Nis
18
2008
0

Başarı Öyküleri-Nazım Uyar

İhracatı ve Tasarımı Öğrendi, Babasının İşine Çağ Atlattı”
Nazım UYAR
Eskişehirli İbrahim Uyar’ın 10 kişilik imalathanesi, oğlu Nazım’ın ihracat ve tasarım bilgisi devreye girince bir anda büyüdü. 150 kişilik istihdama ve 7,5 milyon dolarlık ihracata ulaşan Termosan Isı Sistemleri Dış Ticaret A.Ş. paslanmaz çelik ve özgün tasarımlara sahip ısı panelleri üretiyor ve Paris, Milano ve Moskova’da da showroom açtı.

Eskişehir doğumlu ve geleneksel sanat okulu, tekniker okulu ve Yıldız Üniversitesi üçlemesinin yetiştirdiği elektrik mühendisi İbrahim Uyar, üretim ve kalite bilgisini oğlu Nazım’ın ihracat ve tasarım becerisiyle birleştirince şirketini kısa sürede büyüttü, alanında küresel oyuncu yapmayı başardı. Termosan Isı Sistemleri ve Dış Ticaret A.Ş.’nin (Termosan) ürettiği paslanmaz çelikten ve her biri özgün tasarım ürünü ısı panelleri 46 ülkeye ihraç ediliyor. Geçen yıl 9,5 milyon YTL ciro yapan ve bu cironun 7,5 milyon dolarlık kısmını ihracattan sağlayan Termosan’ın Carisa markalı ürünleri için Paris, Milano ve Moskova’da showroom’lar açıldı. Termosan’ın kurucusu İbrahim Uyar şöyle başlıyor anlatmaya: “Eskişehirliyim ve sanat okulu, tekniker okulu ve Yıldız Elektrik geleneğinde eğitim aldım. Yıldız’da okurken de demiryollarının elektrifikasyon sürecinde yaklaşık 10 yıl çalıştım. 1973’te Fransızların projesi olarak yürütülen elektrifikasyon kapsamında Fransa’ya ve Macaristan’a eğitime de gittim. Daha sonra da Sincan Ankara şantiyesinde 3 sene şef olarak çalıştım.”

Devletten ayrıldıktan sonra bir arkadaşının önerisiyle Profilo Mecidiyeköy fabrikasında başmühendis olarak 1 yıl daha çalıştığını anlatan İbrahim Uyar, “Sonra da bir ortağım ve kardeşimle birlikte kendimiz şirket kurduk ve piyasaya atıldık. Önce konfeksiyona ütü makineleri sistemleri kurduk. Sonra elektrikli termosifonlar, kazanlar v.s yaptık. Bu 15-20 yıl sürdü. Küçük bir atölyede üretim yapıyorduk daha çok mühendislik hizmeti vererek para kazanıyorduk. Atölyemizde 8-10 kişi çalışıyordu” diyor.

Oğlu Nazım’ın üniversiteyi bitirdikten sonra bir ihracat firmasına girdiğini ve orada ihracatı öğrendikten sonra ayrılıp kendi başına piyasada ihracat yapmaya başladığını anlatan İbrahim Uyar şöyle devam ediyor: “Kendisi önce çorap ürettirip ihraç etti. Sonra da havlupan ürünler ihraç etti. Annesinden bir daire parası aldı sermaye yaptı ve başarılı oldu. Sonra da havlupan işinde kaliteli üretim bulamayınca bize yani babasıyla ortağına iş teklif etti. Biz de pazarı hazır olan bu teklife evet dedik. Kısa sürede makine parkımızı havlupan üretimi için düzenledik ve üretime başladık. O zamana kadar 10 kişilik bir atölyeydik. Nazım’ın ihracat gücüyle bulunduğum yer yetmez oldu ve Gebze’de 1.100 metrekarelik bir fabrika kurduk. Sonra Gebze’de de bir yatırım yaptık.”

Nazım Uyar da şunları söylüyor: “Ben yaz tatillerinde zaten babamın imalathanesinde çalışırdım. İmalatı ve fabrikayı sevmiştim. Kendi başıma dış ticareti öğrenince kaliteli ürünün önemini daha iyi anladım ve babamın işine döndüm. Çünkü ürünlerini ihraç ettiğim firma bana kalite sorunu yaşatmıştı. Türkiye’de, o dönemde, sadece bir firma havlupan üretiyordu. Ben babamların şirketine ortak oldum ve biz de havlupan üretmeye başladık. Yunanistan, İngiltere, İtalya derken şu anda 46 ülkeye ihracat yapıyoruz.”

12 Bin Euro’ya Arp Kalorifer Paneli Yaptık
Termosan Satış direktörü Nazım Uyar, Termosan’da paslanmaz çelikten tasarım ağırlıklı çok özel ısı birimleri üretmeye başladıklarını bu ürünlerle bir anda Avrupa’da çok yüksek talep bulduklarını anlatıyor. Uyar, “Hatta şirketimizi satın almak için de çok iyi teklifler geliyor. Ancak birçok iyi bir çıkış trendi tutturduk ve şimdilik şirketimizi satmayı düşünmüyoruz. Bizim ürünler Avrupa’da çok tercih ediliyor çünkü Avrupalı tüketici tasarıma çok önem veriyor. Fiyat o kadar önemli olmuyor. Mesela arp şeklinde altın kaplama çok özel bir ısı paneli yaptık ve 12 bin Euro fiyat koyduk. Diğer müzik aletlerinden de esinlendik. Swarovski taşlı ısı paneli tasarımlar da yaptık. Hemen siparişler gelmeye başladı. Çok modern farklı tasarımlar da ürettik. Klasik ve normal üretimlerimiz de var tabii ki. Alüminyum paneller de üretmeye başladık ama bunlarda da tasarımımızla farklı olacağız. Farklı olmak gerekiyor çünkü rekabette ancak bu şekilde öne geçebilirsiniz.”

Yaziyi gonderen in: Başarı Öyküleri,İŞ DÜNYASI |
Nis
18
2008
0

Türkçe Önyazı Örneği

İş başvurusunda özgeçmişe eklenecek ön yazı çok dikkatli kaleme alınmalıdır. İşte size türkçe hazırlanmış bir ön yazı örneği…

Ön yazı için Türkçe örnek

Sayın Ela Nova
Genel Müdür
Sample Internet Group
Değirmen Plaza Kat: 32
No: 102 Maslak
İstanbul
1 Haziran 2000

Sayın Ela Nova:

17 Haziran 2000 tarihli ‘Haber’ gazetesinde yer alan ‘Internet İş Geliştirme Direktörü’ ilanınız ilgimi çekti. Söz konusu pozisyonun benim deneyim, bilgi ve becerilerime oldukça uygun olduğunu düşünüyorum.

Goodweather.com şirketinde ‘Weather Channel Portal Manager’ olarak çalıştığım süre içerisinde yaptığım pazar analizleri ile yeni iş olanakları geliştirerek şirketimin karlılığını önemli ölçüde arttırdım.

Bugüne değin görev aldığım tüm şirketlerde araştırmacı, yenilikçi ve fırsat yaratan bir rol alarak, şirketlerimin daha etkin bir yapıya kavuşmasını sağladım. Bahsettiğim araştırmacı kişiliğim, yenilikçi yapım ve bugüne kadar gösterdiğim performans ve geniş tecrübem ile şirketiniz için de son derece yararlı olacağıma inanıyorum.

Temmuz ayı içerisinde bir görüşme için uygun olabilirim. Pozisyonun gerekliliklerini ve benim bu pozisyonun gerekliliklerine uygunluğumu görüşmek üzere sizden haber bekliyorum.

İlginiz için şimdiden teşekkür ederim.

Saygılarımla,

Lorem Ipsum

kaynak:kariyerhaber.net

Yaziyi gonderen in: İŞ DÜNYASI,Kariyer |
Mar
07
2008
0

Google dan Para Kazanmanın Yolları

Google’dan Nasıl Para Kazanırsınız? 
 
Bundan yıllar önce internetle ilk tanış­tığımızda, çok az siteden haberdardık. Sadece adını duydu­ğumuz sitelere ’acaba internet nasıl bir şey’ diyerek merakla tıklayıp, sitedeki bütün içeriği baştan aşağı inceleyerek öğren­meye çalışıyorduk. Bundan yaklaşık 15 yıl önce çığır açan bu teknoloji günümüzde artık çok farklı bir boyuta geldi. Bilgi edinmenin, araştırmanın, iletişim kurmanın haricinde artık internet insanların ticaret yapabildiği, para kazanabildi­ği çok önemli bir mecra. Ucu bucağı belli olmayan bu sanal dünyanın en büyük oyuncu­larından biri de hiç kuşkusuz ki Google.

