Kas
05
2007
0

Ürün veya Hizmet İndirime Nasıl Sokulmalıdır?

Promosyona yönelik ayrıntıların her biri titizlikle ele alı­nırken, nedense promosyonun ekonomik değerinin nasıl su­nulacağına dair pek kafa yorulmaz. Halbuki aynı indirim kampanyası, gerek dolar bazında gerek katma değer açısın­dan gerekse de yüzdelik indirim oranlarıyla çok farklı yollar­dan sunulabilir. Bahsedilen tüm bu pazarlamalarla satın alma davranışları üzerinde çok farklı etkiler yaratmak mümkün­dür.

Bu araştırmada özel olarak, ’çerçeveleme etkisi­nin’ promosyonların ve indi­rim kampanyalarının nasıl ba­şarısızlıkla sonuçlanmasına yol açabileceğini test ettim. Bu araştırmada, tüketicinin ilgisi, satın alma adetleri, dolar ba­zında temsil edilen indirimler (5 dolar indirdik gibi), yüzde bazlı indirimler (yüzde 10 in­dirim gibi) ve değer (bir ala­na, bir bedava) gibi paramet­reler kıyaslandı. Sonuçta aynı indirim kampanyasında, farklı sunulan ürünlerin perfor­manslarında ve satışlarında dikkate değer’ oranlarda fark­lılıklar oluştuğu gözlemlendi. Bunun altında yatan gerçek neden ise “çerçeveleme etki­si”ydi.

Karmaşık satın alma karar­larında, dolar bazında yapılar:ı indirimlerin, ekstra katma değer sağlayan promosyonlara göre daha zayıf bir performans gös­terdiğini bulduk. Dolar bazında yapılan indirimler, karmaşıklığı artırıyor ve satın alma davranışlarını olumsuz yönde etkiliyordu.

Yazılım ve otomobil gibi ürünleri satın alırken, sağduyu gös­terilmesi gereken önemli kararlar alınır ve oldukça fazla miktar­da bir bilginin birbiriyle kıyaslanması gerekir. Bu tip ürünlerde dolar bazında yapılan indirimler çok kötü bir performans gös­terirler. Çünkü tüketicinin gerçek indirim oranını hesaplayabil­mesi için bazı aritmetik işlemler yapması gerekir. Bu da ekstra bir karışıklık yaratır ve bilgi boğulmasına neden olur. Bu yüz­den, indirimin gerçek değer üzerinden bir çerçeve içine alın­ması, satın alma hacmini artırabilir. Yaptığımız bir deneyde, bir sonraki aylarda ücretsiz vereceğimizi vaat ederek çerçevelediği­miz bir ürünün satışı, dolar bazında indirim yapmakla elde etti­ğimiz satış hacminin yüzde 100 üzerine çıkmıştı.

Daha basit olan satın alma kararlarında ise hem dolar ba­zında, hem de yüzdelik indirimler gayet etkin bir performans gösteriyor. Bu durum, özellikle de ticarileştirilmiş ürünler ve hizmetler için geçerlidir. Ticarileşmiş ürünler, genellikle özelliklerinin birbirleriyle aynı olduğu varsayıldığından sade­ce fiyatlarıyla değerlendirilir. Bir karar verirken, fiyatın tek belirleyici etken olduğu durumlarda, fiyat üzerinden yapılan iskontolar en iyi sonucu verir.

Mesela internet servis sağlayıcıları (ISS) arasındaki savaşı bir düşünün. Başlangıçta internet hizmetleri, sağlayıcısına göre çok farklılıklar gösteriyor ve tüketicilere değişik fiyatlar, güvenilirlik seviyeleri ve özelliklerle sunuluyordu. Sonra ISS’ler ticarileşmeye başladı ve tüketiciler de fiyatlara karşı çok hassas bir hale geldi ve böylece sadece fiyat indirimine gi­den ISS’ler pazar paylarını artırabildiler.

Bugün ISS’lerin çoğu müşteri kaybediyor. Hatta bu piya­sada yıllarca liderlik yapmış şirketler, fiyatlarında indirim yap­malarına rağmen diğer iskontolu satış yapan rakiplerinin pa­zar paylarını aşındırmalarını engelleyemiyorlar. Bu durum, indirim kampanyasında kullanılan ’çerçeveleme etkisi’nin doğrudan bir soncudur. ZiraAOL LLe, müşterilerine sadece ekstra ücretsiz kullanım süreleri sunarken, NetZero ve Juno, fiyat indirimleri sunuyor. Sonuç olarak da AOL’nin pazar pa­yı sürekli düşerken, NetZero ve Juno, rekor büyümeler yaşı­yor. Fiyatın, temel belirleyici olduğu durumlarda dolar bazın­da indirim yaparak çerçevelenmiş promosyonların başarı şan­sı bir hayli yüksektir.

Fiyatlandırma ile ilgili yapılan son bir araştırmada, indirim kampanyalarına karar verirken ’çerçeveleme etkisi’nin dikkate alınmasının öneminden bahsediliyor. Tüketici tercihleri, genellikle gerçeklikle örtüşmeyen algılamalarca yönlendirilir. Eğer tüketiciler bir şeyin kendileri için iyi olacağını hissederlerse, bu şeyi satın alma ihtimalleri daha da yükselir. Eğer bir indirim kampanyasında sunulan bir ürünün verdikleri, tüketicinin algı­lamasıyla uyuşmuyorsa, başarılı olma şansı hiç yoktur.

