fosit yakıtların kullanılması ve orman yangınları gibi nedenlerle atmosfere büyük oranda karbondioksit (CO2 ) gazı yayılır. Bunun yanında, oksijenle metanın tepkimeye girmesiyle oluşan karbonmonoksit (CO) gazı da bir kirleticidir. Karbon oksitleri baş dönmesi ve reflekslerde yavaşlamaya sebep olur. Havada yüksek oranda bulunmaları ölümlere neden olabilir.
Hidrokarbonlar:
Motorlu taşıtlarda kullanılan petrolün, tüm olarak yanmaması etilen (C2H4) ve benzen (C6H6) gibi hidrokarbonların çevreye salınmasına neden olur.Bu hidrokarbonlar, havadaki başka kimyasal maddelerle tepkimeye girdiğinde, gözlere ve solunum yollarına zararlı etkileri olur. Benzen gibi bazı hidrokarbonların kanser yapıcı etkileri de vardır.Bu kirleticilerle, atmosferik özelliklerin oluşturduğu kimyasal reaksiyonların en önemlileri ise fotokimyasal olaylardır ki, bunlardan özellikle floroklorokarbonlar, güneşten gelen zararlı UV (ultraviole) ışınlarına karşı yeryüzünü koruyan ozon tabakasında büyük tahribata yol açmaktadır.
Doğal veya insan yapısı sonucu atmosfere karışan kirleticiler, her iki halde de Atmosfere yayıldıkları anda hızla kimyasal reaksiyonlar oluştururlar ve hava akımları ile karışır, dağılır, yayılır ve taşınırlar. Böylece kirleticiler, kaynaktan çıkıp, alıcılara ulaştığında karakterleri değişebilir. Genel olarak kirlilik,havadaki katı parçacıklar vekükürtdioksit miktarına göre belirlenir. Oysa atmosferde oluşan kimyasal olaylarda, organik maddeler büyük rol alır. Çünkü organik maddeler, atmosferde ister reaksiyona girsinler, ister girmesinler kimyasal reaksiyonların çekirdeğini oluştururlar. Hava kirliliği denildiğinde, kirleticiler ve bunların bulunduğu atmosfer ortamı aynı derecede rol oynar. Herhangi bir yerde hava kirliliği çalışması yapıldığında, ilk olarak o bölgenin meteorolojik koşulları ve havanın kimyasal yapısı incelenmelidir.
Bölgesel, meteorolojik ve coğrafik faktörlerin, havanın kirletilmesi üzerinde büyük bir etkisi vardır. Hava kirlenmesi, üç yüzyıldan beri bazı şehirlerde önemli bir sorun olmaktadır. Genel olarak iki tip hava kirlenmesi vardır. Bunlardan biri isli, kurumlu, sülfürlü olan Londra Tipi Hava Kirlenmesi, diğeri ise Los Angeles Tipi Hava Kirlenmesidir. Bazı yerlerde ise bunların her ikisinin karışımından ibaret bir hava kirlenmesi görülmektedir.
Londra tipi hava kirlenmesinde, en yüksek konsantrasyon (kirlilik) sabahın erken saatlerinde olur. Bu tip, oldukça düşük sıcaklıkta ve oldukça yüksek nemde meydana gelir. Zerrelerle ve kükürt dioksit gazıyla atmosfer kirletilmiştir. Londra tipi hava kirlenmesinin, bronşit ve astım rahatsızlıklarına neden olduğu ileri sürülmektedir.1952 Yılında Londra’yı kaplayan kalın sis ve duman tabakası, iki hafta içerisinde dört bin insanın ölümüne yol açmış, bir o kadar insan da üç ay içerisinde can çekişerek ölmüştür.
Normal olarak, gündüz hava ısınırken, yukarı doğru çıkan hava cereyanı 200-750 m’lik bir karışım derinliği meydana getirir. Fakat yüksek basınçta ve zemin yüzeyindeki soğuk hava kütlesinde, havanın durgun olduğu havzalarda, gündüzleri havanın ani ısınması ile inversiyon meydana gelir. Bu çeşit olaylar şehirlerde havanın kirlenmesine yol açar. İşte Los Angeles tipi hava kirlenmesi bu olayın sonucudur. Fotokimyasal olan Los Angeles tipi hav kirlenmesinde, en yüksek konsantrasyon öğleyin 11 ile 13 saatleri arasında olur. Bu olay genellikle yüksek sıcaklıkta ve oldukça düşük nemde, açık günlerde meydana gelir. Londra tipi hava kirlenmesinden diğer