Önceleri yalnızca araştırma yapmaya olanak sağlayan Google, zaman içinde birbirinden farklı uygulamalara yer vererek rakiplerine naza­ran büyük bir farklılık yarattı. Şirket kullanıcılarına sunduğu Google Talk, Google Maps ve Google Earth gibi eşsiz hiz­metlerin yanı sıra, internet reklamcılığı üzerinden kazanç elde etmeye olanak sağlayan AdWords ve AdSense hizme­tini de vermeye başladı. Peki, bu iki uygulama nasıl işliyor? İnternetten reklam vererek para kazanmak için ne yapma­lı? İşte kazanç elde etmenin püf noktaları…

Google’da Nasıl Reklam Verilir?
Hemen hemen herkesin günde bir kereden fazla tık­ladığı Google’a reklam ver­mek oldukça kolay. Şirketin AdWords ve AdSense hizmet­leri sayesinde yalnızca internet sitesi oluşturarak ve sisteme kayıt yaptırarak oturduğunuz yerden para kazanabilirsiniz. Ancak öncelikle bu iki uygula­manın arasındaki farkı öğren­mek lazım: Google AdWords reklam veren, Google AdSense ise reklamı yayınlayan anla­mına geliyor. AdWords üze­rinden verilen reklamlar web sitelerinde AdSense reklamla­rını yayınlayan sitelerde görü­nüyor.

AdSense ile para kazanın Web sitenizden daha fazla kazanç elde etmek ve aynı zamanda ziyaretçilerinize daha iyi bir çevrimiçi deneyim sağ­lamak ister misiniz? Google’ın kullanıcılarının para kazanma­sı için uygulamaya koyduğu AdSense hizmeti. kullanıcıla­rın Google reklamlarını web sitelerinde sunarak daha fazla para kazanmalarına olanak sağlıyor. Bu noktada izlenme­si gereken basit adımlar ise şöyle; Site sahiplerinin öncelik­li olarak sitenin içeriğiyle ilgili reklamlara yer vermesi önem taşıyor, çünkü siteye giren kullanıcının, aradığı içerikle ilgili bir bilginin yer aldığı başka bir siteye tıklamasının olasılığı çok daha fazla. Ziyaretçiler, sitede yer alan reklamlara ne kadar çok tıklanırsa Google, site sahibine tıklama oranına göre ödeme yapıyor. Ancak bu hiz­metten faydalananların dikkat etmesi gereken çok önemli bir nokta var; site sahipleri kendi kazançlarını artırmak için kendi sitelerindeki reklamlara tıkladığında sistem bunun far­kına varıyor.

AdWords İle Ziyaretçi Çekin
Google’ın düşük maliyet ile geri dönüşü yüksek olan reklamlar verilmesine altyapı sağlayan AdWords hizmeti internet reklamcılığında önemli bir role sahip. Bu hizmet ile site sahipleri belirlemiş oldukları hedef kitleye çok daha rahat arama yaptıkları anahtar kelimelerden birini aradığında verilen reklam, açı­lan arama sonuçları sayfasında sağ tarafta görünüyor. Böylece, site sahibi zaten kendisiyle ilgilenen bir hedef kitleye rek­lam yapmış oluyor. Ziyaretçiler ayrıca, satın almak veya hak­kında bilgi edinmek için de verilen reklamı tıklayabiliyor. AdWords’ün tıklama başı-mali­yet tabanlı fiyatlandırması ile kullanıcılar, yalnızca reklam­lara tıklanıldığında ödeme yapıyor ve böylece masraflarını da kon­trol altında tutabili­yor.

Kaynak: Platin

Yaziyi gonderen in: İŞ DÜNYASI |
Mar
07
2008
0

Piyasalar Durgunken Pazarlama Stratejisi

    
Piyasa Durgunken Nasıl Pazarlama Yaparsınız? 
 
Piyasa hareketliyken önünüze çıkan projeler konusunda seçici olmak daha kolaydır. Piyasa durgunlaşınca, kriterlerinizi seçim yapma yönünde belirlemek gerekir. Umutsuz olmayın; ama tüm geçerli teklifleri ciddi anlamda takip etmek için kendinize zaman tanıyın.

Mevcut müşterilerinize sunduğunuz hizmetin seviyesini yükseltin. Mümkün olan her fırsatta değer katarak onların işine verdiğiniz önemi gösterin. Önemli olan, e-posta ve anında yanıt verilen çağrılar gibi ayrıntılardır. İşin ucunu bıraktığınız izlenimi vererek başka servis sağlayıcılara gitmeleri için müşterilerinize bir gerekçe sunmayın.

Otomatikleştirin. Ayrıntılar hakkında ne kadar çok zaman harcarsanız, hizmetlerinizi pazarlamak için o kadar az zamanınız olur. E-postanızla işe başlayabilirsiniz. Müşteri adayınızın sorabileceği tüm sorulara yanıt veren bir dizi e-posta mesajı oluşturun ve bunları “yazışma dosyaları” olarak saklayın. Size bir soru yöneltildiğinde, yeni baştan bir mektup yazmak zorunda kalmaz; yalnızca elinizde olan hazır mektubun üzerinde ufak tefek uyarlamalar yaparsınız.

Mevcut hizmetlerle birlikte fazladan değer sunun. Örneğin, sabit fiyat uyguladığınız bir eğitim programı sağlıyorsanız, size fazla maliyet getirmeyecek ama değer katıldığı izlenimi verecek bir ek hizmet verin. Bu, Web sitenizden ek bilgi yayınlamak ve eğitim programındaki ana konulara ilişkin kasetler sunmak ve/ya da bir ay içinde tekrar gelip eğitim sonuçlarına dair bir değerlendirme yapmak olabilir.

İşler durgunlaştığında eski müşterilerinizi yeni işler için aramakla yetinmeyin; onlara rapor, araştırma sonuçları ya da benzeri değerli bilgileri yollayarak paylaşımı sağlamak üzere gerekli takibi yapın. İş için “ısrarcı olmaktan” daha iyi bir kabul görürsünüz
 

Yaziyi gonderen in: İŞ DÜNYASI,Pazarlama |
Oca
25
2008
0

Ab Rekabetinde Gerekli Belgeler

80’li yılların sonunda büyük Sanayi kuruluşlarının ISO 9001 belgesi almasıyla başlayan süreç, bugün Kobiler düzeyinde yaygınlaşmış durumda. Hatta kalite belgelerine olan talep 2000’li yıların başından itibaren çevre ve iş güvenliği hassasiyetlerinin artmasıyla ISO 14001, OHSAS 18001 belgelerine ilgiyi de artırdı ve gözetim, denetim, test ve belgelendirme sektörüne olan talepler de arttı. Türkiye’nin AB ile müzakerelere başlamış olması ise kamu ve özel sektör kuruluşlarında sistematik anlamda bazı değişikliklere neden oldu ve ilerleyen süreçte daha da olacağı açık.

AB Süreci Belge Talebini Artırdı
AB’de rekabet edecek olmamız, verimli çalışmaya yönelmeyi şart kılıyor. Müşteri beklentilerini karşılama kaygıları ve sanayileşmenin çevre ve insan sağlığına yönelik yarattığı negatif riskleri azaltma gerekliliği de Türkiye’deki şirketleri sistem kurma ve kurdukları yönetim sistemlerini belgelendirme konusunda hayli motive ediyor. Bu süreçte girişimcilerin bu rekabet ortamında hangi belge ve hizmetlere ihtiyacının arttığını öğrenmek için uluslararası gözetim firması SGS Türkiye Genel Müdürü Hakan Sebükcebe ile görüştüm. Sebükcebe, şu bilgileri verdi.

Tedarikçilerden Ne İsteniyor?
“Avrupa’da ve Türkiye’de de faaliyet gösteren uluslararası firmaların ürün ve hizmet alırken istedikleri bazı standartlar var. Bunlar Alman ve Fransız perakendecilerin tedarikçilerinden istediği IFS, İngiliz perakendecilerin istediği BRC, otomotiv ana sanayilerin tedarikçilerinden istediği ISO TS 16949, özellikle tekstil gibi emek yoğun sektörlerden istenilen sosyal sorumluluk SA 8000 belgesi, lojistik sektörü için güvenlik standardı olan TAPA, orman ürünleri ihracatı yapan firmalardan istenilen FSC genel olarak talep edilen belgeler.”

