
‘KADIN ÖZEL’ Kategorisi Yazıları


Birinci Dünya Savaşının sonunda, Osmanlı İmparatorluğunun, eğitim ve
sosyal yönlerden olduğu gibi, ekonomik durumu da tamamen çökmüştür. Büyük
Mustafa Kemal Türkiye Cumhuriyetini kurduğu ilk günlerden itibaren eğitim ve
düzen konularına çok büyük önem vermesi yanında, süratle ekonomik reformlara
başlamıştır. Araştırmamızda, bugün bile, bütün Dünya ülkelerinin örnek alabildiği
bu reformların kapsamları detaylı olarak açıklanmıştır. Bu açıklamaların yanında,
özellikle, Büyük Mustafa Kemal’in ekonomik modeller ve politikaları üzerinde
önemle durulmuştur. Ayrıca, 1923-1938 yılları ekonomisi, yeterli ve önemli
verilerle açıklığa kavuşturulmuştur. 1923-1938 yıllarını kapsayan ekonomik
reformların değerini çok iyi bilebilmemiz açısından, 1923-2002 yıllarını ve
kapsayan günümüz Türkiye ekonomisinin genel görünümü, önemli ve yeterli
verilerle detaylı olarak açıklanmıştır. Bu açıklamalarla, büyük Mustafa Kemal’in,
pek çok ülkenin örnek aldığı, 1923-1938 Yılları ekonomik reform ve modellerinin,
1938-2002 Yılları Türkiye Ekonomisine etkilerinin yetersizliği açıklanmasına gayret
edilmiştir. Özellikle günümüz Türkkiye ekonomisinmin önemli dar boğazlan
üzerinde, önemle durulmuştur. Sonuç bölümünde ise bu darboğazların nedenleri
özet olarak açıklanmıştır.
Anahtar kelimeler: Kalkınma ekonomisi, Gelir dağılımı, Kaynak temini, İktisadi
refah, Ödemeler dengesi, Enflasyon, Devalüasyon, Deflasyon.
ABSTRACT: At the end of I. World War, the economy of the Ottoman Empire was
at the point of bankruptcy, just as were her educational and social institutes From the
very first day of new Turkish Republic, Mustafa Kemal Atatürk, founder of the
Turkish Republic launched new economical reforms, along with reshaping the social
and educational institutes. The present study focuses in detail on the cited reforms.
Moreover, Atatürk’s new economical models, and strategies were also presented.
Some important economical figures for the years from 1923 to 1938 along with their
impact on the Turkish economy for the years 1938-2002, are also given. To
comprehand and appreciate the meaning and importance of economical reforms to
the country and people, todays, general economical picture, supported with some
important data, are presented, emphasising the most recent bottlenecks of the
Turkish economy
Keywords: Growth economy, Income distribution, Resource management, Economical
wellfare, Balance of payments, Inflation, Devaluation, Deflation
GİRİŞ
Mustafa Kemal, milletlerin kalkınmasını, ekonominin, eğitimin ve düzenin
(organizasyon) sağladığını çok iyi bilmektedir. Kalkınmış güçlü devletlerin asırlarca
mücadele vererek kalkınmalarını sağlayan bu üç temel faktörü Mustafa Kemal
18 Esat Çelebi
daima örnek almıştır. Cumhuriyeti bu üç sağlam temele oturtmuş ve sağlığında
bunun mücadelesini başarıyla yürütmüştür. Eğitim, ekonomi ve düzen seferberliğini,
Türk insanının kafasına yerleştirmiştir.
Nitekim, Mustafa Kemal, Birinci Dünya Savaşı’ndan beş yıl sonra, Cumhuriyetin
kuruluşundan sekiz ay kadar önce ekonomi seferberliğine, 22 Şubat 1923 İzmir’de
düzenlediği İktisat Kongresi ile başlamıştır. Kongre’nin açılış konuşmasını yapan
Mustafa Kemal’in ilk cümlesi “Bir milletin doğrudan doğruya hayatıyla ilgili olan
en önemli faktör, o milletin iktisadiyatıdır.” olmuştur.
Birinci Dünya Savaşı ile İkinci Dünya Savaşı arasında Avrupa’nın demokratik
sistemleri tek tek yıkılmaya başlamıştır. Yerlerini, başka ülkeleri esaretleri altına
almayı, sömürmeyi hedefleyen, acımasızca yayılma politikası uygulayan, faşist,
komünist veya bunların dışında dikta sistemlere bırakmıştır. Mustafa Kemal aynı
yıllarda Türkiye Cumhuriyetinin ekonomik düzenini, bu amaçlardan tamamen uzak,
bugünün, düzenli demokratik sistem ilkelerine oturtmuştur. Bu sistemin temelini,
özel sektörün arzu etmediği veya gücünün yetmediği alanlarda, devletin zorunlu
olarak kamu yatırımları yanında, özel kuruluş yatırımlarının özgürce yapılabileceği
ve ülke yararına faaliyet gösterebileceği, düzenli bir karma ekonomi sistemi
oluşturuyordu. Mustafa Kemal’in, demokratik ve modern ekonomik kalkınma sistem
ve ilkeleri doğrultusunda, yayılma politikasından uzak, her ülkenin kendi sınırları ve
toprakları içerisinde sosyo-ekonomik kalkınma mücadelesi yapmasının en mantıklı
yol olduğu prensiplerini, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, asırların deneyimine sahip
Avrupa Ülkeleri tek tek oluşturmaya başlamışlardır. Özel kuruluş yatırım arzularının
ve güçlerinin geliştiği oranlarda devletin kamu yatırımlarının azalacağı görüşü
hakimdir. Yukarıda özetlenen ilkeler doğrultusunda, düzenli bir karma ekonominin
ve bunun kalkınmış ülkelerin uyguladığı sistemin özünü oluşturduğu, artık bugünün
ülkeleri tarafından çok iyi bilinmektedir.
1917 İhtilali ile uygulamaya konulan ve yıllarca insanoğluna korkulu rüyalar yaşatan
komünist ve diğer dikta sistemi hayranı ülkeler, bu Büyük Adam’ın aynı yıllarda
kafasında oluşturduğu bugünün modern sistemini, yıllar sonra sistemlerinin çökmesi
ile bugün ülkelerinde uygulamaya başlamanın ağır mücadelesini vermektedirler.
Diğer geri kalmış ülkelerin de hemen hepsi, aynı düzeni kurabilmenin mücadelesi
içindedirler. Artık ülkeler, yayılma politikasından tamamen uzaklaşıp, ülkesini
sınırları içerisinde bugünün demokratik, modern ekonomi sistemleri ile kalkındırma
uğraşlarını yürütmektedirler.