Kaynak: Ekonomist Dergisi

Yaziyi gonderen in: Satış Sektörü,Sektörler |
Kas
05
2007
0

İndirimli Satışlarda Yapılması Gerekenler

Pazarlamacıların indirimli satışlardan vazgeçmesi, müşterilerin etraflarında sürekli olarak indirime girmiş ürünler aramaları nedeniyle mümkün değildir. İster orta büyüklükte bir alış-veriş merkezinde, ister bir şarküteride, isterse de bir internet mağazasında her zaman indirimli ürünler bulunabilir. Sıvı deterjanlar yüzde 10 indirimli, kitaplarda ücretsiz adrese teslim edilir. Nike spor ayakkabılardan bir tane alana bir tane de bedava gibi…

İndirim yapmak, satın alma davranışını etkin bir şekilde yönlendirebilen yaygın bir pazarlama tekniğidir. Pazarlamacılar bu şekilde sa­tış hacimlerini artırmak pahasına karlarından feragat edebi­lirler. Satın alına kararlarını etkilemek için şirketlerin çoğu ürün bazında indirim yapmaya giderler ancak bazı indirimli satışların olumsuz etkileri de olabilir.

İndirimli Bir Satış Kampanyası Müşterilere Nasıl Sunulmalıdır?
İndirim kampanyaları genellikle iskontolu satışların ar­dından başlatılır. Pazarlamacılar,’ indirimde uygulanacak in­dirim miktarına, süreye, vitrin düzenlemesine, ambalajlarına ve promosyonlarına özel bir dikkat gösterirler. Tüm bunlar, pazarlamacının komple bir indirimli satış kampanyası oluş­turmasını sağlayan paketin birer parçasıdır.

Fiyatlandırma, her indirim kampanyasının temel taşıdır. ’Bir ürünün fiyatı belirlenirken, maliyet, değer ve elastikiyet gibi bir takım faktörler dikkate alınır. Ancak belirlenen bu fi­yatın müşteriye nasıl sunulacağını ve nasıl temsil edileceğini bilenlerin sayısı azdır. Yeni fiyatları presante etmenin sonsuz yolları vardır ve bu alanda alınacak kararlar, eninde sonunda müşterilerin fiyatı cazip bulma seviyelerini de etkileyecektir.

Araştırmacılar, aynı bilginin farklı şekillerde sunulmasıyla ortaya çıkan satın alma davranışlarındaki değişimleri, ’çerçe­velerine etkisi’ olarak tanımlıyor. Örneğin ABD’deki insanla­rın çoğu 1.5 milyar dolarlık hükümet harcamalarının, hane başına düşen 8.5 dolarlık harcamadan büyük olduğunu düşü­nür, oysa her iki rakam da hemen hemen aynıdır. Başkan, yüklü miktarlarda harcama yapılacağını (mesela eğitime) açıklayacağı zaman toplam harcamaları referans alır; ancak sıra harcamalarda kısıntıya (bütçenin açık verdiği zamanlar) gidileceğini açıklamaya geldi­ğinde ise referans alınan; ha­ne başına harcamalardır. Şef­faf ama etkin.

Psikologlar tarafından da açıkça kanıtlandığı gibi ’çerçe­veleme etkisi’, çok zeki insan­ların bile aptalca kararlar al­masına neden olabilir. ’Çerçe­veleme etkisi’ karar verme sü­recinin her aşamasında, ön­yargılar ve yanılsamalar yara­tır. Doktorların, tıbbi teşhisle­rinde kritik hatalar yapmaları­na, borsadaki hisse senedi sa­hiplerinin mantıksız davranış­lar içine girmesine ve hakimle­rin suçsuz insanları hapse gön­dermesine neden olur.

“Çerçeveleme etkisi”nin, tüketici seçimleri ve satın alma davranışları üzerinde de içten içe işleyen sinsi bir etkisi var­dır. Örneğin; United Online Inc.’da aylık internet bağlantı ücretini 9.95 dolar olarak belirlemiştik. Çünkü 9.00 dolar ya da 10.00 dolar gibi küsuratsız rakamlara göre virgüllü rakam­ların çok daha iyi bir performans sağladığını biliyorduk. Hat­ta fiyatı 9.95 dolardan 9.99 dolara çıkararak çok daha kırıntı­laştırdığımızda, performansın daha da arttığına şahit olduk.

Media Works’deki diğer bir örneğimizde ise indirimli ürünler üzerinde farklı fiyatlandırma çerçeveleri kullanarak bir deney yaptık. Ve tüketicilerin, 4.95 dolarlık eve teslim üc­reti olan ama bedava verilen bir ürünü, eve teslim ücreti ol­mayan 4.95 dolar fiyatlı bir ürüne tercih ettiklerini bulduk. Her ikisinde de toplam satın alma maliyetleri aynı olmasına rağmen nedense bedava ürün daha çekici gelmiş ve satışları patlatmıştı.

Kaynak: Ekonomist Dergisi

Yaziyi gonderen in: Satış Sektörü,Sektörler |
Kas
05
2007
0

Ses-Marka İlişkisi

Tekrarlama, reklâmcıların bir mesajı tüketicinin anlayıp benimsemesi­ni sağlamak için kullandığı önde gelen tekniklerden biri ola gelmiştir. Klasik bir televizyon kampanyasının tüketici tarafından en az üç kez iz­lemesi ve dinlenmesi gerekir. Bu, tüketicinin televizyon reklâmına muhatap olduğu her yerde geçerli bir kuraldır. Yalnızca işaret etmenin yeterli olduğu bir olayda, mesaj ne kadar tekrarlanırsa, o kadar iyi anımsanır. Marka da öyle.

Yapacağımız tekrarlamanın da bir sınırı olduğu açıktır. Havayı ne kadar çok mesajla doldurabilir ve insanların dikkatlerini bize vermesini nereye kadar bekleyebiliriz? Televizyonda herhangi bir haber kanalına aktığınızda, sunucunun yanı sıra, ortalığın haber sütunu, hisse senet­leri çubuğu, şok haber başlığı vb. gibi sütunlarla dolup taştığına, üste­lik bunların hepsinin tek bir ekrana sığdırılmaya çalışıldığına tanık olu­yorsunuz.