önemli bir fark, atmosferde ozon ve peroksiasetilnitrat gibi bazı bileşiklerin bulunması sebebiyle kimyasal oksitlemenin oluşmasıdır. Bu bileşikler, 50 milyon otomobilin egzozundan çıkan ve LosAngeles çukurluğunda toplanan azot oksitlerin ve hidrokarbonların komplesk karışımların ve güneş ışığının etkisi ile oluşurlar. Bu tip kirlenme, değişik tarım ürünlerine, çiçeklere ve ağaçlara çeşitli zararlar verir. Ayrıca gözlerde rahatsızlık ve görüş mesafesinin kısalması, ölüm oranlarının artması gibi etkileri de vardır.
Atmosfer ile ilgili alanlarda çalışan bilim adamlarının en önemli gündem maddelerinden birini uzun zamandan beri ozon tabakasındaki delik oluşturmaktadır.Bir grup, alınan tedbirler ile problemin ortadan kalktığını ve önemli bir problem olmadığını iddia ederken, diğer bir grup ise bu düşünceye katılmamaktadır.
Ozonun en önemli düşmanı kloroflorokarbon (CFC)gazlarıdır. Bu gaz 1930’da Thamos Midgely adlı araştırmacının General Motors firması için yaptığı çalışmalar sonucu geliştirilmiş ve soğutma maksatlı ev aletlerinde kullanılmaya başlanmıştır. 1940’lı yılların ortalarında ABD’deki soğutucuların büyük bir çoğunluğu CFC ile çalışıyordu. İlerleyen yıllarda CFC üretimi ciddi boyutlarda arttı ve yeni kullanım alanları buldu.
1970’de ozon tabakası üzerindeki olumsuz tesire ilk defa Paul Crutzen dikkat çekti; onun yaptığı çalışmada zararlı maddelerin azot oksitleri olduğu tespit edildi.1974’de Richard Stolarski ve Ralph Cicerone uzay mekiklerinin egzozlarından çıkan klorinin ozona zarar verdiği uyarısında bulundular. Aynı yıl F. Sherwood Rowland ve M. Molina strotosfere ulaşan CFC’lerin ozona zarar verdiğini ilk defa iddia ettiler ve CFC üretiminin en kısa zamanda sınırlandırılıp yasaklanmasını istediler. Devam eden çalışmalar bu ikazı destekleyici neticeler verince, 1976’da ABD’de, spreylerde CFC kullanımının 1978’den itibaren yasaklanma kararı alındı. İlerleyen yıllarda milletler arası girişimler başladı. Bu arada ozonun Antarktika üzerinde inceldiği tespit edildi (1985). 1987’de 140 ülkenin imzaladığı Montreal Protokolü ile CFC üretimindeki artışların durdurulması ve üretimin 1998’de yarıya indirilmesi kararlaştırıldı. 1992’de Kopenhag’da yapılan toplantıda ise CFC’lerin gelişmiş ülkelerde 1996’da , gelişmekte olan ülkelerde ise 2010 yılında tamamen üretimden kaldırılması kararlaştırıldı. 1996’da, yapılan çalışmalarla milletler arası protokollere uyulması halinde ozon tabakasının kendini tamir edebildiğinin 21. Yüzyılda gözlenebileceği tahmini öne sürüldü.
PEKİ OZON NASIL DELİNİYOR?
CFC’lerin ozonu tahrip etme mekanizması S. Rowland ve M. Molina tarafından tespit edildi ve bilim adamları 1955 Kimya Nobeli ile mükafatlandırıldı. Açıklanan mekanizmaya göre; stratosfere ulaşan bir CFCI3 molekülü yoğun ultraviyole ışınlarının tesiriyle bir klor atomunu bırakarak CFCI2 haline gelmekte, tek başına kalan klor atomu artık tam bir ozon katili durumunu almaktadır. Çünkü bu klor atomu, ozon molekülü ile (O3) reaksiyona girerek bir oksijen molekülü (O2) ve klormooksit (CIO) meydana getirir. Ancak işlem burada bitmez, ortamda bol miktarda bulunan bir oksijen atomu klormonoksit ile etkileşir ve oksijen atomu, molekül haline (O2) gelir.
Klor atomu da yeniden tek başına kalarak yeni bir ozon molekülünü parçalayıp ortama oksijen molekülü ile bir klormonoksit çıkmasına sebep olur ve bu işlem stratosferde devamlı tekrarlanır durur.Bu mekanizmanın tespiti ile CFC’lerin ne kadar tehlikeli olduğu ortaya net bir şekilde konmuştur.