Tarih boyunca bir hayli deneyim ve mücadeleden sonra düzensiz bir liberal sistem
uygulamaları ardında, komünist ve faşist sistem uygulamaları, Avrupa Ülkelerine
yeterli deneyimleri kazandırmıştır. Bu nedenlerle bu ülkeler, İkinci Dünya Savaşı
bitiminden sonra yılların deneyimleri ve geniş kültürleri sonucu, yıkılması mümkün
olmayan, uzun ömürlü, düzenli bir liberal ekonomi sistemini ülkelerine
yerleştirmişlerdir. Bugünün uzun ömürlü yıkılması mümkün olmayan modern
ekonomi uygulamaları ise, komünizme, faşizme, liberal sistemin dağınık ve
çarpıklığına, yayılma politikasına yer vermeyen, ülke ekonomisinin güçlenmesi,
ülke insanlarının, dünya milletlerinin ekonomik ve sosyal huzura erişebilmesi amacı
ile yasaların, kuralların uygulandığı düzenli bir liberal sistemdir. Bu sistemin amacı,
demokrasinin ve liberal sistemin temelini oluşturan özel mülkiyet, iktisadi hürriyet
ve serbest rekabet ilkelerini hırpalamadan, tüm ekonomik ve sosyal faaliyetleri, iyi
bir kontrol mekanizması ile toplum ve ülke ekonomisi ve düzeni yararına etkin bir
Atatürk’ün Ekonomik Reformları ve Türkiye Ekonomisine Etkileri (1923-2002) 19
şekilde düzenlemektir. Bu kontrol ve düzen içerisinde kamu ve özel kuruluşlara ayrı
ayrı veya birlikte faaliyet alanlarının sağlanması, teşvik edilmesi, düzenlenmesi, özel
sektörün arzu etmediği veya gücünün yetmediği zorunlu alanlarda, kamu
kuruluşlarının zorunlu olarak tek başına veya özel sektör ortaklığı ile yatırım
yapması, bugünkü modern ekonominin temelini oluşturmaktadır.
Mustafa Kemal’in diğer alanlarda olduğu gibi ekonomi alanında da ileri görüşlü,
zeki ve yaratıcı bir iktisatçı gibi yetenekli olmasının başlıca nedeni; kalkınmış
medeni ülkelerin yılların deneyimleri ile oluşturdukları, ancak İkinci Dünya
Savaşı’ndan sonra uygulamaya başlayabildikleri çökmesi, yıkılması mümkün
olmayan, demokrasiye dayalı bu uzun ömürlü ekonomi sistemini, ilkelerini,
Cumhuriyetin kuruluş yıllarında, büyük zorluklar içerisinde, Cumhuriyetin temel
prensiplerine oturtmuş olmasıdır.
Mustafa Kemal, temelinde bilim ve demokrasinin, düzenin, ileri batı kültürünün ve
ileri görüşlülüğün yattığı ve pek çok kalkman ülkelerin süratle kalkınmalarını
sağlayan düzenli ve demokratik ekonomik faaliyetlerin seferberliğine,
uygulamalarına, kimsenin gözünün yaşına bakmadan, çok büyük bir mücadele ile
başlamış, başarıyla yürütmüş ve 18 yıl gibi kısa bir süre içerisinde sonuçlandırmıştır.
Hiçbir zaman fanatizme kaçmayan milli görüşleri ve reformları gerçekten çok az
faniye nasip olabilmektedir.
L OSMANLI DEVLETİ’NİN BORÇ BATAĞINA GİRMEYE BAŞLADIĞI YILLAR
Osmanlı İmparatorluğu 1850 yıllarından itibaren Avrupa ülkelerinden borç alma
girişimlerine başlamıştır. Çünkü İmparatorluk, ondokuzuncu yüzyıl başlarından
itibaren dış borç’a muhtaç bir ülke haline gelmeye başlamıştır. 1787 yılında Rusya’ya
yeniden savaş ilan edildiğinde, Osmanlı bütçesi iflasın eşiğindedir. İlk borç alma
girişimini III. Selim yapmıştır. Sırayla İspanya’dan, Fas Sultanı’ndan, Cezayir ve
Tunus’dan borç istemiş fakat olumsuz cevaplar almıştır. Bundan sonra 1854-1914
yılları, Avrupa ülkelerine sürekli borçlanma yılları olmuştur. Avrupa bankerleri
Osmanlı padişahlarını sürekli borç almaya zorlamışlardır. Örneğin, Osmanlı
İmparatorluğu’nun 1874-1875 yıllan bütçe geliri (17.000) altındır. Bunun (13.000)
altını, dış borç ödemelerine ayrılmıştır. 1839 Tanzimat ve 1856 Islahat Fermanları ile
birlikte, İmparatorluğun ağır ekonomik dar boğazlarını fırsat bilen yabancılar,
kapitülasyonları da İmparatorluğa sokmaya başlamışlardır. 16 Ağustos 1838 yılında
ilk ticari anlaşma, İngilizlerle yapılmıştır. İngiliz tacirleri, Türk tacirlerinin bütün
haklanna sahip olarak, İmparatorluk içerisinde serbestçe ticaret yapmaya
başlamışlardır. Aynı ticari anlaşmalan; Kasım 1838 Fransa, 18 Mayıs 1839 Löbek,
Bremen, Hamburg şehirleri, 2 Eylül 1839 Sardunya, 31 Ocak 1840 İsveç ve Norveç, 2
Mart 1840 İspanya, 30 Nisan 1840 Belçika, 22 Ekim 1840 Prusya, 1 Mayıs 1841
Danimarka, 7 Haziran 1841 yılında da Toskana ile yapmışlardır. Bu şekilde 1839-
1841 yıllan arası, 3-4 yıl gibi kısa bir zaman içerisinde yapılan ticari anlaşmalarla,
Avrupa ülkelerinin güçlü endüstrisi ve eğitimi Osmanlı İmparatorluğunu içerden talan
etmeye başlamışlardır. Diğer ticari anlaşmalar ve borçlanmalarla İmparatorluğun
yağma edilmesi, 1914 yıllanna dek devam etmiştir. İmparatorluğun ağır ekonomik
darboğazlannı ve de 1839 ve 1856 batılılaşma, yenilik reformlannı fırsat bilen
batılılar, İmparatorluğun hudutlan içerisine, ticari kuruluşlar ve lobiler halinde
20 Esat Çelebi
yerleşerek, İmparatorluğun ekonomik dizginlerini ellerine geçirmişlerdir. Hasta adam
olarak kabul ettikleri Osmanlı İmparatorluğuna yerleşebilmek için aralannda ağır
tartışma ve müzaakereler, yıllar boyu devam etmiştir.
19. Yüzyılın başlarında, dünya kapitalizminin kabaran tüm iştahları, Osmanlı
İmparatorluğu’na yönelmiştir. Batı ülkelerinin 15. Asırdan itibaren eğitim, düzen ve
ekonomik yönden süratle gelişmesi yanında, İmparatorluk bu alanlarda geri kalmış
ve muhtaç bir ülke durumundadır. Dünyayı inletmiş Osmanlı orduları, finansman
nedenleriyle çok güç hallere düşmüş, savaş meydanlarında başarısızlıklara uğramaya
başlamıştır. İmparatorluk süratle topraklarını kaybetmektedir. İmparatorluğun ülke
düzeyinde düzeni sarsılmış, başkaldıran derebeyleri, pek çok yerlerde
egemenliklerini ilan etmeye başlamışlardır. Ağır finansman darboğazında bulunan
İmparatorluk, yüksek faizlerle borç para bulabilmek için sağa sola el açmaktadır.