İşin gerçeği, artık insanlar televizyon karşısında daha az zaman ge­çiriyor, dergi okumaya ve radyo dinlemeye daha az zaman ayırıyor. Buna rağmen son beş yılda reklâm harcamaları yılda yüzde 8 artmıştır. Bu sayede, her yıl tüketiciye ortalama olarak yüzde 9 daha fazla ti­cari mesaj iletilmektedir. 1965 yılında ortalama bir tüketici televizyon reklâmlarının yüzde 34’ünü hatırlıyordu. 1990 yılında bu oran yüzde 8’e düştü. Gittikçe etki derecesi zayıflayan marka kampanyalarını yü­rütmek için giderek daha çok para harcanıyor. Sözün kısası, reklâmcılık duvara toslamıştır.

kaynak:Duyular ve Marka

Yaziyi gonderen in: Pazarlama,Sektörler |
Kas
05
2007
0

Kokuların ve Marka Çağrışımları

Buzdolabından çıkardığınız sütü içmeden önce koklarsınız; bir duman kokusu aldığınız an koklamaya başlarsınız ve ona göre hareket edersi­niz. Koku duyumuz, taze olanı seçmemizi ve bozulmuş olandan uzak durmamızı sağlayarak bizi korur. Alışveriş sepetimize giren her meyve” ya da et parçası plastik ambalajın içinde de olsa, koklayarak anlama testinden geçer. Sezgilerimiz bizi ambalajdaki şüphe uyandıran en ufak bir yırtığı kontrol etmeye, bilinçaltımız da bir kola veya fıstık kutusunu açarken kapak contasının çıkardığı sese kulak kabartmaya zorlar.

Duyularımız, duyusal haz beklentisinden çok tehlikeleri yakalamaya ayarlanmıştır. Ne var ki, geçen yüzyılda reklam dünyası optimum görsel tatmin sağlamak amacıyla daha çok görme duyumuza bitap etmiş ve hep onu beslemiştir. Görsel bakımdan duyarlılığımız gelişti ve şimdi, aldığımız şeyin gördüğümüz şeyle her zaman aynı olmadığını biliyoruz. Bu yüzden de, ilgi uyandırmakta işin esas yükü yine ürünün ambalajına kalıyor. Ses, dokunma, tat ya da koku unsurunu bir arada görürseniz herhalde, bunun çok hoş bir rastlantı olduğunu varsaymakta haklı olursunuz. İnsan, bu 4 duyunun neden yok sayıldığını ve kendi doğal halleri olan koruyuculuk rolüne bırakıldığını merak edebilir.

Dünyaya ilişkin nerdeyse tüm kavrayışımız duyularımız aracılığıyla olur. Duyularımız belleğimizle aramızdaki bağdır, aynı zamanda bizi duygularımızla doğrudan bağlar. Işıltılı bir bahar tazeliğinin özel bir kokusu vardır. İmalatçılar bu hayatın yenilenmesi duygusunu şişelere doldurmaya çalışıyorlar. Pazarlamacılar bulaşık deterjanları, tuvalet te­mizleyicileri, şampuan, sabun, cam silicileri ve daha bir sürü şeyi sat­mak için baharla aramızdaki bu duygusal bağlantıyı kullanıyorlar. İnsanları iman ritüellerine duygusal olarak bağlamada beş duyuya birden seslenmenin çok yararı olmuştur. Mumların titreyişi, tütsü ko­kuları, adanmışlık ve şükran nidalarıyla çınlayan koronun sesi, özel günlerde hazırlanan ışıltılı gösteriler, işlemeli giysiler ve yiyecekler. 6. duyumuza-5 duyunun ötesinde içsel sezgi-bile dünya dinle­rinin tapınağında özel bir yer verilmiştir.

Değerlerimizi, duygularımızı ve heyecanlarımızı bellek bankaları­mızda depolarız. Belleğinizi, kayıtlarını iki ayrı kanaldan-görüntü ve ses yürüten standart bir video kamerayla kıyaslayın. İnsanoğlunun en az 5 kanalı var: Görüntü, ses, koku, tat ve dokunma. Bu 5 kanal insanın hayal edebileceğinden çok daha fazla veri içerir, çünkü doğrudan doğruya duygularımızla ve onların doğurduğu sonuçlarla bağlıdır. İstediğiniz an ileri ve geri sarabilirsiniz ve tam istediğiniz yerde dura­bilirsiniz, hem de bir an içinde. Başucunuzdaki çalar saati düşünün. Her sabah sizi uyandırmak için çalacağını bildiğinizden, çalmaya başlayacağı zamanı önceden tahmin edebilirsiniz. Eğer, bir rastlantı sonucu bu sesi gün ortasında duyarsa­nız, içinizde aynı önsezinin aniden kıpırdandığını hissedebilirsiniz.

Yaşantımızda yer alan olaylar, ruh hallerimiz, duygularımız, hatta ürünler bile uyandığımız andan uykuya daldığımız ana kadar beş kanal­lı kayıt cihazımız tarafından sürekli kaydedilmektedir. Kitle iletişim araçlarının çoğu-bunlar arasında reklam mesajları da var-her gün bi­ze beş kanal değil de yalnızca ilci kanal Üzerinden ulaşsa da, bu kayıt iş­lemi beş kanallı olmaktadır. Bu araçlardan bize gelen iletiler görsel ve seslidir. Buna o kadar alışmışızdır ki, Üzerinde düşünmeyiz bile. İşin tu­haflığı da burada. İnsanoğlu bütün beş duyusunu birden kullandığımda en yüksek etkinlik ve algılama düzeyine ulaşır; oysa reklam kampanya­ları, iletişim programları ya da marka yaratma alıştırmaları mesajlarını aktarmak için görüntü ve ses dışında pek başka bir kanal kullanmazlar.