Ön Koşul Belgeleri
Sebükcebe, ön koşul olarak talep edilen belgeleri ise şöyle sıraladı: “ISO 9001 Kalite Yönetim Sistemi, ISO 14001 Çevre Yönetim Sistemi, iş sağlığı ve güvenliği alanında OHSAS 18001, müşteri memnuniyet standardı olan ISO 10002, gıda sektörü için ISO 22000, bilişim sektörü için ISO 20000, müşteri ve şirket bilgilerinin güvenliğini sağlamak zorunda olan firmalar için ISO 27001 belgeleri tüm dünyada yaygın bir şekilde kabul gören ve bazı firmalar için ürün temin etmeden önce ön koşul olarak istenilen belgeler.”

Kaynak: Capital Dergisi

Yaziyi gonderen in: İŞ DÜNYASI |
Oca
01
2008
0

İkna Etmenin Püf Noktaları

İkna Etmenin 10 Sırrı
Satış gücünüzü artırmak mı istiyorsunuz? O halde, ikna kabiliyetinizi geliştirmeniz gerekir. Peki, ikna kabiliyetinizi nasıl artırabilirsiniz? Müşterilerinizi satın almaya ikna etmede nasıl daha etkili olabilirsiniz? Aşağıda, Amerika’da yüksek ikna gücüne sahip satış uzmanlarının 10 sırrını bulacaksınız. Bunlar, ikna gücünüzü artıracak 10 yöntemdir.

Olumlu Olun: Başarılı satış elemanları, olumlu kişilerdir. Kendileri, temsil ettikleri firmalar, sattıkları ürün ya da hizmetler, ikna etmeye çalıştıkları müşteri adayları ve yaşadıkları ülke hakkında olumlu düşünce ve yaklaşımlara sahiptirler. Her şeye olumlu bakarlar. Coşku, bulaşıcıdır. Yaşam ve yaptığınız iş hakkında heyecan duyduğunuzda, ikna gücünüz artar; çünkü diğer insanları da heyecanlandırırsınız.

Adayınızı Seçin: Başarılı satış elemanları, ikna güçlerini, satın almak için yeterli kaynağı bulunan ve sattıkları şeyi almak için sağlam nedenleri olan kişilere yönlendirirler. Profesyonel satış elemanları, uzun vadede kârlılık sağlayabilecek müşteri adayları bulurlar. Çapraz satış olanaklarını analiz ederler. Mevcut bir müşteriye çapraz satış yapmak için 3 telefon görüşmesi gerekirken, yeni bir müşteriye satış yapmak için 7 görüşme gerektiğini bilirler. Kısacası, ikna gücü yüksek bir kişi, tüm gayretini, satın almak için kaynakları, motivasyonu ve yetkisi olan; ayrıca, yeniden kârlı satış yapma potansiyeli sunan kişiye yoğunlaştırır.

Hazırlık Yapın: Ortalama bir satış elemanı, randevu alabilmek için deliler gibi uğraşır. Karar verecek kişi görüşmeyi kabul ettikten sonra da zayıf bir sunumla satış fırsatını kaybeder. Meşgul insanlara, 40 dakika boyunca özellikler ve faydalar hakkında konuşup durarak satış yapamazsınız. Genellikle, böylesine kopuk sunumların ardından, ne satış elemanı, ne de müşteri adayı, biraz önce ne anlatıldığını özetleyebilir. Profesyonel satış elemanları, her zaman ev ödevlerini yaparlar. Ne kadar iyi hazırlanırlarsa, sunum yaparken o kadar ikna edici olacaklarını bilirler. Müşteri adayı hakkında bilmeleri gereken her şeyi araştırıp öğrenirler. Ne göstereceklerini ve söyleyeceklerini planlarlar. Ve hiç durmadan pratik yaparlar.

Zamanınızı İyi Kullanın: Amatör satış elemanları, bir rakip tarafından bozguna uğratıldıklarında sinirli bir biçimde şikâyet ederler. Şu müşteri nasıl olur da o fahiş fiyatlı, kalitesiz malı alır? Aptal olmalıdır! Müşteri, aptal değildir. Yalnızca, şikâyet eden taraf, daha rekabetçi bir satış elemanı tarafından geçilmiştir.

Unutmayın, insanlar, satın almazlar; onlara satış yapılır. Aslında, hiçbir şey satın alınmaz. Her şeyin satılması gerekir. Güçlü bir sunum yapmazsanız, müşteri adayınızı satın almaya ikna edemezsiniz. İkna gücü yüksek kişiler, tüm tiyatroya oynayan sahne sanatçıları gibidirler. Sunumlarını yaparken oyuncudurlar. Seyretmesi ve dinlemesi çok eğlenceli ve bilgilendirici insanlardır. İşte başarılı olmak için, “eylem sürenizin” her saniyesini çok iyi kullanmalısınız.

Anlayın: İkna gücü yüksek kişiler, müşteri adayına odaklanır ve her birinin yaşamdaki motivasyon kaynağını araştırırlar. Söz konusu motivasyon kaynağını bir kez bulduklarında, bu doğrultuda hareket ederler. İkna gücünüzü artırmak için, müşteri adaylarınızın gözlerini okumayı ve satın alma ya da almama konusundaki motivasyonlarını keşfetmeyi öğrenin.

İyice Araştırın: Ortalama satış elemanları, fazla konuşurlar. Aklınıza gelebilecek her konuda 30 dakikalık bir konuşma yapabilirler. Bu yüzden sessizlik, satış elemanlarının çoğu için bir tehdit oluşturur. Müşteri adayı, nefes almak üzere bir an durduğunda, amatör satışçı, yalnızca sessizliği bozmuş olmak için, bir satış palavrasıyla ortaya atlayacaktır. Oysa yetenekli bir doktorun, hastanın sorunlarını teşhis etmek için soru sorması gibi, ikna gücü yüksek kişiler de müşteri adayının ihtiyaç ve ilgi alanlarını anlamak için sorulardan yararlanırlar. Konuya nüfuz eden sorular sormada ustalaşırlar ve müşteri adaylarını satış sürecinin içine çekecek sorular sorarlar.

Kişiselleştirin: Satışta en güçlü sözcük “siz”dir. “Siz” üzerindeki vurgu, yönlendirici satış ile yönlendirici olmayan satış arasındaki farkı ortaya koyar. Yönlendirici satış, bencildir. Satış elemanının ne istediğine ve neye ihtiyaç duyduğuna odaklanır.

Yönlendirici olmayan satış, müşteri merkezlidir. Müşteri adayının ihtiyaç ve isteklerine odaklanır. Sunduğunuz iş önerisini inceleyen bir kişi, yalnızca tek bir şeyi bilmek ister: Bunun bana ne yararı var? İkna gücünüzü artırmak istiyorsanız, sunumunuzun her bölümünü, müşteri adayınızın kişisel ihtiyaç ve isteklerini karşılayacak biçimde kişiselleştirin.

Memnun Edin: İkna gücü yüksek kişiler, satışı, müşterilerini memnun ederek kapatmaya çalışırlar. Müşteri adayları, sattığınız şeye sahip olma konusunda heyecan duymaya başladıklarında, müşteriniz olurlar. Profesyonel satış elemanları, müşteri adaylarını satın almaya zorlayamayacaklarını bilirler. Önlerindeki en büyük engel, adayların satın almayı istemelerini sağlamaktır. Bu yüzden, satın alma arzusu yaratmak için pek çok yöntemden yararlanarak adayları memnun etmeye çalışırlar.

Kanıtlayın: Satış becerisine sahip kişiler, arkasında duramayacakları sözler söylemezler. Ve söyledikleri her şeyin, müşteri tarafından görünürdeki değeriyle kabul edilmesini beklemezler. Öne sürdükleri her iddiayı kanıtlamaya; bu iddiaları somut veriler, test sonuçları ve performans kayıtları ile desteklemeye her zaman hazırdırlar. Kanıtlama yoluyla ikna etmenin en güzel yollarından biri, ürün ya da hizmetlerinizden memnun olan kişilerin kanıt niteliğindeki sözlerini kullanmaktır. Üçüncü tarafların onaylayıcı ifadeleri, iddialarınız ve ürünleriniz hakkında güven oluşturmanız açısından son derece etkilidir. Gerçekler ve destekleyici beyanlar, ikna edicidir. Bunları kullanmayı öğrenin ve ikna gücü yüksek bir kişi olun.