Süratle gelişmekte olan batı kapitalizm’i için, bu büyük fakat hasta İmparatorluk
paylaşılması nefis bir pasta durumundadır. 18 Ekim 1912 günü, “Türk Yurdu
Dergisi”nde PARVUS EFENDİ, şöyle bir makale yayınlamıştır;
“Avrupa, kuvayi maliyesi sayesinde Devlet-i Osmaniye’i büyük borçlara bağlayarak
Devlet-i müşarüleyhi hem iktisaden, hem de siyaseten taht-ı esaretine almaktadır.
Avrupa, hariçten indirmekte olduğu darbeleriyle istiklal-i Osmani’i mahvetmekte
olduğu gibi dahilde icra etmekte bulunduğu muammelat-ı maliye (Ticari ve Mali
faaliyetler) vasıtasıyla da İmparatorluğu sermayedar müstemlekesi haline
getirmektedir” (Cem, 1970).
638 yıl gibi dünyanın en uzun ömürlü ve dünya tarihini savaş meydanlarında
gösterdiği cengaverliklerle altın sayfalarla süsleyen Osmanlı İmparatorluğu, 1918
yıllarında parçalandığında, eğitimden, ekonomiden, düzenden, elektrik, su,
kanalizasyon ve ulaşım gibi tüm alt yapı olanaklarından, endüstriden ve en önemlisi
de yeterli beyin gücünden, sağlık, sosyal ve eğitim kurumlarından yoksun bir
Anadolu’yu ardında bırakmıştır. Birinci Dünya Savaşı sonlarında Anadolu
Endüstrisini, iki askeri fabrika dışında çeşitli alanlarda hizmet üreten (282) adet
atölye oluşturuyordu.
Tüm bunların yanında, 1928 yılında Paris Anlaşmasıyla kabul ettiğimiz, 15 Mayıs
1932 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisinde onayladığımız, Alman Markı’nın
(44) kuruş, Amerikan Dolar’ının (167) kuruş olduğu yıllarda, Osmanlı
İmparatorluğu, (32.224.523) Türk Lirası dış borcunu da (DUYUN-U UMUMİYE
BORCU), yeni neslin omuzlarına yüklemiştir.
Savaşlar sonrası yokluklar, perişanlıklar içerisinde kurulan Türkiye Cumhuriyetinin
görüntüsü özetle budur. Oysa ki, Osmanlı İmparatorluğu, dünya milletlerinin çok az
yetiştirdiği, dünya tarihini süsleyen kumandanlar, devlet adamları, mimarlar,
sanatkarlar ve diğer değerli meslek adamları yetiştirmiştir. Yaşamlarını, dünya
kamuoyu önünde altın sayfalarla süsleyen bu Yüce Kumandanların, Devlet
Adamlarının yönettiği Osmanlı İmparatorluğu, yukarıdaki detaylı açıklamalarda
gördüğümüz gibi batı ülkelerinin 15. asırdan itibaren, ağır mücadelelerle başlatıp
günümüze kadar üstün başarılarla sürdürdüğü eğitim, ekonomi ve düzen
uğraşılarından uzak kalışının faturasını, 1918 yıllarının perişanlığı ile ödeyerek, bir
daha geri dönmemek üzere, nesline çok ağır yükler bırakıp, bu fani dünyadan göç
edip gitmiştir.
Atatürk’ün Ekonomik Reformları ve Türkiye Ekonomisine Etkileri (1923-2002) 21
Gözü kara, mücadeleci ve sabırlı bir karakter yapısına sahip, yokluklarla mücadele
etmesini bilen Anadolu insanı, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarından itibaren, çok
büyük bir Lider’in yönlendirdiği, inançlı, mücadeleci, ülkesini seven Kuva-i Milliye
savaşçıları ile birlikte, çok ağır sosyal, ekonomik ve politik şartlar altında ülke
mücadelesini, yılmadan, usanmadan başarıyla devam ettirmişlerdir
Esat ÇELEBİ
Doğuş Üniversitesi İşletme Bölümü


Sosyal Güvenlik Sistemimiz İçin Yeni Bir Tecrübe: Özel Emeklilik Fonları
Devletimiz bütün vatandaşlarına kanun temelinde çağdaş seviyede sosyal güvenlik hakkını sağlamış olmasına rağmen; sonuç itibariyle bu hakkı hayata geçirecek ve vatandaşlarda beklentilere uygun sosyal güvenlik tatmini sağlayabilecek bir sosyal güvenlik sistemini gerçekleştirememiştir. Uygulamada sosyal güvenlik bakımından yükün büyük kısmı zorunlu sosyal sigorta sistemine dayalı sisteme (birinci ayak tabir edilen sistem) bırakılmıştır.
Mevcut sosyal sigorta sistemimiz siyasi popülizme kurban edilmiş ve günümüzde bütün dengelerini ve fonlarını kaybederek devletten sürekli kaynak aktarılmasını gerektirecek bir duruma düşürülmüştür. 2002 Mali yılında sosyal sigorta kuruluşlarına devletin garantör sıfatı ile aktarmak zorunda kaldığı kaynak 7.9 katrilyona ulaşmıştır. Bunda başta siyasi popülizme kapı açan siyasiler ve siyasi iktidarlar kadar; siyasilerin bu zaafından azami istifade ederek günü kurtarmak peşinde olan sigortalıların ve hak sahibi emeklilerin de payının olduğunu unutmamak lazımdır. Şu halde elbirliği ile sosyal sigorta sistemi bugünlere getirilmiştir. Deniz bitmiş, kara görülmüş ve çıplak gerçek bütünü ile ortaya çıkmıştır. Son on yıl içerisinde sosyal güvenlik sistemimizin bu durumdan nasıl kurtarılabileceği hususundaki araştırmalar, günümüze kadar gelmiş olan bu düzenin artık böyle devam edemeyeceğini göstermektedir.
Mevcut sosyal sigorta sistemimizin meseleleri çözülmüş olsa dahi tatmin edici bir sosyal güvenlik sisteminin tek başına sosyal sigorta sistemi ile yakalanamayacağı aşikârdır. Öte yandan insanlık tecrübesi de devletin sosyal güvenlik alanında belirli bir seviyenin üzerinde yük almasının mümkün ve de uygun olmayacağı yönündedir. Vatandaşların ve toplumun (belediyeler, işletmeler, ailenin v.s. yolu ile) sosyal güvenlikte daha fazla yük alması ve daha fazla fedakarlık üstlenmesi gerekmektedir.
Devlet sosyal sigorta ve kamu sosyal yardım ve sosyal hizmet sistemi yolu ile asgari seviyede sosyal güvenlik sağlaması; fertlere ise bu asgari garantiyi kuvvetlendirecek tamamlayıcı sistemleri ve alternatifleri ile birlikte tamamlayıcı sosyal güvenlik tekniklerini ve planlarını sunması daha fazla tatmin edici ve sürdürülebilir bir sosyal güvenlik sistemi için lüzumludur. Bu ek tedbirlere tamamlayıcı sosyal güvenlik sistemleri denilir. Tamamlayıcı sosyal güvenlik sistemleri işletme bazındaki özel emeklilik sistemlerinden, hayat sigortalarına, kadar çok çeşitli planlardan müteşekkildir.