İlk sıfır arabanızı aldığınız günü anımsıyor musunuz? Üzerinde kendine özgü bir yeni araba kokusu vardı mutlaka. Çoğu kişi sıfır ara­ba almanın en çarpıcı yanının ondaki yeni araba kokusu olduğunu söy­ler. Pırıl pırıl bir görünümün yanında, kokusu da bir yenilik ifadesidir. Aslına bakarsanız, yeni araba kokusu diye bir şey yoktur. Bu yapay bir kurgudan, doğrudan fantezi yaratan başarılı bir pazarlama oyunun­dan başka bir şey değildir. Bu kokuyu fabrikada görebileceğiniz “yeni araba” kokusu içeren aerosol kutularında bulursunuz. Üretim hattın­dan çıkmadan önce arabanın içine bu koku sıkılır. Ve bu kokunun öm­rü topu topu 6 haftadır; ondan sonra ayakkabılar, eski dergiler ve işe gidip gelirken kullandığınız plastik kahve bardaklarının kokusu birbiri ne karışarak arabanın içini kaplar.

Hayatın cilvesine bakın, arabanızın “yeni” olmaktan Çıktığı günü saptayabilecek ne bir kokumetre vardır, ne de sizin aşırı titiz davranma çabalarınız bunu belirleyebilir-yeni ile sıradan gündelik durum arasındaki sınır ayrımını yaratan şey, yeni araba kokusunun kaybolmasıdır. Elbette, bir araba aksesuarları dükkanına gidip bir yeni araba kokusu alarak, yenilik duygusunu uzatabilirsiniz.

Duyularımızın günlük deneyimlerimizle nasıl etkileşim içinde olduğunu fark etmememiz şaşkınlık vericidir. Sydney’deki Bondi Plajı şemsiye, pareo, sörftahtası, güneş kremi ve içecekler gibi çeşitli yazlık malzemeler satan dükkanlarla doludur. Oldukça sert bir rüzgarın estiği so­ğuk bir kış günü, doğum günü hediyesi almakta son dakikaya kalmış olan bir arkadaşım beni mücevher seçmek için buradaki mağazalardan birine soktu. Bir anda hiç farkına varmadan mayoların bulunduğu raf­tan karıştırmaya başladığını gördüm. Bu davranışına kendisi de şaşırmış olmalı ki, yüzme mevsimine daha beş ay olmasına rağmen, içerideki havanın yazı çağrıştırdığını yavaş yavaş fark etmeye başladı. Satıcılardan birine şaka yollu takılarak, dükkanın bu mevsim dışı sırrını açıklaması­nı istedi. Gizli kalması şartıyla, arkadaşımı dükkanın bir köşesine götürerek, içeriye devamlı hafif bir hindistancevizi kokusu püskürten ciha­zı gösterdiler. Arkadaşım o mayoyu almadı ama, ertesi hafta Fiji’de ta­til rezervasyonu yaptırdı.

Telkinin gücünü her yerde görebilirsiniz. Krispie’nin çatlayıp patla­mayan, çatırdamayan pirinç patlağını rahatlıkla bayat sanabilirsiniz; oy­sa tadı aynı, yemesi de çok güzel olabilir. Kellogg’un kahvaltılık mısır gevreğinin başarısı tamamen tahılın çıtırtısıyla ilgilidir. Vurgu, reklam­larda duyduğumuz ses efektlerinden çok, ağzımızda duyup hissettiği­miz bu çıtırtıdadır.

Kellogg’s çıtırtı ile tadın bu sinerjisini geliştirmek için yıllarca deney yapmıştır. Firma, bu araştırma kapsamında Danimarkalı bir müzik la­boratuarıyla anlaşarak onun kahvaltı gevreğine özgü tam bir çıtırtı hissi üzerinde uzmanlaşmasını sağladı. Tıpkı ürünün reçetesi ve logosunda olduğu gibi, özgül çıtırtısının da patentini almak ve tescil ettirmek istiyordu. Bunun üzerine müzik laboratuarı yalnızca Kellogg’s için tasarlanmış oldukça belirgin ve ayırt edilen bir çıtırtı sesi yarattı; Bu sesin reklamlardaki geleneksel müzikten çok önemli bir farkı vardı. Bu farklı çıtırtı sesi ve hissi yalnızca Kellogg’sla özdeşleşiyordu; bu sa­yede, bir kahvaltı büfesinde büyük bir cam kaseden mısır gevreği alan herhangi birisi, markası belirsiz bu mısır gevreğinin Kellogg’s olduğu­nu hemen anlayabilecekti.
Kellogg’s kendine özgü benzersiz çıtırtısını piyasaya sürünce, mar­kası hızla yukarılara tırmanmaya başladı. Görme ve tatmayla sınırlı olmanın ötesine geçip, hitap ettiği duyuları-dokunma dahil-4 e çıkararak, markanın algılanışına genişlik kazandırmış oldu. Böylece 5 duyumuzdan bir tanesine daha seslenerek, marka platformlarını genişletmişlerdi.

Marka platformunuzu olabildiğince çok duyuya hitap edecek şekil­de genişletmek oldukça anlamlıdır. Burnunuza sıcak ekmek kokusu­nun çarptığı bir fırının önünden hiç durmadan geçtiğinizi düşünün. Bu ne kadar zordur, değil mi? Kuzey Avrupa’daki süper marketlerde taze pişmiş ekmekler dükkanın hemen girişinde göze çarpacak şekilde sergilenir. Ortalıkta bir fırının varlığını gösteren bir belirti yoktur, ama tavana dikkatlice bakarsınız, ekmek kokularını bütün mağazaya yayma­yı amaçlayan vantilatörleri fark edersiniz. Bunun satışları, hem yalnız fırın ürünlerinin değil, pek çok başka ürün çeşidinin de satışını artıran karlı bir uygulama olduğu kanıtlanmıştır.