Israrcı Olun: İyi müşteri adaylarını satış yapıncaya kadar arayın. Satışların yüzde 80’i, beşinci arayışta ya da daha sonra gerçekleşir. Öte yandan, çalışmalar şunları göstermiştir: Amerika’daki satış elemanlarının yüzde 50’si, müşteri adayını bir kez arayıp bırakmaktadır. Yüzde 18’i, müşteri adayını iki kez arayıp pes etmektedir. Yüzde 7’si, üç kez arayıp vazgeçmektedir. Yüzde 5’i, pes etmeden önce müşteri adayını dört kez aramaktadır. Yalnızca yüzde 20’si, vazgeçmeden önce müşteri adayını beş ya da daha fazla kez aramaktadır.

Satış yapmak için, dinamik bir kişiliğe sahip olmanız gerekmez. Satmak için, kişilere baskı uygulamak ya da onlardan daha fazla konuşarak üstünlük sağlamak zorunda değilsiniz. Yapabileceğiniz en etkili şey, ikna gücünüzü artırmak amacıyla sunulan bu 10 yönteme kendi satış becerinizi katmaktır.

Kaynak: localveri/ Nido Quebin

Yaziyi gonderen in: İŞ DÜNYASI,Satış Sektörü |
Kas
28
2007
0

Performans Değerlendirme Amaçları

1-Yönetsel amaçlar:

• İşletmenin çeşitli birimlerinden en alt birim olan personele kadar başarı durumlarının ölçülmesine olanak sağlayacak ortamı hazırlamak,

• İşe yerleştirme, adaylık dönemindeki çalışanların görevlerini sürdürüp sürdüremeyecekleri, terfi, ücret artışı, özendirici ücret sistemleri, ödüllendirme, cezalandırma ve yer değiştirme gibi çeşitli çalışan işlev ve uygulamalarına ilişkin

Yönetsel kararların alınmasında gereksinme duyulacak bilgi ve nesnel ölçüleri sağlamak,

• İşletmenin amaç ve gereksinimleri ile çalışanların amaç ve gereksinimlerinin bütünleştirilmesi için gerekli ortamın hazırlanmasına katkıda bulunmak,

• İşletmenin işgücü ve yönetim potansiyeli hakkında güvenilir bilgiler elde etmek,

• İşletmenin genel başarı durumu ve sorunlarına ilişkin bilgi toplamak ve gelecekte ortaya çıkabilecek olayların önceden kestirilmesine olanak sağlamak,

• Daha etkin işgücü politika, plan ve programlarının ücret sistemlerinin, eğitim ve geliştirme programlarının, işe alma, seçme ve yerleştirme, terfi ve ödüllendirme uygulamalarının geliştirilmesine olanak sağlamak.

2-Geleceğe ilişkin personel geliştirme amaçları:

• Çalışanlara başarı düzeyleri hakkında bilgi vermek, üstlerinin kendileri hakkında ne düşündükleri ve neler beklediklerini bilmelerine olanak sağlamak,

• Kişisel amaçların belirlenmesini, elde edilen başarıların tanınması ve yapılan işin anlam kazanmasını sağlamak ve dolayısıyla kişinin başarı gereksinmesini karşılamak, iş tatmini ve motivasyonu arttırmak, işe yabancılaşmayı azaltmak ve kişinin amaçları ile işletme amaçları arasındaki çelişkiyi ortadan kaldırmak,

• Çalışanlara hatalı ve eksik yönlerini göstererek bunların eğitim ve gelişim planları ile giderilmesine olanak sağlamak,

• Çalışanların işletmedeki geleceklerine ilişkin durumlarını açıklayan kariyer planlaması uygulamalarına olanak sağlamak.

Performans değerlendirmenin kullanım alanları

• En yaygın kullanım alanı olan çalışanların terfi ve kademe indirimi, görev tanımlarının yeniden yapılandırılması uygulamaları,

• Ücret düzenlemesi,

• Personeli ikaz etme ve işten çıkarma kararları,

• İşgücü gereksinimlerinin belirlenmesi,

• Bireysel ve örgütsel eğitim ve gelişim ihtiyaçlarının belirlenmesi,

• Yöneticiler ile çalışanlar arasındaki hiyerarşiyi azaltıcı, koordinasyonu arttırıcı faaliyetler,

• Çalışanlarla iletişim kurarak çalışanların performans gelişimini destekleyici çalışmalar,

• Kariyer geliştirme uygulamaları.