BİZE YÖNELEN TEHLİKE!!!
Ülkemizde bu konu ile ilgili çalışmalar yapılmadığı gibi, özellikle cilt kanserindeki artışlar kamu oyuna duyurulmayıp herhangi bir uyarıda bulunulmamıştır. Halbuki ABD’de yapılan araştırmalarda stratosferdeki ozonun %1’lik azalmasının cilt kanseri vak’alarında % 3’lük artışa sebep olduğu tespit edilmiş ve ülkenin cilt kanseri risk haritası çıkarılarak yayınlanmıştır.
Diğer taraftan popüler bilim dergilerinde, ozondaki %1’lik azalmanın, yer yüzüne ulaşan ultraviyole radyasyonunun %2’lik bir artışını netice verdiği yazılmaktadır. Ultrviyole ışınlarının artışının, sadece cilt kanserini değil, göz rahatsızlıkları ve bağışıklık sistemi bozukluklarını da beraberinde getirmekte olduğu ifade edilmektedir.
GELECEĞİMİZİ ULTRAVİYOLE Mİ KARARTACAK?
Görüldüğü gibi tehlike küçümsenecek gibi değildir. Ancak Batı’daki gelişmelerin ortaya çıkardığı bu problem, yine yukarıda anılan protokolleri hazırlayıp tehlikeyi sezenler tarafından ele alınıp, çözümlenmek üzere önemli adımlar atılmıştır. Ozonun kendini yenilemesi zaten bilinmektedir. Her yağmur yağdığında içimize çektiğimiz değişik kokulu taze havada bol miktarda ozon olduğu gibi, her çakan şimşekte, her düşen yıldırımda bol miktarda ozon açığa çıkmaktadır. Yeter ki insanoğlu, CFC’leri yasakladıktan sonra yeni bir ozon katili icat etmesin.
Ozon tabakasının delinmesi ile ortaya çıkan yeni bir sanayi ise “sağlıklı bronzlaşma” adı altında bir taraftan insanları deniz kenarında yakarken,diğer taraftan da yine onları ultraviyoleden koruyucu kremler ve çeşitli sıvılara buluyarak cilt kanserinden korumaları için paralarını almaktadır. Bu güneş kremleri hakkında sanki çok ciddi ilmi çalışmalar yapılmış gibi bir hava verilmektedir. Halbuki bu krem ve sıvıların hiçbirinin ciddi bir koruyuculuğu olmadığı gibi, tam aksine korunduğunu zanneden insanlar güneş altında daha fazla kalmasına ve cilt kanseri riskinin artmasına da sebep olmaktadırlar.
1996 Ekim’inde, Nasa “Toplam Ozon Haritası” adıyla yapmış olduğu çalışmalarda elde edilen ölçümleri bulunmaktadır. Antarktika üzerinde ozonun en az olduğu bölge “Ozondaki delik”tir. Ozon ölçümleri, 1950’lerde Güney Kutbu’nda ilk çalışmaları gerçekleştiren Dabson’ın adına izafeten “Dabson Birimi” ile ölçeklendirilmektedir.
HAVA KİRLİLİĞİ KAYNAKLARI VE NEDENLERİ
Atmosfer, genellikle içerisine karışan toksinli maddeleri eriterek etkisiz hale getirmesine rağmen meteorolojik ve topoğrafik şartlara bağlı olarak devamlı bir şekilde kirlenmektedir. Çeşitli amaçlarla yakılan ateşler, fabrika ve ev bacalarının dumanları, araçların egzost gazları havaya zehirli gazlardan olan karbon monoksit, kükürtdioksit ve nitrik asit gibi gazların bol miktarda karışmasına neden olur. Hava kirliliğine neden olan kirleticilerin, kaynaklarına göre hava kirliliği, tabii kaynaklardan meydana gelen kirlilik ve insan faaliyetleri sonucu suni kaynaklardan meydana gelen kirlilik olmak üzere iki sınıfa ayrılır.Tabii kirliliği oluşturan,doğada bulunan kirletici kaynaklarından; tozlar, meteorlar, yeryüzündeki büyük çöl alanlarından ve kumluk alanlardan rüzgarlarla atmosfere taşınırlar; orman yangınları ile atmosfere önemli miktarlarda duman ve zehirli gazlar karışır;foto kimyasal olaylarla azot dioksit; yanardağlardaki volkanik faaliyetler sonucunda kükürt dioksit, hidrojen klorür, hidrojen florür;deniz çalkalanmasından sodyum klorur sayılabilir.