28.03.2001 tarih ve 4632 sayılı “Bireysel Emeklilik Tasarruf ve Yatırım Sistemi Kanunu” ile Türk sosyal güvenlik sisteminde de tamamlayıcı sosyal güvenlik sistemleri alanında çok önemli ve yeni bir adım atılmış bulunmaktadır. Bu düzenleme ülkemiz için yeni bir uygulamadır. Ekonomik krizler süreci ile kısmen gölgelenmiş olmasına rağmen, kamuoyu iyi bilgilendirilir, aydınlatılır ise ekonomik krizden çıkışımıza da katkı sağlayabilecektir.
I - DÜZENLEMENİN GAYESİ
Sosyal güvenlik sistemimizde yaşanmakta olan kriz belli çevrelerde fırsatçı çözümlere kapı aralamıştı. Sosyal güvenlik sisteminin bütünüyle özelleştirilmesi kamuoyunda tartışılmaya başlanmıştı. Ancak kamuoyunda bu teklifler beklenen desteği bulamamıştır. Kalkınmış ülkelerin büyük çoğunluğunun sosyal sigorta sisteminden vazgeçmediği bilindiği halde; ülkemizde Şili örneği kamuoyuna başarılı bir örnek gibi takdim edilebilmiştir. Sonuçta, doğru bir tercih yapılarak sosyal güvenlikte özelleştirme tartışmalarından vazgeçilmiş ve tamamlayıcı sosyal güvenlik teknikleri tercihine yönelinmiştir.
Biz tamamlayıcı sosyal güvenlik tekniklerinden munzam sosyal sigorta sistemlerinin yaygınlaştırılmasının daha doğru olacağını; yani Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK) benzeri sandıkların kurulmasının tercih edilmesini savunmuş idik. Hatta bu sandıkların kısa zamanda kurulmasının sağlanması için de Tasarrufu Teşvik Hesaplarında toplanan kaynakların bu sandıklara aktarılması ile kısa zamanda uygulamanın ileri yaşlardaki vatandaşların da faydalanacağı bir şekilde başlatılabileceği teklifini getirmiş idik.
Kanun koyucunun tercihi Bireysel Emeklilik Sisteminden yana oldu. Bu sistem bir emeklilik sistemi olduğu kadar bir tasarruf ve yatırım sistemi olarak da öngörülmüştür. Kanun, sistemin amacını “Kamu sosyal güvenlik sisteminin tamamlayıcısı olarak, bireylerin emekliliğe yönelik tasarruflarının yatırıma yönlendirilmesi ile emeklilik döneminde ek bir gelir sağlayarak refah düzeylerinin yükseltilmesi, ekonomiye uzun vadeli kaynak yaratarak istihdamın artırılması ve ekonomik kalkınmaya katkıda bulunulmasını teminen, gönüllü katılıma dayalı ve belirlenmiş katkı esasına göre oluşturulan bireysel emeklilik sisteminin düzenlenmesi ve denetlenmesidir” (m.1) olarak açıklanmaktadır.
Bireysel emeklilik sistemi tasarlanır iken sosyal güvenlik fonksiyonu kadar ülkenin ihtiyacı olan uzun vadeli yatırım için gerekli fonların teşekkül ettirilmesi, kamunun uzun vadeli borçlanma imkanlarının artırılması, piyasalarda görülen spekülasyonların azaltılması, toplam milli tasarrufların artırılması, sermaye piyasalarının gelişmesinin ve güçlenmesinin sağlanması gibi amaçlar da gözetilmiştir. Hatta bizim kanaatimiz bu amacın mali çevreler bakımından esas amaçtan daha bir öncelikli görüldüğü yönündedir.
Düzenlemenin gayesi ülkemizde sürdürülebilir bir sosyal güvenlik sisteminin kurulmasını destekleyici nitelikte tespit edilmiştir. Zira, mevcut sistemin tatmin seviyesinin artırılması şarttır. Bunun için bireysel emeklilik planları uygun vasıtalardan birisidir.
II -DÜZENLEMENİN ÖZÜ
Bireysel emeklilik sistemi özet olarak fertlerin kurulacak bireysel emeklilik şirketleri ile “Emeklilik Sözleşmeleri” yapmalarını, şirket nezdinde açılacak bireysel emeklilik hesabına katkı payı ödemelerini, hesaptaki paylarını diledikleri takdirde istediği bir emeklilik şirketine aktarabilmelerini, sistemde en az on yıl kalmaları ve 56 yaşını tamamlamaları halinde emeklilik hakkını kazanabilmelerine imkan sağlayan bir plandır. Kişiler bireysel hesaplardaki tasarruflarını toplu olarak alabilecekleri gibi aylık şeklinde alma tercihinde de bulunabilirler (m.6). Emeklilik şirketleri iştirakçilerden giriş aidatı adı altında bir katkı payı da alabilecektir (m.7).
Emeklilik şirketlerinin kuruluş esaslarının kanunla belirlenmiş olması; uzun vadeli bir emeklilik planı olarak güven ihtiyacının tatmini bakımından yerinde olmuştur (m.8). Bu ihtiyacın karşılanması bakımından ayrıca da Kanun koyucu şirketlerin (i) Sigorta Murakabe Kurulu, (ii) Sermaye Piyasası Kurulu, (iii) Bağımsız Denetim Şirketleri tarafından denetlenmesini öngörmüştür.
III- DÜZENLEMENİN SİGORTACILIK SEKTÖRÜNE, EKONOMİYE ÖZELLİKLE DE SOSYAL GÜVENLİĞE ETKİLERİ
Bireysel emeklilik sistemleri başarı ile uygulanabilir ise sosyal güvenlik sistemine, özel sigorta sektörüne ve ekonomiye önemli katkılar sağlayabilir. Elbette burada sistemin başarısı uygulama başarısı olarak anlaşılmalıdır. Ayrıca hayat sigortalarında vatandaşların geçmişte yaşadıkları, zaman zaman da yaşamaya devam ettikleri, hayal kırıklıklarının da olumsuz yansımaları bir süre olabilecektir.
Bireysel emeklilik sistemleri uzun vadeli uygulamalardır. Dolayısı ile bunca uzun vadeli bir uygulamanın başarılı bir şekilde sürdürülmesinin zorluğu açıktır. Ülkemizde iktisadi istikrarın olmadığı kriz ortamında sistemin uygulamaya girmesi de bizce bir talihsizliktir. Ancak krizler iyi yönetilir ise şansa da dönüştürülebilir. Bu anlamda kamuoyunun bilgilendirilmesi ve ikna edilmesi açısından sistemli tanıtım çalışması bir ihtiyaçtır.
Bireysel emeklilik uygulaması sigortacılık sektörü için yeni bir tecrübe olacaktır. Hayat sigortaları ile kazanılmış olan uzun dönemli sigortacılık tecrübesine ilaveten Türk sigorta sistemi daha da uzun dönemli bir sigortacılık tecrübesi yaşayacaktır. Zira sisteme yeni bir ürün girmektedir.