Yaziyi gonderen in: İŞ DÜNYASI,Kariyer |
Kas
07
2007
0

Türkiye de Tarım Ve Hayvancılık Sektörü

TÜRKİYE DE TARIM VE HAYVANCILIK SEKTÖRÜ
Türkiye, tarım ve hayvancılık bakımından bölge ülkeleri arasında önemli bir yere sahiptir. Tarım üretimi yıllar bazında giderek artmaktadır. Ülke, gerek coğrafi ve gerekse iklim sartları yönünden tarım ürünleri üretmeye çok elverişli olduğu için, tarımsal üretimde ve özellikle gıda maddeleri üretiminde dünya üzerinde kendi kendine yeterli az sayıda ülkeden biridir. Sektördeki üretim artışı özellikle 1963 yılında başlayan planlı dönemle birlikte hızlanmış ve yıllık büyüme hızı uzun dönemde ortalama %3.3 olarak gerçekleşmistir. Bu oran aynı dönemlerdeki ortalama yıllık nüfus artis hızının (%2.2) üzerindedir. Planlı dönem öncesinde üretim artışı, büyük ölçüde ekim alanlarının artmasina ve hayvan sayısının çoğalmasına baglı iken, 1963 yılından sonraki artış, tarım teknikleri ve girdi kullanımındaki olumlu gelişmelere ve dolayısıyla verimlilikteki yükselişe bağlıdır. Verimlilik; ikinci üretim, üretim tekniğinin gelişmesi, kimyasal gübre, tarımsal ilaçlar, sulama, suni tohumlama, yem, damızlık hayvan sayısı ile mekanizasyon gibi üretim girdilerindeki artişa baglı olarak zaman içinde artmıştır. 1990 yılından sonra özel sektörün tohumluk alımındaki olumlu faaliyetleri, bitkisel ürünler verimliliğinin artışında etken bir faktör olmuştur. Yine aynı dönemde, hayvancılık alanında verim artırıcı suni tohumlama, hayvan hastalık ve zararlıları ile mücadelede de önemli basarilar elde edilmistir.
Türkiye dünyanın toprak açısından büyük ülkelerinden biridir. Ülke topraklarının %60′tan fazlası kamuya (devlet, belediyeler ve özel idareler) aittir. Bunun büyük bir kısmı ise mera ve orman arazisidir. 1940 yılında 14 milyon 800 bin hektar olan ekili ve dikili alan, 1998 yilinda 27 milyon hektara ulaşmıştır. Ekili ve dikili alanın %78.9′unda kuru tarım ve %21.1′inde sulu tarım yapılmaktadır. 1998 yılı verilerine göre tarımsal üretimin %68.6′si bitkisel ürünler, %23.7′si hayvancılık, %4.5′i ormancılık ve %2.1′i de su ürünlerinden oluşmaktadır.
TARIMSAL REFORM VE TARIMDA YENİDEN YAPILANMA PROGRAMI
1999 Yılı verilerine göre; tarım sektörü; Milli gelirin % 14’ünü,
İstihdamın % 45’ ini, İhracatın % 11’ini oluşturmaktadır. Ancak, toplam ihracattaki tarımsal sanayi ürünleri payı da tarim ürünleri ihracatı olarak değerlendirildiğinde, tarım sektörünün payı %60’lar gibi yüksek bir orana ulaşmaktadır.
TARIM SEKTÖRÜNÜN ÖNEMLI SORUNLARI
- Tarım sektöründe özellikle üreticilerle ilgili düzenli bir kayıt sistemi ve desteklemeler için sıhhatli veri tabanı bulunmamaktadır.
- Tarıma ilişkin yetki ve sorumlulukların pek çok kurumun görev alanına girmesi ve bu kurumlar arasındaki koordinasyon yetersizliği, bütünlüğü ve sürekliliği sağlayacak tarımsal politikaların oluşmasını engellemektedir.
- Uygulanan yanlış destekleme politikaları sonucu, ürünlerin serbest piyasada pazarlanma şansı azalmış, bu ise müdahale alımı yapan KİT’ lerin büyük miktarda görev zararıyla karşılasmasına neden olmuştur.
- Tarımsal üretimde kendine yeterlilik tartışılır hale gelmiş ve ülkemiz tarımsal ürünlerde net ithalatçı konumuna gelmiştir.
- Üretici gelirlerinde istikrarsızlık yaratilmiş, tarimsal üretim faaliyeti cazip bir geçim alanı olmaktan çıkmıştır.
- Bu durum çiftçi gelirlerini düşürmüş, böylece de köyden kente göçü hızlandırmıştır.
- Üreticilerin ekonomik ve sosyal yönden güçlenmesini sağlayacak örgütlenme yeterince gerçekleşmemiştir.
- Mevcut destekleme sisteminde arzu edilen destekler çiftçiye ulaştırılamamış ve yönlendirici olamamıştır.
- Çiftçilerin gelir dağılımı bozulmuş, bölgelerin farklı ekolojik yapısı nedeniyle de bölgeler arası gelir farklılığı daha da artmıştır.
- Önemli bir doğal kaynak olan topraklarımız korunamamış, 1998 yılı sonu itibariyle 1.5 milyon hektar alan tarım dışına çıkmıştır.
- Toprak – su – bitki ilişkileriyle ilgili birimlerin dahi, son yapılanmada Bakanlık dışında bırakılması önemli bir eksiklik olmuştur.
- Cumhuriyetin ilk yıllarında 40 milyon hektar olan mer’a alanları amaç dışı kullanım yüzünden son yıllarda 12 milyon hektara düşerken, bilinçsiz otlatma ve yanlış kullanım sonucu da meraların verimi azalmıştır.
- Uygulanan destekleme politikalarıyla tarımın alt sektörleri arasında denge kurulamamış, hayvancılık sektörü tamamen ihmal edilmiştir.
- Süt Endüstrisi Kurumu (SEK), Et-Balık Kurumu ve Yem sanayii gibi tarımsal KİT’lerin rehabilite edilmeden ve üretimlerinin devamlılığı garanti altına alınmadan özelleştirilmesi, bunların tamamına yakınının faaliyetlerinin durmasına, dolayısıyla da hayvancılığın gerilemesine neden olmuştur.
- Tütün, çay, seker pancarı ve fındık gibi bazı tarımsal ürünlerde talep fazlası; ayçiçeği, soya gibi yağlı tohumlu bitkiler başta olmak üzere mısır, yem bitkileri ve hayvansal ürünlerden özellikle kırmızı et üretiminde büyük miktarda talep açığı ortaya çıkmıstır.
- Tarimsal üretimde istenilen kalite ve verim artışı sağlanamamış, dış ticarette tarımın uluslararası rekabet gücü çok zayıflamıştır.
- Bakanlığın fonksiyonel bazdaki mevcut teşkilat yapısı, tarım sektörüne götürülecek hizmeti zamanında ve istenilen seviyede yürütülmesine uygun olmayıp, günün şartlarına cevap vermekten uzaktır.
- Ülkemizde tarım ürünleri sigorta sistemi, istenen seviyede geliştirilememiştir
- Üreticinin ekonomik durumunun gün geçtikçe bozulduğu, fakirleştiği, borçlarını ödeyemediği, borçlarını ödemek için üretim araçlarını sattığı ve tarımsal üretimden kaçar hale geldiği bir gerçektir.
- Yeni yüzyılda tarım sektörünü, sorunlarını çözerek uluslararası anlaşmaların getirdiği yükümlülükler çerçevesinde, başta “Avrupa Birliği” olmak üzere diğer ülkelerle rekabet edebilecek yapıya kavuşturmaktır.
Bu hedeflere ulaşırken; öncelikle verimlilik, sürdürülebilirlik, katılımcılık, örgütlülük ve saydamlık ilkeleri geçerli olacaktir.
Desteleme politikalarıyla tarım sektöründe yapının, çok sayıda küçük işletmeler yerine, entansif üretime doğru yönlendirilmesi esas alınacaktır.
Türkiye Avrupa Birliği’ ne üyeliği hedeflemiş olup, Helsinki Zirvesinde Türkiye’nin aday adaylığı kesinleşmiştir. Bu bakımdan, ülkemizin tarım politikalarını belirlerken, ülke sartlarının yanında Avrupa Birliği’ nin Ortak Tarım Politikalarına olan uyumunu da gözetmek gerekmektedir.
Türkiye, gerekli reformları yapıp, tarım sektöründeki yapısal değişiklikleri gerçekleştirmeden tam üyeliğe geçtiği takdirde, tarım ürünlerinin serbest dolaşımı, tarım sektörümüzün bugünkü yapısıyla Avrupa Birliği ile rekabet gücünü zayıflatacak ve Türkiye tarım ürünlerinde Avrupa Birliği’ ne açık bir pazar haline gelecektir. Bu durum Türk çiftçisinin üretimden çekilmesine neden olacaktır.
TARIM VE HAYVANCILIĞIN TÜRKİYE EKONOMİSİNE KATKISI
Sanayileşerek gelişen toplumların ekonomilerinde bilindiği gibi tarım sektörünün payı diğer sektörleringelişmesine parelel olarak giderek düşmektedir.
Tarım sektörü, Comhuriyetimizin kuruluşundan günümüze kadar, ülkemizin ekonomik ve sosyal gelişmesinde çok önemli görevler üstlenmiş ve bu görevini günümüze kadar sürdürmüştür.

Tarım sektörünün önemi :
Ülke nüfusunun beslenmesini sağlaması,
Milli gelire ve istihdama katkı sağlaması,
Sanayi sektörünün hammadde ihtiyacını karşılaması,
Sanayiye sermaye aktarması,
İhracata doğrudan ve dolaylı katkıda bulunması,
Bu gibi nedenlerden dolayı ekonomimizde vazgeçilmez bir sektördür.

Türkiye; toplam 77,9 milyon hektar alana sahip olup, bu alanın yaklaşık %26′sını ormanlar, %16′sını çayır ve otlaklar, %35′ini de tarımalanları oluşturmaktadır.
Türkiye’nin tarım yapabilen toprakları Arazi Kullanım Yetenek Sınıflandırmasına göre sınıflandırıldığında birinci sınıf arazi miktarı 4,8 milyon hektar, ikinci sınıf arazi miktarı 5,9 milyon hektar, üçüncü sınıf arazi miktarı 6,2 milyon hektar ve dördüncü sınıf arazi miktarı ise 4,6 milyon hektardır.
Ülke topraklarının %60′tan fazlası kamuya (devlet, belediyeler ve özel idareler) aittir. Bunun büyük bir kısmı ise mera ve orman arazisidir. 1940 yılında 14 milyon 800 bin hektar olan ekili ve dikili alanların yaklaşık 8,5 milyon hektarı ekonomik olarak sulanabilir özellikte olup, bunun ancak 4.4 milyon hektarı sulanabilmektedir. Diğer bir anlatımla Türkiye’deki toplam ekili ve dikili alanların %16.5′inde sulu tarım yapılırken, %83,5′ inde kuru tarım yapılmaktadır.
Ülkemizde özellikle İç Anadolu bölgesi başta olmak üzere bazı bölgelerimizde yağış eksikliğinden dolayı nadas uygulamalı tarım yapılmaktadır. İşlenen yaklaşık 24 milyon hektar tarla alanının 5 milyon hektarı her yıl nadasa bırakılmaktadır (Dolayısıyla her yıl yaklaşık 19 milyon hektar alanda tarla tarımı yapılmaktadır). Diğer taraftan 1999 yılı itibariyle 790 bin hektar alanda sebze, 1404 bin hektar alanda meyve, 530 bin hektar alanda bağ ve 600 bin hektar alanda da zeytin üretimi yapılmaktadır.
Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizdede tarımsal üretim büyük ölçüde doğa koşullarına bağlı, risk ve belirsizliği oldukça yüksek bir ekonomik faaliyettir. Bu özelliğinden dolayı tüm ülkeler tarıma özel ilgi göstererek tarım politikalarını belirlemişlerdir.
Özellikle Gelişmiş ülkeler gıda güvencelerini garanti altına almak için tarım sektörünü öncelikli sektörler arasına alarak bu sektörü desteklemiş ve hiç bir zaman kendi insanlarının beslenmesini başka ülkelerin inisiyatifine bırakmamışlardır. Bundan dolayı dünyada tarımı gelişmemiş gelişmiş ülke yoktur.
Ülkelerin geleceğini ilgilendiren oldukça stratejik (beslenme gibi) önemi olan bu sektör aynı zamanda diğer sektörlere hammadde sağlamaktadır
Bizim gibi gelişme yolundaki ülkelerde ise önemi bir kat daha fazladır. Tarım sadece sektörü değil, ürettiği temel ürünler nedeniyle tüm ülkeyi doğrudan etkilemektedir. Bugün 65 milyona yaklaşan nüfusumuzun beslenme ihtiyacını karşılayarak nesillerin devam etmesini sağlaması nedeniyle çok önemli bir konumdadır. Diğer yandan ülke ekonomisine ve istihdama da büyük katkı sağlamaktadır.
Pek çok ülkede olduğu gibi ülkemizdede genel olarak tarım politikasının amacı;
-Artan nüfusun beslenme ihtiyacının karşılaması,
-Üretim düzeyi ve verimin artırılması,
-Üretimde doğal etkenlerin etkisinin azaltılması,
-Tarımsal ürünlerde kendine yeterlilik seviyesinin yükseltilmesi,
-Tarımsal gelirlerin artırılarak süreklilik kazandırılması,
-Tarım ürünleri ihracatının artırılması ve,
-Kırsal kesimin kalkınması dır.
1950-1960 yılları arasında liberal ekonomi yaklaşımları benimsenmiş olmakla birlikte, tarıma dönük devlet desteği ve korumacılık devam etmiştir. Planlı dönemde de bazı politika değişikliklerine rağmen tarıma yönelik destekler sürdürülmüştür.