Sinemayla en çok bağdaştırdığınız koku hangisidir? Selüloit kokusu veya başka insanların kokusu diyeceğinizi sanmıyoruz. Daha çok, patlamış mısır diyebilirsiniz. Aslında, patlamış mısır kokusu sinemaya gitme fik­riyle öylesine güçlü bir bağlantı içindedir ki, eğer gittiğiniz sinemada bu kokuyu bulamazsanız, bir boşluk hissedebilirsiniz. Patlamış mısırın kendine özgü kokusunun, çıtırdayan mısır gevreği­nin ağızdaki teması ve çıkardığı sesin ya da özel bir yeni araba kokusu­nun ürünün kendisiyle ya da performansıyla hiçbir ilgisi yoktur. Oysa bu unsurlar bizim bu ürünlerle ilişkimizde neredeyse temel bir rol oy­nama noktasına ulaşmış durumdadır. Bu tür duyu uyarıcıları yalnızca bizi mantıklı olmayan şekilde davranmaya yöneltmekle kalmaz, ürün­leri birbirinden ayırmamızı da sağlar. Bunlar uzun süreli belleğimizde yer etmiş ve karar alma süreçlerimizin bir parçası haline gelmişlerdir.

İşte bu süreçler bize yeni markalandırma kuşağına giden yolu işaret ediyor. Önümüzdeki 10 yıl içinde marka algılama tarzımızda sismik değişimlere tanık olacağız. Bu, tek sesli siyah-beyaz ya da renkli televizyondan, surraund ses sistemiyle donatılmış yüksek çözünürlüklü renkli ekrana geçmeye benzetilebilir.

Kaynak: Martin Linstrom “Duyular ve Markalar”

Yaziyi gonderen in: Pazarlama,Sektörler |
Ağu
08
2007
0

Türkiye de ve Dünya da Mobilya

GİRİŞ

Türkiye Orman Endüstrisi

 

Orman endüstrisi sektörü ülkemizde 42615 işletme ile KOBİ’ler içerisinde % 21 paya sahiptir. Bu sektörde 200.000 kişinin istihdam edildiği tahmin edilmek­tedir. Ülkemizin nüfusu ve nüfus artış hızı, tüketicinin bilinçlenmesi, gümrük birliği ile gümrük vergisi oranlarının sıfırlanması, vb. faktörlerin bu sektör üzerindeki olumlu ve olumsuz pek çok tesirleri bulunmaktadır. Sektör olumlu gelişmeleri çok akıllıca değerlendirmek, olumsuz faktörlerin tesirim ise asgari düzeye indirmek için gerekli çalışmaları yapmak, tedbirleri almak zorundadır

      Türkiye de Mobilya Sektörü

Mobilya, işlevsel değeri ile mekanın kullanışlığını etkilerken, estetik değeri de olan, kısaca sanat ve tekniği birleştiren bir üründür. Mobilya denilince akla ilk gelen ahşap mobilyadır. Kolayca işlenebilmesi, birbirlerine kolayca birleştirilebilmesi, direncinin yüksek oluşu, eskidiğinde kolayca değiştirilebilmesi, boyanabilmesi gibi özellikler, ağaç malzemenin mobilya yapımında daha fazla tercih edilmesinin ana nedenleridir. Mobilya, piyasada “kahverengi eşya” olarak anılmakta olup, tüketici talebi sınıflandırmasında “dayanıklı tüketim malları” kategorisine girmektedir. Mobilya sektörü sadece mobilya üreticilerini kapsamamaktadır. Sunta, MDF, kaplama vs. gibi hammadde üreticileri, makina üreticileri, mimarlar, dekoratörler, metal, plastik, ahşap aksesuar üreticileri, yapıştırıcı, tutkal, boya, polyester, cila, sünger vs. gibi kimyasalların imalatçıları, döşemelik deri ve tekstil üreticileri gibi sayısız işkolu da mobilya sektörüne destek vermektedir.

Son 15-20 yıllık süreçte küçük ölçekli işletmelerin yanı sıra orta ve büyük ölçekli işletmelerin sayısı artsa da, Türk mobilya endüstrisinde, 60-65 bin düzeyinde mobilya işçisi olduğu, çoğu geleneksel yöntemlerle çalışan atölye tipi küçük ölçekli işletmelerin ağırlıkta olduğu bildirilmektedir. Fabrikasyon üretim yapan firma sayısı 10 civarındadır. Ağaç işleri federasyonu’na kayıtlı olarak mobilya işi ile uğraşan 550 bin küçük ölçekli işletme mevcuttur. Sanayi Ticaret Odaları’na kayıtlı üyelerin de bu grup içinde değerlendirilmesiyle işletme sayısının 600 bin-650 bin olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Ülkemizde mobilya imalat sektörü, pazarın yoğunlaştığı belirli bölgeler civarında toplanmıştır. Devlet planlama teşkilatının verilerine göre mobilya üretim bölgelerinin toplam üretimdeki payı en fazla olan bölge %27.2 oranında Ankara iken, %9 pay ile İzmir 3.sırada yer almaktadır

Türk mobilya sektörü çift yönlü bir görünüm sergiliyor: Bir yanda rekabet gücü düşük küçük işletmeler, bir yanda, uluslararası alanda “marka” olma yolunda ilerleyen firmalar. Şimdilik Türkiye’nin toplam ihracatında bindeli oranlarla ifade edilebilecek kadar düşük bir pay alan sektör, bu dinamik ve yaratıcı ruha sahip firmaların öncülüğünde gelişmeye açık bir görünüm sergiliyor.

Türkiye’de ekonominin dışa açılmasıyla birlikte ilk öne çıkan sektör tekstil oldu. 2001 yılı ihracat verileri, otomotiv sektörünün de bu yolda olduğunu gösteriyor. Dünya pazarı tekstil ve otomotiv kadar büyük olmasa bile, mobilya sektörü, belki de Türkiye’nin üçüncü büyük sektörü haline gelebilecek potansiyele sahip. Sektör, bugün toplam ihracat içinde binde 5 gibi çok küçük bir yer tutmasına karşın, dünya pazarı, Türk mobilya sektörünün önünde bakir bir alan gibi görünüyor.