Bireysel emeklilik sisteminin ekonomiye önemli katkılar da sağlayabilme potansiyeli mevcuttur. İktisadi istikrarın sağlanmasına, yatırımların artırılmasına katkı yapabilir. Günümüzde ekonomimizin temel ihtiyacı , tasarruf ve yatırımların yetersizliğidir. Bireysel emeklilik sistemi ile tasarrufların artırılması sağlanmış olacaktır. Özellikle de niteliği itibari ile bu tasarruflar uzun vadeli yatırımlar için kaynak sağlayacak nitelikteki yatırımlardır. Elbette bu yönü ile de büyük katkı sağlayabilecektir.
Tamamlayıcı niteliği itibari ile bireysel emeklilik sistemleri sosyal güvenlik ihtiyacının karşılanmasına katkı sağlayabilecektir. Biz ülkemiz şartları içerisinde bireysel emeklilik sistemlerinin üst gelir grubundaki kesimlere yönelik bir katkı getirebileceğini düşünüyoruz. Zira düşük gelir gruplarında bu kadar uzun süreli tasarruf sistemine tahammül etme ve bunca fedakarlığa gönüllü olarak katılmaları imkanı bulunmamaktadır. Sistemin özel sektörde işverenlerin katkıları ile destekli bir şekilde büyük işletmelerle kamu sektöründe bazı işletmelerde çalışanları kapsamasını bekleyebiliriz. Sonuç ne olursa olsun, tamamlayıcı nitelikteki bu uygulamanın sosyal güvenlik sistemimizin güçlenmesine katkı yapacağını düşünmekteyiz.
ENDİŞELERİMİZ VE TEKLİFİMİZ
Bireysel emeklilik sisteminin planlanması ülkemiz şartlarına uygundur. Ancak uygulama ile ilgili endişelerimiz de devam etmektedir. Sisteme yönelik temel endişemiz tasarrufların değerinin korunması ve reel getiri getirecek şekilde değerlendirilmesinin sağlanmasında odaklanmaktadır. Hayat sigortası tecrübesi hiç gözardı edilmemelidir. Ayrıca yirmi yılı aşkın Şili uygulamasından alınan dersler de gözardı edilmemelidir. Emeklilik şirketlerinde kısa zaman içerisinde oligapol bir yapının oluşması, işletme giderlerinin yüksek olması ve topladığı tasarrufların büyük çoğunu devlet tahvillerine yatırım yaparak değerlendirme gibi Şili uygulama sonuçları ülkemizde de yaşanabilir.
Sistem bilinçli bir iştirakçi kitlesine hitap etmektedir. Sistemde yönetim riski, yatırım riski, asgari kârlılığın sağlanması gibi riskler de mevcuttur. Fonlar, fon yönetim şirketleri tarafından yönetilecektir. Yatırım riski nasıl göğüslenecektir. Ülkemizde oligapolu önleyici anti tröst ve anti kartel yasaları çıkartılmamıştır. Bu durumda bireysel emeklilik alanında kısa bir zamanda bir tekelleşme riski nasıl karşılanacaktır, nasıl önlenebilecektir?
Sistemi uygulamaya başlamadan önce cevap verilmesi arzulanan başka sorular da bulunmaktadır. Bu soruların cevapları uluslararası tecrübeler de dikkate alınarak kamuoyunu bilgilendirecek bir şekilde verilmelidir.
Sistemin kısa bir süre içerisinde tutunması ve kamuoyu tarafından benimsenmesi için biz tasarrufu teşvik sistemindeki birikmiş fonların bireysel emeklilik fonlarına aktarılabilmesinin sağlanmasını, düşünülmesi ve değerlendirilmesi gereken bir teklif olarak sunuyoruz. Böylece 56 yaşına 10 yıldan az kalmış insanlar bu birikimlerini aktarma imkanı verilerek bu süreyi beklemeden bu sistemden gelir almaya başlayabileceklerdir. Bu da sisteme girişleri hızlandırıcı etki yaratacaktır. Öte yandan Tasarrufu Teşvik Sistemine yönelik eleştiriler de bu şekilde sona ermiş olacaktır.
Prof. Dr. Kadir ARICI
Gazi Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi


Kullanılan Malzemeler:
2 su bardağı ince çekilmiş fındık
Yarım bayat ekmek içi
3 diş sarımsak
Yarım su bardağı fındık yağı
250 gr beyaz peynir
1.5 çay kaşığı nane
1.5 çay kaşığı köfte baharı
2 çorba kaşığı domates salçası
1 çorba kaşığı pulbiber
1 çay kaşığı kimyon
Tuz
Not:
Hazırlama Süresi : 10 dk
6 kişilik
Etiketler: acılı-acılıfındıkezmesi-fındık ezme çeşitleri-fındık ezmesi-fındıkezmesi


Kullanılan Malzemeler:
4 Patates
1 Baş Sarmısak
1/2 Demet Maydanoz
1 Tatlı Kaşıgı Biber Salçası
1 Su Bardağı Zeytinyağı
1 Limon
Tuz
Hazılanışı:
Patatesleri soyup dilimleyin. Tavada zeytinyağını kızdırarak patatesleri kızartın. Servis tabağına alıp düzgün bir şekilde dizin. Maydanozu ince kıyıp servis tabağındaki patateslerin üzerine ilave edin.
Sarımsağı havanda dövün ve patatesleri kızarttığınız yağda hafifçe çevirerek salçayı ekleyin. Limon suyunu sıkıp pişirin.
Servis tabağındaki patateslerin üzerine tuz serpip hazırladığınız sarımsak sosunu dökerek servise sunun..
Etiketler: ekşili patetes-ekşilipatetes-patetes çeiştleri-yemek tarifi


Kullanılan Malzemeler:
1 kg dana ciğeri
1 adet büyük soğan(yada 2 orta boy soğan)
4 5 çorba kaşıgı sıvı yağ
1 çorba kaşıgı margarin yada tereyağ
1 çorba kaşığı sirke
yarım çay bardağı sıcak su
1-2 tatlı kaşığı tuz
Hazılanışı:
Ciğerin zarı ve sinirleri, temizlenip kesme şeker büyüklüğünde doğranır.(bu işlemi kasabınızda yapabilir).Soğuk su ile yıkanıp süzülür
Tavaya sıvıyağ ve margarin konur.Ciğer ilave edilir.Sirke,tuz ilave edilip tavanın kapağı kapalı bir şekilde ciğer suyunu salıp çekene kadar kısık ateşte kavrulur.
Soğan piyazlık doğranır. Tavanın bir tarafına ciğerler çekilir ve boş kalan tarafa soğanlar konulur.Daha sonra ciğerler üzerine konur.Böylece tavada soğanlar altta ciğerler üstte olur.
Sıcak su ilave edilir. Kapağı kapalı bir şekilde suyunu tekrar çekene kadar kavrulur.Sıcak olarak servis yapılır.
Etiketler: ciğer çeşitleri-ciğer kavurması-ciğer sote-ciğer yemeği-ciğerkavurma-ciğersote


Kullanılan Malzemeler:
1,5 litre süt
100 gr pirinç unu (yaklaşık olarak 1 su bardağından 2 parmak eksik)
2 su bardağı şeker (ben daha az kullandım)
1 su bardağı toz badem
2 yumurta sarısı (hafif çırpılmış)
2 yemek kaşığı hindistan cevizi
süslemek için: toz antep fıstığı
Hazırlanışı:
Toz fıstık hariç tüm malzemeyi bir tencereye alın ve karıştırarak pişirin.