Bugün dünyânın hayvancılık bakımından ilerlemiş ülkelerinde yetiştirilen hayvanların sayısından çok, verim dereceleri önemli yer tutmuştur.
Türkiye’nin tabiat ve iklim şartları bakımından hayvancılığa elverişli olduğu söylenebilir. Bu arada bölgeler göz önüne alınacak olursa Doğu Anadolu Bölgesi geniş otlaklarıyla hayvancılığın en yaygın olduğu kesimdir. Bu bölgede daha çok koyun ve sığır yetiştirilir.
Ülkemizde hayvan sayısı yüksek olmakla birlikte hayvan yeminin büyük ölçüde mer’a ve samana dayanması, hastalıklarla mücâdele ve pazarlama imkânlarının sınırlı oluşu hayvan yemleri ile hayvan ürünleri fiyatları arasındaki dengesizlikler yüzünden hayvancılığın iktisâdiyönden arzu edildiği şekilde geliştiği söylenemez.
Türkiye’nin konumu ve değişik ekolojik yöreleri hayvancılığa elverişli olup, ülke harekete geçirilmemiş büyük potansiyellere sâhip bulunmaktadır. Hayvancılık alanında sayı bakımından zengin çeşitli hayvan varlığı bulunmaktadır, ama bunların içinde soyları iyileştirilememiş, düşük verimli yerli ırklar çoğunluktadır. Öte yandan bulaşıcı ve salgın hastalıkların tehdîdi, çayır ve mer’aların tarıma açılmış olması, yem bitkileri üretiminin yetersizliği ve yem açığının bulunması bu kesimin başlıca problemleri olarak dikkati çekmektedir.
Türkiye’nin hayvan nüfusu, dünyâ ülkeleri arasında önemli bir yer tutmaktadır.
Hayvancılığı etkileyen şartlar: Hayvancılığı olumlu ve olumsuz yönden etkileyen şartlar şunardır:
1.Hayvan soyunun ve türlerinin iyileştirilmesi çalışmaları,
2.Tabii otlakların durumu ve yem üretimi.
Bütün ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de hayvanların çeşitliliği ve sayısı tek başına önemli değildir. Sayıları kadar verimliliği de önemlidir. Bununla ilgili olarak şöyle bir örnek verelim. Yurdumuzda en iyi cins ineklerin yıllık ortalama süt verimi 700-800, öteki cinslerin ise 150-500 kilogramdır. Fakat iyi hayvan cinslerinin beslendiği bazı ülkelerden F.Almanya’da bu miktar 3000, Hollanda ve Danimarka’da ise 4000-5000 kilogramı bulur. Et verimide aynı özelliği gösterir.
Son yıllarda tarım alanlarının genişletilmesi tarım ürünleri bakımından olumlu sonuçlar vermiştir. Fakat bu durum mera ve çayırların azalmasına yol açarak, hayvan besleme imkanlarını azaltmıştır.
Bununla birlikte bazı yıllarda, kuraklık yüzünden ot ve yem bitkileri yetersiz kalmakta bu da hayvancılığımızı olumsuz etkilemektedir. Kuraklığın üst üste olduğu yıllarda bu durum daha da kötüleşir.
Bu sebeple; son yıllarda, yem bitkileri, şekerpancarı küsbesi gibi hayvan yami olarak kullanılan fabrika artıkları üretimine önem verilmektedir.
1.Tarımın Türkiye Ekonomisine Katkısı
Türkiye ekonomik yapı bakımından tarıma dayanan bir ülkedir. Tarım sektörü üretimle ilgili sektörler iççinde en büyük payı almaktadır. Gayri Sâfi millî hasılaya %20.5′ lik bir katkısı vardır. Ülkenin %35′ i işlenen tarım arazisidir. Ancak bugün tarım arâzisi olarak işlenen toprakların sınırlarına yaklaşmıştır. Türkiye nüfûsunun büyük bir bölümü kır kesiminde yaşamakta ve gelirini tarımdan sağlamaktadır. Tarım sektörüne ayrılan kamu yatırımlarının %60′ ını sulama yatırımları meydana getirmektedir.
Türkiye, çeşitli iklim kuşaklarının etkisi altında bulunan ve bu yüzden, tropikal iklim bitkileri hâricinde dünyâda en çok bitki türüne sahip ülkelerden biridir. Ekilen tarım arâzileri içinde hububat ekiliş alanı %49′ a varan bir oranla baş sırayı almaktadır. Bunun ardındansa endüstri bitkileri ve yağlı tohumlar gelmektedir. Buğday, arpa, çavdar, yulaf, mısır, darı, pirinç, mahlut, kuşyemi, bakla, bezelye, nohut, fasulye, mercimek, soya fasulyesi, börülce ve burçak başlıca hububat ve baklagil çeşitleridir. Sekiz milyon hektar civârında bulunan nadasalanlarının azaltılması için Tarım ve Orman Bakanlıklarının yaptığı çalışmalar sonucu bu miktar devamlı azalmaktadır. Bu alanlarda baklagil ve yer bitkilerinin münâvebeye sokulmasıyla hem insan beslenmesinde, hem de hayvan yemi olarak çok önemli olan bu ürünlerde, önemli üretim artışı sağlanmaktadır. Çorum – Çankırı bölgesinde yapılan proje çalışmaları sonuçları bu konuda önemli kazançların sağlanacağını göstermiş bulunmaktadır. Nitekim bu proje başlangıcında bölgede %40 – 45 olan nadas alanları %25′ e indirilmiş ve burada münâvebeye sokulan mercimek ve nohut üretimindeki artışlar çiftçi gelirlerini ve ihrâcât imkanlarını arttırmış, böylece ülke ekonomisine büyük katkılar sağlanmıştır.
Büyük ölçüde sulu tarıma dayalı olarak üretimi yapılan sanâyi bitkilerinin beslenmemizde, sanâyiye hammadde sağlamasında ve ihracatta önemli yeri bulunmaktadır. Toplam bitki üretimine ayrılan arâzilerin yaklaşık % 7′ sini ve toplam üretimin de %25′ ini sanâyi bitkileri meydana getirmektedir.
Tütün, pamuk, şekerpancarı, patates, kenevir, başlıca sanâyi ürünlerimizi meydana getirmektedir.
Özellikle tütün üretiminde tesirli denetim ve teknik yardım hizmetlerinin çiftçilere götürülerek tütün ekim alanlarının genişletilmesi yerine, verim, kalite artışı ve ihracaata önem verilmesi, şekerpancarı üretimindeyse şeker ithaline meydan vermeyecek gerekli tedbirlerin alınması gerekmektedir.
Türkiye’de pamuk, gerek üretici ve gerekse sanâyi sektörü ve dış ticâret bakımından geniş bir kesimi ilgilendiren, tarıma dayalı dokuma sanâyimizin hammaddesi olan , ihtiyaç duyulan döviz gelirinin 1/4′ ünü tek başına sağlayan ve aynı zamanda ülkenin bitkisel yağ ihtiyacının önemli bir bölümünü karşılayan sanâyi bitkisidir.
Türkiye meyve ve sebze potansiyeli bakımından dünyânın sayılı ülkeleri arasındadır. Üç yanı denizlerle çevrili olan ve akarsu ve gölleriyle geniş bir su ürünleri potansiyeli olan Türkiye için su ürünleri önemli bir faaliyet koludur. Fakat su ürünlerinin kişi başına yıllık tüketimi oldukça düşüktür. Ülkenin orman varlığı 1994 yılı îtibâriyle 20.200.000 hektar dolayındadır. Genellikle yüksek artma gücüne sâhip hızlı büyüyen türdeki ağaçların yetiştirilmesine hız verilmektedir. Bunun için okaliptüs ve kavak ağaçları bolca yetiştirilmektedir.
1923 yılında Gayri Safi Milli Hasıla’nın %40′ını oluşturan tarım sektörü bu oranını çok küçük değişikliklerle 1970 li yıllara kadar getirmiştir.1980 yılında %25′e 1990 yılında %17′ye ve 1999 yılındada %13.8′e düşmüştür.Yetmiş altı yıllık dönemde tarımın GSMH içindeki payı yaklaşık %63 oranında düşmüştür. Bu düşmeye rağmen bugün bile ülkemiz ekonomisinde tarımın payı diğer gelişmiş ülkelerle karşılaştırıldığında çok yüksek oranda bulunmaktadır.
Ülkemizdeki istatistiklerden edinilen bilgilere göre toplam istihdamın bugün yaklaşık %45′i, diğer bir ifade ile 9.6 milyon kişi tarım sektöründe istihdam etmektedir.
1960′larda ve 1970′lerde izlenen gelişme stratejisinde sanayiye önem verilmişti. Bu politikada tarım destekleyici bir rol oynuyordu. Tarımsal politikalar ucuz ve yeterli gıda maddesi ile sanayi için hammadde sağlamaya yönelikti.