Türkiye mobilya ihracatı istikrarlı bir büyüme trendi gösteriyor. 1996’da 75 milyon dolar olan ihracat, 2000 yılında yüzde 116’lık artışla 162 milyon dolara ulaştı. Yanı sıra, sektörde ihracata yönelik çalışan firmaların, pazarlarını da hızla genişlettiği gözleniyor. 1999’da Türkiye’den mobilya ihraç edilen ülke sayısı 109 iken, bir yıl sonra bu sayı 125’e yükseldi. Öte yandan, üretim miktarı da istikrarlı bir şekilde artıyor. 1995’deki 376 bin tonluk mobilya üretimi, 2000 yılında 500 bin tonları buldu. Ancak, mobilya sektörünün yarattığı değer, dolar bazında, istikrarlı bir şekilde düşüyor: Türkiye mobilya sektörünün 1995 üretiminin değeri 1 milyar 207 milyon dolardı. Buna karşılık 1999’da, 100 bin ton daha fazla mal üretilmiş olduğu halde, dolar cinsinden değeri, 1 milyar 125 milyon dolarda kaldı. 2000 yılı rakamları, dolar cinsinden 1995 hasılatına yaklaşıyor. Ancak bu hasılat için yaklaşık 1,5 kat fazla üretim yapıldı.

Mobilya sektöründe Türkiye’nin önünde çok açık bir ufuk görünüyorsa da, sektörün genel yapısı, dünyaya geniş ölçüde açılımı engelliyor. Geniş ölçüde istihdam yaratıcı niteliğine rağmen, mobilya üretimi, daha çok küçük işletmelerde yapılıyor. Orta Anadolu İhracatçı Birlikleri’nin araştırma servisinin hazırladığı Mobilya Sektörü Değerlendirme Raporu’na göre, Türkiye’de Ağaç İşleri Federasyonu’na kayıtlı çalışan 55 bin küçük ve orta ölçekli işletme var. Sanayi Ticaret Odaları’na kayıtlı üyeler de dahil edildiğinde sayı 65 bini buluyor. Sektörde büyük çoğunlukla atölye düzeyinde çalışılması nedeniyle kapasite kullanım oranı da yüzde 40’lar düzeyinde kalıyor. Oysa AB ülkelerinde bu oran yüzde 90’larda seyrediyor.

Son araştırmalara göre, Türkiye’nin toplam mobilya üretim kapasitesinin yüzde 23’üne sahip olan İstanbul birinciliği alarak, Ankara’yı ikinci sıraya indirdi; Ankara’nın sektördeki hacmi yüzde 19,5. Bu iki şehrin dışında Bursa, Bolu, Eskişehir, Kayseri, Sakarya, Zonguldak, Trabzon, Balıkesir, Antalya, Burdur ve Adana, mobilya sektörünün öteki önde gelen üsleri.

Sektörde fabrikasyon üretim yapan firma sayısı çok sınırlı olmakla birlikte, orta ve büyük işletme kategorisinde firmaların sayısı artıyor. Sektörde yabancı sermayenin payı da bir hayli düşük; 1997 itibariyle yabancı sermayeli dokuz firma mobilya üretiyor. Bu firmalardaki yabancı sermaye payı yüzde 75. Sektörün Türkiye’deki toplam yabancı sermaye içindeki payı ise on binde 1.

Toplam üretimi henüz 1 milyar dolar civarında seyreden, Türkiye’nin toplam ihracatı içindeki payı bindeli rakamlarla ifade edilebilen bir sektörün geleceği konusunda çok iyimser olunabilir mi? Bu, gerçekçi bir tutum sayılabilir mi? Üstelik 22 Şubat krizi sonrasında meydana gelen durgunluk iç piyasayı çok daraltmışken ve ithal girdi fiyatları çok  yükselmişken…

Çağdaş teknolojiyle çalışan, çağdaş tasarım anlayışına sahip, piyasanın önde gelen işletmelerinin performansına bakıldığında, sektörde patlama beklemek çok hayalci bir tutum sayılamaz. En saygın uluslararası yarışmalarda ödül almak, dünyanın öbür ucundaki Arjantin’e mobilya satmak ve başta İtalya, Almanya ve Fransa olmak üzere, dünyanın önde gelen mobilyacı ülkelerinde müşteri bulabilmek, başlı başına cesaret verici göstergeler. 2000 yılı verilerine göre 162 milyon dolarlık Türkiye mobilya ihracatında en önemli ülke Almanya, ki dünya pazarına mal satan ikinci en büyük üretici.

Ama bu, sektörün önü otoyol gibi açık demek değil.

Mobilya Sektörü Değerlendirme Raporu’na göre, sektörün önündeki en büyük engellerden biri, üretimin küçük atölyelerde yapılıyor olması. Avrupa mobilya endüstrisinde işletme sayısı, en az 20 işçi çalıştırma esasına göre belirleniyor. 1998 rakamlarına göre, Avrupa’da bu kategoriye giren 7 bin 780 işletme var.

Sektörü inceleyen uzmanlar, küçük birimlerin, pazarlama konusunda güç birliği yapmalarını, bir başka çıkar yol olarak görüyor. MOSAŞ, uzmanların bu bağlamda örnek gösterdiği bir birlik: “Mobilya Sanayicileri Dış Ticaret A.Ş. (MOSAŞ) sektörün gelişimine katkıda bulunmak için kurulan önemli bir Sektörel Dış Ticaret Şirketi (SDŞ) olarak faaliyet göstermektedir. 10 Ekim 1997’de SDŞ unvanı alan MOSAŞ, 41 ortakla kurulmuş ve daha sonra üye sayısını 49’a çıkarmıştır…” Raporda, şirketin daha sonra sermaye krizine girdiğine dikkat çekiliyor ama yine de geleceğin ümit verici olduğu sonucuna varılıyor:

“Kazakistan’da bir mağaza açan MOSAŞ, yatırım ve sermaye yetersizliği ve ekonomik kriz gibi sorunlar nedeniyle henüz tam olarak istenilen düzeyde gelişme kaydedememiş olmasına rağmen, mobilya sektöründe faaliyet gösteren tek SDŞ olarak dış pazarlara ihracat, pazarlama, tasarım ve Ar-Ge çalışmaları konusunda önemli bir güç oluşturmaktadır…”