İri delikli bir kevgirden geçirip kaselere boşaltın ve soğutup toz fıstık serpin. (ben kevgirden geçirmeden direkt kaselere boşalttım, zaten topaklanma olmadı ki, ağzına hindistan cevizi tanelerinin gelmesinin de hiçbir sakıncası yok diye düşündüm, tercih sizin)
üstüne tercihen dondurmada koyulabilir.
Etiketler: keşkül-keşkül çeşitleri-keşkül tarifi-keşkültarifi-tatlı çeşitleri


1 yemek kaşığı tereyağı
yarım çay baradağı sıvı yağ
2 yemek kaşığı un
5 bardak su 1 çay bardağı süt
1 tutam dereotu
tuz
tereyğı ve sıvı yağ tencereye konulur üzerine unu ilave ederek kaıştırılır mıyane halini halınca (hafif kavrulur)üzerine 1çay bardağı süt iave edilir tekrar az miktarda kavrulduktan sonra 5bardak su ilave edilir kaynayıncayadek karıştırılır. 5 dak sonra çorba ateşten alınır.Üzerine isteğe bağlı olarak yağda yakılmış pulbiber ilave edilir.Ocaktan aldıktan sonra tuz ve dereotu ilave edilir
Etiketler: bardağı süt-çorba çeşitleri-sıvı yağ-Sütlü un-Sütlüun çorbası-tereyağı-tutam dereotu


ETİN ÖNEMİ ve KUZUNUN BÖLÜMLERİ
Yemek pişirme sanatında et, çok önemli bir yer tutmaktadır. Et, yurdumuzda sığır ve koyun eti gibi başlıca iki sınıfa ayırmaktansa bunların yavrularını yani kuzuyla danayı da katmak gerekir. Çünkü daha körpe olan bu hayvanların pişirilmeleri daha çabuk olduğundan, bunlara uygulanacak pişirim biçimleri de bambaşka olacaktır.
Batı ülkeleri bizden daha da ileri giderek mutfaklarında kullandıkalrı koyun, sığır, domuz,at gibi etleri genel cinslere ayırdıktan başka bunların koyun ve sığır etlerini siyah et; kuzu, dana ve domuz etlerini de beyat et; diye ikinci bir ayırıma bağlanmaktadır.
Etlerin cinsleriyle birlikte türlü bölümlerinin de başka başka aşlara elverişli oldukları göz önünde bulundurulursa et konusunun genişliği hakkında bir fikir edinmiş olursunuz. Ayrıca etkin, yemek çeşnileri üzerindeki rolü ve etkisi büyük olduğu kadarıyla besin yönünden de önemi büyüktür.
Hemen hemen etin ve suyunun girmediği bir yemekte lezzet aranamayacağı gibi bu türlü aşların besin değeri de zayıf olmaktadır.
Hangi türlüsü olursa olsun etlerin taze taze yenmesi doğru değildir. Bayatlamadan pişirilen etler sert ve lezzetsiz olurlar. Etin yumuşak olması, kendine has tadının yerine gelmesi için 2-4 gün bekletilmesi yani bayatlaması, ancak bundan sonra pişirilmesi gerekmektedir. Yalnız bu etlerin bekletildikleri yerlerdeki ısı derecesinin 10′u aşmaması zorunluluğu vardır. Bir de bayatlayacaak etlerden kanın çıkmamasına ve kemiklerin ayrılmamasına dikkat edilmelidir. Yoksa etler pörsür ve kayış, sopa gibi olurlar.
Etler genel olarak sofralarda çorba, yumurta ya da balıktan sonra tavuk veya sebzelerden önce servis yapılmalıdır. Etler kemiksiz se insan başına 150-200 gramlık, kemikliyse 200-250 gramlık parçalara bölünerek servis yapılmalıdır.
KUZU VE KOYUN ETLERİ
İngiltere dışındaki bütün Avrupa ülkelerinde koyun etine büyük bir ilgi gösterilmemesine karşılık yurdumuzda pişirilen yemeklerin büyük bir çoğunluğunda koyun eti kullanılmaktadır. Doktorların da daha çok sindirimi güç, yağı da ağır olduğundan hastaların yemeklerini pek uygun görmedikleri koyunun belli başlı üç cinsi vardır: Kıvırcık, Dalgıç ve Karaman.
Her cinsin kendine has kalite ve özellikleri vardır. Ancak bu özellikleri incelemeden önce bu kasaplık hayvanların erkeklik ve dişiliklerinin, yemekler üzerindeki etkisi üzerinde durmak daha doğru olur.
DİŞİ KOYUNLAR
Hangi cins olursa olsun koyunun dişisi yani Marya makbul değildir. Maryaların etleri yavruladıktan sonra lezzetsiz ve sert olur. Yağları da mum yağı gibi donmuş bir durumdadır. Eti yenilebilecek dişi koyunlar, genç ve kısır olarak kesilmiş olanlardır.
ERKEK KOYUNLAR
Erkek koyunlara gelince bunlar Koç derler. Bunların da etleri yağsız ve sert olduğu gibi hoş olmayan bir biçimde de kokmaktadır. Eti yenebilecek koyunlar kasaplık hayvan olarak ayrılmış ve kuzuluklarında burulmuş yani erkeklik bezleri alınmış erkek koyunlardır.
Burma erkek koyunların etleri yağlı ve çok lezzetli olmaktadır.
SÜT KUZUSU
Cinsi ne olursa olsun koyunların yavrularına kuzu denir. Süt kuzusu daha anne sütünden ayrılmamış yani sütle beslenen ve en çok iki aylık olan koyun yavrularına denir. Bunların ağırlıkları 4-5 kadardır. Ana sütüyle beslendiklerinden etleri çok körpe ve yumuşaktır. Tadı da çok hoştur. Vücudunun hiçbir yerinde yağ bulunmaz. Genel olarak bu etle yapılan yemekler bir saatten çok az bir sürede pişer. Bu kuzular Ocak ayından Mayıs sonlarına kadar satılır. Süt kuzusuna esnaf ağzıyla araba kuzusu da denir.
KUZU
Ana sütünü bırakmış, besinini ot yiyerek elde eden irice kuzulardır. Genel olarak 5-10 kiloluk olurlar. Bunları kasaplarda bütün yıl bulmak mümkündür. Koyundan daha çok makbuldür. Kuzuların erkekleri kadar dişileri de lezzetlidir. Onun için kuzuda erkek-dişi ayırımı yapılmaz. Genel olarak kuzu eti birbuçuk saatte pişer. Et yiyebilen her türlü hasta, dana gibi kuzuyu da hiç çekinmeden yiyebilir. Yalnız kuzu buzdolabında pek çok kalmadığından, ancak pişirilecek kadar alınmalıdır. Kuzunun tazeliği en çok böbreğinden anlaşılır. Yenebilecek tazelikteki bir kuzunun böbreği açık pembe bir renktedir. Bu kuzuların gözleri de canlı ve fazla büyümemiş olur. Etine de el sürüldüğünde sert olduğu görülür.