Yaziyi gonderen in: Sektörler,Tarım Sektörü |
Kas
06
2007
0

Gelecek için Küçük Düşünün!

Teknolojiyi ve ürün buluşlarını gözleyin. Geleceğin pazarları hakkında fikir edinmenin en iyi yolu, küçük şirketleri izlemektir. IBM’in 1980’lerin başında Apple ve Tandy gibi şirketleri izlemesi gerekirdi. Bunları izlemiş olsaydı, Kişisel Bilgisayar’ların (PC) bilgisayar pazarında kısa sürede büyük bir pay edineceğini görebilirdi.

Şirket yöneticilerinin odaksız yönlere gitmesini engelleyin. Plansız çalışmaktan, yeni ürünler düşünmekten ya da mevcut ürünlere yeni açılımlar getirmekten hoşlananlar çoğunlukla en yaratıcı insanlardır. Ama müşterilerin anlayışıyla bağdaşmadıkça ve şirketin başarısıyla desteklenmedikçe, bu tür fikirlerin şirketin müşterilerinin zihnindeki odağını ya da konumunu yitirmesine yol açacağı kesindir. Volvo kolaylıkla spor araba üretebilirdi; ama böyle bir şey, emniyet fikriyle özdeşleştiren bir markanın odak noktasını hemen yitirmesine yol açardı.

Pazar Değiştiği Zaman
Müşteri tutumları değiştiğinde, mevcut ürünler teknolojinin gerisinde kaldığında ya da tüketicilerin kendilerine ilişkin yerleşik algılamasından uzaklaştığında, yeniden konumlandırma bir zorunluluk haline gelir. Amerikan halkının kırmızı et konusundaki tutum değişikliğini düşünün. 1986’da, kişi başına kırmızı et tüketimi 37 kiloydu. 1990’da bu rakam kişi başına 31 kiloya düştü. Aynı dönemde, tavuk eti tüketimi kişi başına 22 kilodan 25 kiloya çıktı. Domuzculuk sektörü bu tutum değişikliğini görmezlikten gelmeyip, kendini “Öteki Beyaz Et” olarak yeniden konumlandırdı. (Hasmınızı yenemiyorsanız, onun safına katılın.)

Bugünün bilgisayar piyasası “telif” yazılımdan “açık” yazılıma doğru yön değiştirmiştir. Adını ve kazancını telif yazılıma borçlu olan IBM, müşteri tutumlarındaki bu değişikliğe ayak uydurmak için kendini yeniden konumlandırmak zorundadır. Oysa yapmadığı şey tam budur, çünkü şirket Microsoft’un “açık” Windows yazılımına karşı “telif” OS/2’yi piyasaya sürmeye devam etmektedir.

Bir şirketin bütün bu kararları alması kolay değildir. Ama doğru zamanda doğru kararı almamak, bir şirketin geleceği açısından çok kötü sonuçlar doğurabilir. Bugünün aşırı rekabet ortamında, yalnızca kendi şirketini güncelleştirmek değil, rakiplerini çok yakından takip edip onlar hakkında bilgi sahibi olmak da giderek büyük önem kazanmaktadır. Şirketler gelecek yüzyıla yönelirken, yöneticilerin Xerox, Volvo ve Lotus gibi firmaların aldığı türden kararları alma cesareti olmalıdır. Bu cesareti göstermezlerse, sonuçlarına katlanacaklardır.

Kaynak:Jack Trout’un “Yeniden Konumlandırma”

Yaziyi gonderen in: İŞ DÜNYASI,Kariyer |
Kas
06
2007
0

Kokuların ve Marka Çağrışımları

Buzdolabından çıkardığınız sütü içmeden önce koklarsınız; bir duman kokusu aldığınız an koklamaya başlarsınız ve ona göre hareket edersi­niz. Koku duyumuz, taze olanı seçmemizi ve bozulmuş olandan uzak durmamızı sağlayarak bizi korur. Alışveriş sepetimize giren her meyve” ya da et parçası plastik ambalajın içinde de olsa, koklayarak anlama testinden geçer. Sezgilerimiz bizi ambalajdaki şüphe uyandıran en ufak bir yırtığı kontrol etmeye, bilinçaltımız da bir kola veya fıstık kutusunu açarken kapak contasının çıkardığı sese kulak kabartmaya zorlar.

Duyularımız, duyusal haz beklentisinden çok tehlikeleri yakalamaya ayarlanmıştır. Ne var ki, geçen yüzyılda reklam dünyası optimum görsel tatmin sağlamak amacıyla daha çok görme duyumuza bitap etmiş ve hep onu beslemiştir. Görsel bakımdan duyarlılığımız gelişti ve şimdi, aldığımız şeyin gördüğümüz şeyle her zaman aynı olmadığını biliyoruz. Bu yüzden de, ilgi uyandırmakta işin esas yükü yine ürünün ambalajına kalıyor. Ses, dokunma, tat ya da koku unsurunu bir arada görürseniz herhalde, bunun çok hoş bir rastlantı olduğunu varsaymakta haklı olursunuz. İnsan, bu 4 duyunun neden yok sayıldığını ve kendi doğal halleri olan koruyuculuk rolüne bırakıldığını merak edebilir.

Dünyaya ilişkin nerdeyse tüm kavrayışımız duyularımız aracılığıyla olur. Duyularımız belleğimizle aramızdaki bağdır, aynı zamanda bizi duygularımızla doğrudan bağlar. Işıltılı bir bahar tazeliğinin özel bir kokusu vardır. İmalatçılar bu hayatın yenilenmesi duygusunu şişelere doldurmaya çalışıyorlar. Pazarlamacılar bulaşık deterjanları, tuvalet te­mizleyicileri, şampuan, sabun, cam silicileri ve daha bir sürü şeyi sat­mak için baharla aramızdaki bu duygusal bağlantıyı kullanıyorlar. İnsanları iman ritüellerine duygusal olarak bağlamada beş duyuya birden seslenmenin çok yararı olmuştur. Mumların titreyişi, tütsü ko­kuları, adanmışlık ve şükran nidalarıyla çınlayan koronun sesi, özel günlerde hazırlanan ışıltılı gösteriler, işlemeli giysiler ve yiyecekler. 6. duyumuza-5 duyunun ötesinde içsel sezgi-bile dünya dinle­rinin tapınağında özel bir yer verilmiştir.

Değerlerimizi, duygularımızı ve heyecanlarımızı bellek bankaları­mızda depolarız. Belleğinizi, kayıtlarını iki ayrı kanaldan-görüntü ve ses yürüten standart bir video kamerayla kıyaslayın. İnsanoğlunun en az 5 kanalı var: Görüntü, ses, koku, tat ve dokunma. Bu 5 kanal insanın hayal edebileceğinden çok daha fazla veri içerir, çünkü doğrudan doğruya duygularımızla ve onların doğurduğu sonuçlarla bağlıdır. İstediğiniz an ileri ve geri sarabilirsiniz ve tam istediğiniz yerde dura­bilirsiniz, hem de bir an içinde. Başucunuzdaki çalar saati düşünün. Her sabah sizi uyandırmak için çalacağını bildiğinizden, çalmaya başlayacağı zamanı önceden tahmin edebilirsiniz. Eğer, bir rastlantı sonucu bu sesi gün ortasında duyarsa­nız, içinizde aynı önsezinin aniden kıpırdandığını hissedebilirsiniz.