Orta Anadolu İhracatçı Birlikleri’nin söz konusu raporunda ifade edilen, sektörün geleceğine iyimser bakışı besleyen bir diğer gözlem de, firmaların pazarlamaya ilişkin tutumları. Rapora göre, Türk mobilya sektöründe üretici, artık eskiden olduğu gibi, alıcının gelip malı bulmasını beklemiyor; alıcının ayağına gidiyor ve ürünü tanımasını sağlıyor. Bunun için hem reklamlardan yararlanıyor, hem de uluslararası fuarlara katılıyor. Rapora göre, sektörün bu etkileşimden, “doğrudan satış kadar değerli” bir diğer kazancı, kalite kavramının idrak ediliyor oluşu. Üretici, bu etkinlikler sayesinde, kalitenin rekabet şansını arttırdığı bilincini ediniyor.

Raporda, firmaların pazarın bulunduğu yerde temsilcilik açmalarının önemi de hatırlatılıyor: “Son yıllarda Türk firmaları tarafından Avrupa’da açılan satış temsilciliklerinin ihracat üzerindeki olumlu etkileri yeni yeni kendini göstermeye başlamıştır. Bu şubelerin bulundukları ülkelerde bire bir ilişkiler kurarak ve Ar-Ge faaliyetleri yoluyla gerçekleştirdikleri faaliyetler ihracatın artmasına büyük katkı sağlamaktadır.”

Türkiye’de mobilya sektörü dünya pazarlarına sadece mal satarak açılmıyor; ithalat da istikrarlı bir şekilde gelişiyor. Türkiye 1996’da, 125 milyon dolar ödeyerek, yaklaşık 19 bin ton mobilya ithal etti. Beş yıl sonra bu rakamlar 181 milyon dolar ve 35 bin tona yükseldi. Uzmanlar, mobilya ithalatının sürekli artışını, yerli üreticinin çeşitli kısıtlılıklarıyla açıklıyor. Mobilya Sektörü Değerlendirme Raporu’nda bu konuda şöyle deniliyor:

“Mobilya sektöründe ithal mobilyanın payının sürekli artmasının, tüketici tercihlerinin değişmesi ve yerli sektörün kalite açısından tüketici tercihlerine cevap verememesi gibi nedenler bulunmaktadır.”

Türkiye, en çok İtalya, Almanya ve Fransa’dan mobilya ithal ediyor. Uzmanlara göre, dünyanın en büyük üreticisi ve ihracatçısı konumundaki İtalya’nın mobilyalarının Türk pazarında kabul görmesi, Türkiye’deki tüketici kitlesi hakkında da bilgi veriyor:

“Artık Türkiye’de de ucuz, kaliteli ve iyi tasarımlı mobilyayı tüketebilecek geniş bir kesim var…”

Türkiye mobilya sektörünün, bu pazar olanaklarını değerlendirebilmesi için çok önemli engelleri aşması gerekiyor. En başta gelen noksan, hammadde kaynağı; kereste üretiminde miktar ve kalite açısından yurtiçi pazar talebi karşılanamıyor. eskiden yüzde 100 yerli malzeme ile çalışan sektör, artık yüzde 75 oranında ithalata bağımlı. İthal girdi maliyetleri de bir hayli yüksek. Bu durum, Türk malının yurtdışında fiyat rekabetini de olumsuz yönde etkiliyor.

Fiyat bakımından rekabeti engelleyen bir başka maliyet unsuru nakliye giderleri. Türkiye, yaygın olarak dünyanın en pahalı taşıma şekli olan karayolu taşımacılığını kullanıyor. Demiryolu ulaşımı ve limanlar gerektiği ölçüde gelişkin değil. Sektörün sağlıklı bir envanter kaydının bulunmaması bir başka engel. Bu nedenle sektörün makine kapasitesi, maliyetleri, ürün çeşitleri ve pazar analizleri sağlıklı yapılamıyor.

Bütün bunların dışında, Türkiye mobilya sektörü bir de tanıtım sorunuyla karşı karşıya. Tanıtım faaliyetleri ve yurtdışı pazarlama ağları yetersiz, pazarlama etkinliği zayıf. Sektörün özellikle dış pazarlar ve rakipler konusunda üretici ve pazarlamacıları bilgilendirecek bir iletişim kanalı yok. Bu sorunlar aşıldığı takdirde, Türkiye mobilya sektörünün ufku gayet açık.

Dünya mobilya piyasası, hem yeni piyasaların açılması hem de gelişmekte olan ülkelerin gelir düzeyindeki yükselişin tüketime yansıması nedeniyle, giderek gelişiyor. Genel olarak bu piyasanın hacmi, 1998’de 50 milyar doları bulmuştu.

Pazarın en önemli aktörleri, İtalya (8,6 milyar dolar), Almanya (4,7 milyar dolar), Kanada (4,2 milyar dolar) ve ABD (2,7 milyar dolar). ABD, 1998’deki 14 milyar 567 milyon dolarlık ithalatıyla, en büyük ithalatçı ülke. Onu, yarısı kadar bir miktarla Almanya izliyor. Üçüncü sıradaki Fransa’nın ithalatı 3,5 milyar dolar civarında. Öteki önemli ithalatçılar, Kanada, İngiltere, Japonya, Belçika – Lüksemburg, İsviçre – Lichtenstein, Hollanda, Avusturya ve Hong Kong. Bu ülkeler arasında en alt sıradaki Hong Kong’un yıllık mobilya ithalatı, 1998 itibariyle 1 milyar 72 milyon dolardı.

Türkiye mobilya sektörünün açılabileceği pazarlar arasında Avrupa en önde geleni. 1998′de 74 milyar Euro’luk cirosu olan Avrupa Birliği ülkelerinde, mobilya tüketiminin gelecek birkaç yıl içinde daha fazla büyümesi bekleniyor.