Hava kirliliğinde, tabii kirlilik kaynaklarından çok suni kaynaklardan meydana gelen kirlilik önemlidir.Çünkü günümüzde insanları en çok ilgilendiren, özellikle büyük yerleşim merkezleri ve sanayi alanlarındaki hava kirliliğidir.Bu kirlilikte daha çok insanfaaliyetleri sonucu meydana gelir. İnsan yapımı kirlilik kaynaklarını ise kabaca:
1. Ulaşım
2. Katı yakıtlar
3. Elektrik santralleri
4. Endüstri ve ısınma için kullanılan yakıtlar
5. Endüstriyel işlemler
Olarak sınırlanabilir. İnsan tarafından oluşturulan kaynaklardan oluşan bu kirlilik, bulunan bölgenin endüstriyel gelişimi, nüfusu, şehirleşme durumu gibi faktörlere bağlı olarak değişim gösterir.
HAVA KİRLİLİĞİNİN ZARARLI ETKİLERİ
Hava kirliliğinin, başta insan sağlığı olmak üzere görüş mesafesi , metaryaller, bitkiler ve hayvan sağlığı üzerinde olumsuz etkileri vardır.
Katı yakıtlar ve akaryakıt gibi karbonlu maddelerin tam yanmamasından meydana gelen katı ve sıvı etkiye sahiptir. Hava kirliliğinin, sanatsal ve mimari yapılar üzerinde tahrip edici ve bozucu etkisi vardır. Bitkiler üzerinde ise öldürücü ve büyümelerini engelleyici olabilmektedir. Bu nedenle hava kirliliği hem canlıların sağlığı açısından, hem de ekonomik yönden zarar vericidir.
Hava kirliliğinin insan sağlığı üzerindeki etkileri, atmosferde yüksek miktardaki zararlı maddelerin solunması sonucu ortaya çıkar. İnsanların sağlıklı ve rahat yaşayabilmesi için teneffüs edilen havanın mutlaka temiz olması gerekir. Havanın doğal yapısını bozan ve kirleten maddelerin başka bir deyişle kirli havanın solunması, özellikle akciğer dokularını tahrip edici ve öldürücü olabilmektedir. Solunum yolu ile hava içerisindeki parçacıklar ve duman,teneffüs esnasında yutulur ve akciğere kadar ulaşır.Solunum sisteminin derinliklerinde depolanan bu parçacıklar, akciğer kanserlerine kadar varan hasarlar yapabilmektedir. Diğer taraftan kömür ve diğer yakıtların yanmasından
Diğer taraftan kömür ve diğer yakıtların yanmasından oluşan duman ve isin astım, çeşitli burun ve boğaz hastalıkları hatta mide hastalıkları gibi özellikle solunum yolları ile ilgili hastalıklara belirli ölçüde sebep olabileceği öne sürülmektedir. Şiddetlihava kirliliğine maruz kalınması durumunda, bunun insan sağlığına olan etkisi ile hava kirliliğinin düşük miktarlarına, uzun zaman maruz kalmanın etkileri farklı olmaktadır.
VE ÖNLEMLER
Özellikle sanayi merkezleri ve büyük yerleşim alanları üzerinde daha çok hissedilen hava kirliliğinin azaltılması amacıyla birtakım önlemlerin alınması gerekir.Bunlardan bazılarını aşağıdaki gibi sıralayabiliriz:
Sanayi ve iş merkezlerinin mümkün olduğu kadar yerleşim merkezleri dışına alınması
Kişisel vasıta kullanımı yerine toplu taşımacılığın yaygınlaştırılması ve elektrikli taşıma araçlarının geliştirilmesi ve kullanımının artırılması
Konutlarda yakıt yakma tekniklerinin geliştirilmesi ve özellikle sanayi alanlarındaki bacalara, hava filtrelerinin takılması ayrıca yakıt olarak doğal gaz kullanımının yaygınlaştırılması
Şehir merkezlerindeki yoğun trafiğin çevre yollara aktarılması
Ağaçlandırma çalışmalarının artırılması, özellikle hava kirliliğinin yoğun olduğu yerlerde yeşil alanların arttırılması
Şehir yerleşim planlarında meteorolojik faktörlerin özellikle rüzgar durumunun göz önünde bulundurulması
Halkın, hava kirliliği konusunda bilinçlendirilmesi için ilköğretimden başlamak üzere tüm okullarda ve sivil toplum örgütlerince bu amaca yönelik eğitim programlarının hazırlanması.
Hazırlayan: Rüveyda KARAHAN, Özel GAYE Lisesi, 10-A sınıfı, Mayıs 2000
www.kimyaokulu.com