KIVIRCIK
Koyun etlerinin en iyisi kıvırcıktır. Bunlar da Merinos ve Karbanat diye ikiye bölünürler. Tat bakımından Karnabat’ın eti Merinos’tan daha lezzetlidir. Üstelik Merinos koyununun yağında garip bir koku vardır. Karnabat kıvırcıklar vücutça daha toplu ve yuvarlak oldukları gibi etleri de daha beyazdır. Merinos’ların etleri daha esmerce olduğu gibi vücutları da daha uzundur.
DALGIÇ
Kıvırcıktan sonra sırada dalgıç eti vardır. Bu da Beyaz Dalgıç ve Kara Dalgıç olarak ikiye bölünür. Kara Dalgıç’ın eti hafifçe koktuğundan makbul değildir. Beyaz Dalgıç’ın eti daha lezzetlidir. Beyazla Kara Dalgıç’ı kuyruklarından ayırd etmek mümkündür. Beyaz Dalgıç’da kuyruğun üstü geniş, ortası yarık, altı ise parmak biçiminde sarkmaktadır. Kara Dalgıç’ın kuyruğuysa daha ensizdir. Parmak biçiminde sarkan bölümü ise daha uzundur.
KARAMAN
Koyun etlerinde üçüncü sırada yer alan Karaman da Beyaz Karaman, Kızıl Karaman diye iki cinstir. Beyaz Karaman, Kara Dalgıç’tan daha üstündür. Kızıl Karaman ise hem tatsızdır, hem de hoş olmayan bir kokusu vardır. Bunları da kuyruklarından ayırdetmek mümkündür. Beyaz Karaman’ın kuyruğu, Beyaz Dalgıç’ınkinden daha büyükçedir. Alt tarafdaki parmak biçimindeki sarkık bölüm üste kıvrılmıştır ve bir yumru durumundadır. Kızıl Karaman’ın kuyruğundaki yumru ise iki katlıdır.
KUZUDA PROTEİN ÇOKTUR
Besin bakımından kuzuyla dana arasında hemen hemen hiç fark yoktur. Yalnız kuzu, proteince danadan biraz daha ağır basmaktadır. Kuzunun her 100 dramından 20 gram protein elde edilmesine karşılık dana etinini 100 gramından sadece 12-18 gram protein elde edilmektedir.
KUZUNUN BÖLÜMLERİ
Et konusunda böylece kısaca gözden geçirdikten sonra bu sayımızda Kuzu’nun bölümlerini ele alalım ve bu bölümlerden ne gibi yemekler yapmanın mümkün olduğunu öğrenelim.
BUT
Kuzunun arka ayaklarına but denir. Butların etleri yağsız ve yumuşak olur. Kuzunun en lezzetli bölümlerinden biri burasıdır. Buttan çok güzel kızartma, fırın ve şişler yapar.
PİRZOLALIK
Kuzunun sırtındaki ön bölüm bütün olarak pişirilirse buradan güzel kızartmalar olur. Ama daha çok bu bölümdeki kaburga kemikleri tek tek yani kalem kalem ayrılır ve pirzola ya da kemiksiz pirzola yani külbastı olarak pişirilir.
FİLETOLUK
Kuzunun sırtındaki arka bölüm pirzolalığın devamıdır. Bu bölümün kaburga kemikleri bulunmadığından buradan pirzola yerine fileto çıkarılır. Bu bölümdeki etle gayet lezzetli kızartmalar, rostolor ve kotleler pişirilir.
KOL
Ön bacakların üst bölümüne kol denir. Bu bölümdeki kasların arasında ince yağ tabakası görülür. Kuzunun bu bölümünden kızartmalar pişirilirse de daha çok kuşbaşı kesilmiş et yemekleri, tas kebaplık bu bölümden yapılır.
DÖŞ
Kuzunun en yağlı bölümüdür. Ancak, kemiksiz eti çok az olduğundan genellikle eti kemikli olarak parçalanır ve sebze yemeklerinde, kuru fasulye, nohut yemeklerinde kullanılır.
GERDAN VE BAŞ
Kuzunun makbul olmayan bölümüdür. Bunun için kasaplarda genellikle daha ucuz bir fiyata satılır. Daha çok haşlamalarda ve et suyu çıkarmak için kullanılır.
SAKATAT
Bu bölüme kuzunun ciğerleri, yüreği, böbreği, dalağı, işkembesi, bumbarı, şirdeni, dili, başı, beyni, parçaları erkeklik bez’leri (yumurtası girmektedir) kuzunun en körpe ve yumuşak yerleri buraları dense pek hata olmaz. Sakatatta her parçanın kendine has özel yemekleri vardır. Ancak bunlar durgun etler olduğundan sakatattan yapılmış yemekler genellikle hastalara ve sindirim güçlüğü çekenlere pek yedirilmemektedir.
UYKULUK
Bu küçük ve nazik bez’den yapılan yemekler son yıllarda en lüks lokantaların, en çok aranan spesyaliteleri arasına girmiştir. Bunda biraz da bu bez’in çok hoş bir tadının bulunmasının büyük rolü vardır. Uykuluk pişirilmeden önce soğuk suyla orta ısıdaki bir ateşe konur ve su kaynamaya başladıktan birkaç dakika sonra delikli bir kepçeyle sudan alınarak süzülür, sonra soğuk suyun içine atılır. Burada çok kısa bir süre tuttuktan sonra zar gibi ince derisi çıkarılır, kurulanır ve pişirilmeye hazır bir duruma getirilmiş olur.
Etiketler: Beyaz Dalgıç-BUT-FİLETOLUK-GERDAN VE BAŞ-KARAMAN-KUZUNUN BÖLÜMLERİ-PİRZOLALIK-SAKATAT-UYKULUK


Kullanılan Malzemeler:
1 kg hamsi
3 çorba kaşığı zeytinyağı
2 adet soğan
Yarım çorba kaşığı dolmalık fıstık
Yarım su bardağı pirinç
1 su bardağı sıcak su
Tuz, karabiber
Yarım çorba kaşığı kuşüzümü
1 çay kaşığı şeker
Yarım demet maydanoz
Yarım su bardağı un
2 adet yumurta
Kızartmak için: Sıvı yağ
Yapılışı:
Hamsilerin kafalarını ve kılçıklarını temizleyelim. Bol suyla yıkayalım.
1 - Tavaya 3 çorba kaşığı zeytinyağını alıp kızdıralım. Küçük doğranmış soğanları ve yarım çorba kaşığı dolmalık fıstığı tavaya aktaralım. Soğanlar şeffaflaşıp sararana dek kavuralım. Yarım su bardağı pirinci yıkayıp süzdükten sonra soğanların üzerine ekleyelim. Bir- iki kez çevirdikten sonra 1 su bardağı sıcak suyu, tuzu, ka rabiberi, yarım çorba kaşığı kuşü-zümünü ve 1 çay kaşığı şekeri ilave edelim. Ağır ateşte pirinçler suyu çekene dek pişirelim. Ardından ince doğranmış maydanozu ekleyip karıştıralım.