AB’nin ithalatında ise Güney Doğu Asya merkezi bir konumda. Buradan ithalat, 1998’de yüzde 20′ler düzeyinde arttı.

Aynı şekilde, 1998’de Güney Afrika’dan yapılan ithalat artışı da sürdü.

Türk mobilya üreticisinin ulaşması gereken bir diğer büyük pazar ABD. 1998 yılında, Amerikan mobilya piyasasında talep artışı oldu; talep 82,6 milyar dolara yükseldi ve bu durum Amerikan mobilya piyasasında emek ve hammadde kıtlığına yol açtı. Amerikan Mobilya İmalatçıları Derneği verilerine göre de 1999 yılında, Amerikalı tüketiciler 88,7 milyar dolarlık mobilya aldılar. Ancak ABD’de halen talep fazlası var.

Türkiye mobilya sektörü için en cazip pazarlardan biri Ortadoğu; dünya ihracatının yüzde 3’ünü çekiyor. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Kuveyt, en büyük alıcılar. Yüksek gelirli müşteriler genelde iyi kaliteli mobilyalardan hoşlanıyor; fiyat, belirleyici bir faktör değil. Dahası tüketim ağırlığı fazla olan bir orta üst sınıf doğuyor… Bölgedeki turizmin gelişmesiyle, yeni turistik tesisler için mobilya talebi de yükseliyor. Bölgeye en çok mal satanlar, sırasıyla İtalya, İspanya, Fransa, Almanya ve İngiltere. Bu ülkeler üstelik 1994 – 98 arasında pazarlarını ortalama yüzde 10 civarında genişlettiler. Bölgeye ihracat yapanlar arasında Kore, Malezya ve Asya Pasifik ülkeleri var ki pazar payları yüzde 20′lere ulaşıyor ve artmaya devam ediyor.

kaynak:M.Semih Kara-Türkiye de ve Dünya da Mobilya-2006

Yaziyi gonderen in: Mobilya Sektörü,Sektörler |
Tem
21
2007
0

Tarım Sektörünün Gayrisafi Milli Hasıla İçindeki Payı

Tarım ve Köyişleri Bakanı Güçlü, DYP Afyonkarahisar Milletvekili Reyhan Balandı’nın tarım kesimine ilişkin soru önergesini yanıtladı.

 

Güçlü, 2000 yılı Genel Nüfus Sayımı sonuçlarına göre, kırsal kesimde yaşayan nüfusun oranının yüzde 35’e düştüğünü belirtti. Ancak, bu oranın kırsal kesimde yaşayan tarım dışı faaliyetlerle geçimini sürdüren nüfusu içerdiğini bildiren Güçlü, tarımdan geçimini sağlayan nüfusun, toplam nüfusun yüzde 30-33’ünü oluşturduğunun tahmin edildiğini ifade etti.
(Devamini okumak icin tiklayin)

Tem
21
2007
0

Ligt Ürünler Pazarı Büyüyor

Her yıl yüzde 25 büyüyen light ürünler pazarının büyüklüğü 50 milyon dolara ulaştı. Tüketicinin yoğun ilgisi firmaların bu alandaki yatırımlarını hızlandırıyor. Toplam pazar içinde ise light ürünlerin payı yüzde 3-5 seviyesinde. Pazarın her yıl yüzde 15 büyüdüğü ifade ediliyor.
(Devamini okumak icin tiklayin)

Tem
18
2007
0

Dünya ve Türk Madencilik Sektöründeki Gelişmeler

Dünya ve Türk Madencilik Sektöründeki Gelişmeler

 

2003 sonrası dönemde, enerji hammaddeleri ve bakır, kurşun, demir ve alüminyum gibi metal madenlerde uluslararası piyasalardaki talep artışına bağlı olarak çok önemli fiyat artışları olmuştur. Ancak, enerji maddeleri ve metal madenler için söz konusu olan bu durum, sanayi hammaddeleri ve yapı malzemeleri için aynı ölçüde geçerli değildir. Başta mermer, bor tuzları, manyezit ve feldspat olmak üzere sektörel ihracatın büyük bölümünü oluşturan ürünlerin fiyatlarında son yıllarda nispi artışlar olmuşsa da bu artışlar enerji hammaddeleri ve metal madenlere kıyasla sınırlı düzeylerde kalmıştır.
(Devamini okumak icin tiklayin)

Tem
18
2007
0

Türkiye İçin Elektrik-Elektronik Sektörünün Önemi

Türkiye İçin Elektrik-Elektronik Sektörünün Önemi

 

Türkiye’de 1950’lerde montaj sanayi olarak kurulmaya başlayan elektrik-elektronik sanayii, özellikle son yıllarda hızla gelişen, rekabet gücü olan ve ihracatını en hızlı artıran sektörler arasında yer almayı başardı. Sektör, bugün kendi tasarım ve teknolojilerini geliştirecek güce ulaştı.
(Devamini okumak icin tiklayin)

Tem
18
2007
0

Bilgisayar Sektörü Hakkında Genel Bilgi

Bilgisayar Sektörü Hakkında Genel Bilgi

 

20’inci yüzyılın ortalarında yaygınlaşmaya başlayan bilgi işlem makineleri, önceleri tekrarlı basit işlemleri hızlandırmak ve sayılar hesaplamalar için tasarlanmıştı. Giderek daha hızlı işlemcilerin keşfedilmesi ve donanımların boyutlarının küçülmesi, bu donanımlar için geliştirilen yazılımların da yalnızca iş ve ticaret hayatını değil, günlük yaşamı da çok kolay hale getirmesi, bilgisayarın günümüzde geniş kitleler için vazgeçilmez olmasının temel nedenleri oldu.
(Devamini okumak icin tiklayin)

Altyapi WP Temadown Wp Tr Temayapim TheBuckmaker Cevirmen Otel