Yaziyi gonderen in: Sizden Gelenler,Üniversite |
Tem
25
2007
0

Deprem nedir? ve Türleri nelerdir?

1.DEPREM NEDİR?

Dünyanın oluşumundan beri doğal güçlerin neden olduğu, yer kabuğunun derin tabakalarının yer değiştirmesi ya da yanardağların püskürme durumuna geçmesi sonucu oluşan ani devimin yer sarsıntısına deprem denir. Depremlerin büyük bir bölümü levhaların bitişme yerleri üzerinde olur.Bir levha kayarak diğerine dayandığı zaman arada kalan kayalar (Devamini okumak icin tiklayin)

Yaziyi gonderen in: Sizden Gelenler,Üniversite |
Tem
25
2007
0

ISITMA SİSTEMİ-Jeotermal

ÖZET

Alp-Himalaya tektonik kuşağı üzerinde bulunan ülkemiz, zengin jeotermal kaynaklara sahip ülkelerden birisidir. Doğal, temiz, ucuz, emniyetli ve yenilenebilir bir enerji kaynağı olan jeotermal enerji, gelecekte de alternatif bir enerji kaynağı olacaktır. Hava kirliliği yüksek iller arasında yer .alan Afyon, aynı zamanda önemli bir jeotermal potansiyele sahiptir. Bu potansiyeli değerlendirmek üzere, 1994 tarihinde kurulan ve 1996 yılında işletmeye alınan Afyon (Devamini okumak icin tiklayin)

Yaziyi gonderen in: Sizden Gelenler,Üniversite |
Tem
25
2007
0

Gravite Yönteminin Temelleri

Gravite yöntemi , temel jeofizik yöntemlerinden biridir. Yeraltnın homojen olmaması ve değişik yoğunlukta kayaçlann bulunması nedeniyle yerkürenin yerçekimi ivmesi “g” de küçük değişmeler meydana meydana gelir. Bu değişmelerin , yeryüzünde , özel aletlerler ölçülmesi ve bu değerlerin kıymetlendirilmesi, gravite yönteminin teşkil etmektedir. Demekki gravite yöntemi kısaca , yeraltındaki değişikyoğunluklardan oluşan yerçekimi ivmesi ” g” tün küçük değişmelerini ölçmek ve bu ölçü değerlerini kıymetlendirerek yeraltında aranan cisim veya jeolojik yapı hakkında bilgi edinmektir. (Devamini okumak icin tiklayin)

Yaziyi gonderen in: Sizden Gelenler,Üniversite |
Tem
25
2007
0

Taşkınlar

ÖZET 

Taşkın kontrolü çalışmaları, taşkınların sebep olduğu  can ve mal kayıplarının önlenmesi  ya da en aza indirilmesi amacıyla yapılan bir takım çalışmalardır. Taşkını oluşturan suyun ötelenmesi ise taşkının zamana bağlı değişimini inceler. Taşkın ötelenmesi diye adlandırılan bu çalışma herhangi bir anda herhangi bir kesite ait büyüklükleri (seviye, debi, hız, vb.) belirlemeye çalışır. Bunun yapılmasındaki amaç son yıllarda  büyük kayıplara neden olan sel felaketinin önlenmesi, bu amaçla kurulan su yapılarının iyi planlanmasıdır.
Bu  çalışmada taşkınlar, olayı kontrol eden denklemler ve taşkın  öteleme  metotları  arasındaki farklar ortaya konmaya çalışılmıştır

Tamamını indir

Yaziyi gonderen in: Sizden Gelenler,Üniversite |

Altyapi WP Temadown Wp Tr Temayapim TheBuckmaker Cevirmen Otel