2 - Hamsinin dış kısımlarını tuz ilave edilmiş una batıralım. 2 adet hamsiyi yan yana yerleştirelim. Ortasına hazırladığımız içten bir tatlı kaşığı koyalım.
3 - Üçüncü hamsinin dışını una buladıktan sonra harcın üzerine yerleştirelim. Sonra çırpılmış yumurtaya batıralım. Derin bir tavaya sıvı yağı alalım. Hamsileri kızartalım. Fazla yağını süzmek için kağıt mutfak havlusunun üzerine çıkarıp, servis yapalım.
Etiketler: hamsi çeşitleri-hamsi dolması-hamsi türleri-hamsi yemeği-hamsidolması-kaç çeşit hamsi


Çikolatanın tarihini anlatan çoğu kaynakta Aztek Medeniyeti’nin bir ürünü olduğundan bahsedilir. Ama bu bir yanılgıdır. Zira İspanyolların yeni dünyadan Aztekler’den alıp eski dünyaya getirdiği bu içecek (evet içecek) Orta Amerika’da Aztek’lerden evvel yaşamış medeniyetlerin de içeceğiydi. Eğer onlardan bahsetmezsek haksızlık yapmış oluruz. Onun için gelin biz Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek için hikayeyi baştan alalım.
Öykümüz İ.Ö 1500 civarında Meksika Körfezi’nde yer alan Yucatan Yarımadası’nda başlar. O tarihlerde bu coğrafyada Olmek’ler yaşamaktadır. Onlardan bu güne granitten dev kral başları kalmış, mısırı haşladıktan sonra kurutup öğütme teknolojisi ve son olarak da telaffuz edildiği şekli ile yazarsak “kakawa” kelimesi. Ama o dönemde kakao içkisinin kullanımını kanıtlayacak bu kelimeden başka herhangi bir arkeolojik buluntu var mı elimizde? Şimdilik yok.
Olmek’ler İ.Ö 400′e kadar bölgedeki hakimiyetlerini sürdürmüşler. Sonra Arkeologların İzapan Medeniyeti dedikleri Maya’lara geçiş süreci yaşanıyor bölgede. Yani İ.Ö 400-100 arasında. Onlar da “kakao” demişler.
İ.S 250′de Klasik Maya dönemi başlıyor ve 9. yüzyıla kadar devam ediyor. İşte 1950 yılında Yuri V. Knorosov, bu dönemden kalan Dresden ve Madrid kitaplarının şifresini kırıyor ve bu kitaplarda bulunan çizimlerin etrafına serpiştirilmiş yazıları şimdi okuyup anlayabilmekteyiz.
İşte bu kitaplarda kakaonun Maya’ların güncel hayatındaki yeri belli olduğu gibi fonetik olarak yine bu içkiye “kakaw”, kakao denildiği ortaya çıkmakta.
Çikolata kelimesi bazılarına göre Mayalar’ın sıcak anlamına gelen “ choco ” ve su anlamına gelen “ ati ” kelimelerinin birleşiminden oluşmuş. Diğer bir görüş ise yine Azteklerin, sıvı kıvamındaki çikolatayı kaynar su dolu kap üstünde köpük tutması için karıştırırken çıkan sesleri ifade etmek için kullandıkları “ xocoati ”sinden türediği doğrultusunda.
Kakao ile ilgili en eski arkeolojik bulgu Meksika ile Guatemala ve Belize sınırına yakın bir yerde olan Blue River (Mavi Nehir) kazısında 19 numaralı mezarda bulunmuş olan bir vazodur. Bu vazonun içinde kakaodan hazırlanmış bir içkinin tortuları bulunmuştur. Vazonun dış yüzeyinde de iki fonetik sembol yer almaktadır. Kakaw veya kakao. Bu vazonun çıktığı mezarın bir din adamına ait olduğu bilgisi de eklendiğinde o zamanlar kakao içkisinin yalnızca aristokrat içeceği olmayıp aynı zamanda dini öneme sahip bir içecek olduğu ortaya çıkmaktadır.
Maya’lardan sonra bölgede Toltek’lerin hakimiyeti başlıyor. Mayalar hala bölgede yaşamaya devam ediyor. Toltek’ler bölgede 10. Yüzyılda Maya’lardan devraldıkları yüksek medeniyet unsurlarını sanata çok ilgi duyan bir kavim olarak Aztek’lere taşıyarak tarihte kayıp halka oluşturmayan topluluk olarak bilinir.
Çikolata severlerin çok azı kakaonun Toltek göğünden hediye olarak indiğini bilir.
Şimdi geldik Azteklere … Bölgede Toltek’lerden 12.yüzyılda aldıkları yönetim sorumluluğunu 1521 yılındaki İspanyol hakimiyeti altına girdikleri güne kadar devam ettirmiş Aztekler. Aztek’lerin Nahuati denilen bir lisanları varmış. İşte o lisanda “tchocolati” diyorlarmış İspanyolların hışmına uğradıkları sırada bu içeceğe. Aztekler’e göre kakao tohumları cennetten gelmişti ve bu yüzden de kakao ağacı güç ve bilginin simgesiydi. Kakao içenlerin akıl sahibi olacağına inanılırdı.
Aynı dönemlerde, Peru topraklarında yaşayan İnkalar’ın da çikolata tükettikleri biliniyor. Ancak, aradaki tek fark İnkalar’da halk kesimine de inen bu lezzet Aztek ve Mayalar’da sadece soylular sınıfına hitap ediyordu. Aztekler’in çikolataya en büyük katkıları bal eklemek olmuştur.
Amerika keşfedilmeden önce kakao taneleri o kadar değerliymiş ki para yerine kullanılırmış. 10 kakao tanesine bir tavşan, 100 kakao tanesine bir köle, 3 kakao tanesine bir hindi yumurtası satın alınabiliyormuş.
17. yüzyıla kadar kakao ağacı yalnızca Amerika’da da ekiliyordu. Karaib Adaları, feci bir kasırga tüm ağaçları yere indirene kadar, hızla gelişen kakao endüstrisinin merkeziydi.
Meksika’da kakaoyu keşfeden İspanyollar, az sonra, Batı Afrika’nın açıklarındaki Fernando Po Adasına kakao tohumunu getirdiler. Bu günkü kakao endüstrisinin merkezi olan Afrika kıtasında 1879 senesine kadar kakaonun ne olduğu bilinmezdi. O tarihte, Teette Quet isminde bir nalbant, beraberinde birkaç tane kakao çekirdeği getirerek, Fernando Po’dan Altın Sahil Gana’yı seyahat etti. Bu adamın ektiği çekirdekten, Gana’nın kakao endüstrisi gelişti. Çağımızda yeryüzündeki kakaonun yarısı Gana’dan ihraç ediliyor. Gerisi Gana’nın komşuları olan diğer Afrika ülkelerinden ve Brezilya’dan çıkıyor. Küçük çapta da Amerika ve Asya’da yetiştiriliyor.
Etiketler: çikolata-çikolataçeşitleri-çikolatatürleri-çikolatayapılışı