Yaşantımızda yer alan olaylar, ruh hallerimiz, duygularımız, hatta ürünler bile uyandığımız andan uykuya daldığımız ana kadar beş kanal­lı kayıt cihazımız tarafından sürekli kaydedilmektedir. Kitle iletişim araçlarının çoğu-bunlar arasında reklam mesajları da var-her gün bi­ze beş kanal değil de yalnızca ilci kanal Üzerinden ulaşsa da, bu kayıt iş­lemi beş kanallı olmaktadır. Bu araçlardan bize gelen iletiler görsel ve seslidir. Buna o kadar alışmışızdır ki, Üzerinde düşünmeyiz bile. İşin tu­haflığı da burada. İnsanoğlu bütün beş duyusunu birden kullandığımda en yüksek etkinlik ve algılama düzeyine ulaşır; oysa reklam kampanya­ları, iletişim programları ya da marka yaratma alıştırmaları mesajlarını aktarmak için görüntü ve ses dışında pek başka bir kanal kullanmazlar.

İlk sıfır arabanızı aldığınız günü anımsıyor musunuz? Üzerinde kendine özgü bir yeni araba kokusu vardı mutlaka. Çoğu kişi sıfır ara­ba almanın en çarpıcı yanının ondaki yeni araba kokusu olduğunu söy­ler. Pırıl pırıl bir görünümün yanında, kokusu da bir yenilik ifadesidir. Aslına bakarsanız, yeni araba kokusu diye bir şey yoktur. Bu yapay bir kurgudan, doğrudan fantezi yaratan başarılı bir pazarlama oyunun­dan başka bir şey değildir. Bu kokuyu fabrikada görebileceğiniz “yeni araba” kokusu içeren aerosol kutularında bulursunuz. Üretim hattın­dan çıkmadan önce arabanın içine bu koku sıkılır. Ve bu kokunun öm­rü topu topu 6 haftadır; ondan sonra ayakkabılar, eski dergiler ve işe gidip gelirken kullandığınız plastik kahve bardaklarının kokusu birbiri ne karışarak arabanın içini kaplar.

Hayatın cilvesine bakın, arabanızın “yeni” olmaktan Çıktığı günü saptayabilecek ne bir kokumetre vardır, ne de sizin aşırı titiz davranma çabalarınız bunu belirleyebilir-yeni ile sıradan gündelik durum arasındaki sınır ayrımını yaratan şey, yeni araba kokusunun kaybolmasıdır. Elbette, bir araba aksesuarları dükkanına gidip bir yeni araba kokusu alarak, yenilik duygusunu uzatabilirsiniz.

Duyularımızın günlük deneyimlerimizle nasıl etkileşim içinde olduğunu fark etmememiz şaşkınlık vericidir. Sydney’deki Bondi Plajı şemsiye, pareo, sörftahtası, güneş kremi ve içecekler gibi çeşitli yazlık malzemeler satan dükkanlarla doludur. Oldukça sert bir rüzgarın estiği so­ğuk bir kış günü, doğum günü hediyesi almakta son dakikaya kalmış olan bir arkadaşım beni mücevher seçmek için buradaki mağazalardan birine soktu. Bir anda hiç farkına varmadan mayoların bulunduğu raf­tan karıştırmaya başladığını gördüm. Bu davranışına kendisi de şaşırmış olmalı ki, yüzme mevsimine daha beş ay olmasına rağmen, içerideki havanın yazı çağrıştırdığını yavaş yavaş fark etmeye başladı. Satıcılardan birine şaka yollu takılarak, dükkanın bu mevsim dışı sırrını açıklaması­nı istedi. Gizli kalması şartıyla, arkadaşımı dükkanın bir köşesine götürerek, içeriye devamlı hafif bir hindistancevizi kokusu püskürten ciha­zı gösterdiler. Arkadaşım o mayoyu almadı ama, ertesi hafta Fiji’de ta­til rezervasyonu yaptırdı.

Telkinin gücünü her yerde görebilirsiniz. Krispie’nin çatlayıp patla­mayan, çatırdamayan pirinç patlağını rahatlıkla bayat sanabilirsiniz; oy­sa tadı aynı, yemesi de çok güzel olabilir. Kellogg’un kahvaltılık mısır gevreğinin başarısı tamamen tahılın çıtırtısıyla ilgilidir. Vurgu, reklam­larda duyduğumuz ses efektlerinden çok, ağzımızda duyup hissettiği­miz bu çıtırtıdadır.

Kellogg’s çıtırtı ile tadın bu sinerjisini geliştirmek için yıllarca deney yapmıştır. Firma, bu araştırma kapsamında Danimarkalı bir müzik la­boratuarıyla anlaşarak onun kahvaltı gevreğine özgü tam bir çıtırtı hissi üzerinde uzmanlaşmasını sağladı. Tıpkı ürünün reçetesi ve logosunda olduğu gibi, özgül çıtırtısının da patentini almak ve tescil ettirmek istiyordu. Bunun üzerine müzik laboratuarı yalnızca Kellogg’s için tasarlanmış oldukça belirgin ve ayırt edilen bir çıtırtı sesi yarattı; Bu sesin reklamlardaki geleneksel müzikten çok önemli bir farkı vardı. Bu farklı çıtırtı sesi ve hissi yalnızca Kellogg’sla özdeşleşiyordu; bu sa­yede, bir kahvaltı büfesinde büyük bir cam kaseden mısır gevreği alan herhangi birisi, markası belirsiz bu mısır gevreğinin Kellogg’s olduğu­nu hemen anlayabilecekti.
Kellogg’s kendine özgü benzersiz çıtırtısını piyasaya sürünce, mar­kası hızla yukarılara tırmanmaya başladı. Görme ve tatmayla sınırlı olmanın ötesine geçip, hitap ettiği duyuları-dokunma dahil-4 e çıkararak, markanın algılanışına genişlik kazandırmış oldu. Böylece 5 duyumuzdan bir tanesine daha seslenerek, marka platformlarını genişletmişlerdi.

Marka platformunuzu olabildiğince çok duyuya hitap edecek şekil­de genişletmek oldukça anlamlıdır. Burnunuza sıcak ekmek kokusu­nun çarptığı bir fırının önünden hiç durmadan geçtiğinizi düşünün. Bu ne kadar zordur, değil mi? Kuzey Avrupa’daki süper marketlerde taze pişmiş ekmekler dükkanın hemen girişinde göze çarpacak şekilde sergilenir. Ortalıkta bir fırının varlığını gösteren bir belirti yoktur, ama tavana dikkatlice bakarsınız, ekmek kokularını bütün mağazaya yayma­yı amaçlayan vantilatörleri fark edersiniz. Bunun satışları, hem yalnız fırın ürünlerinin değil, pek çok başka ürün çeşidinin de satışını artıran karlı bir uygulama olduğu kanıtlanmıştır.

Sinemayla en çok bağdaştırdığınız koku hangisidir? Selüloit kokusu veya başka insanların kokusu diyeceğinizi sanmıyoruz. Daha çok, patlamış mısır diyebilirsiniz. Aslında, patlamış mısır kokusu sinemaya gitme fik­riyle öylesine güçlü bir bağlantı içindedir ki, eğer gittiğiniz sinemada bu kokuyu bulamazsanız, bir boşluk hissedebilirsiniz. Patlamış mısırın kendine özgü kokusunun, çıtırdayan mısır gevreği­nin ağızdaki teması ve çıkardığı sesin ya da özel bir yeni araba kokusu­nun ürünün kendisiyle ya da performansıyla hiçbir ilgisi yoktur. Oysa bu unsurlar bizim bu ürünlerle ilişkimizde neredeyse temel bir rol oy­nama noktasına ulaşmış durumdadır. Bu tür duyu uyarıcıları yalnızca bizi mantıklı olmayan şekilde davranmaya yöneltmekle kalmaz, ürün­leri birbirinden ayırmamızı da sağlar. Bunlar uzun süreli belleğimizde yer etmiş ve karar alma süreçlerimizin bir parçası haline gelmişlerdir.

İşte bu süreçler bize yeni markalandırma kuşağına giden yolu işaret ediyor. Önümüzdeki 10 yıl içinde marka algılama tarzımızda sismik değişimlere tanık olacağız. Bu, tek sesli siyah-beyaz ya da renkli televizyondan, surraund ses sistemiyle donatılmış yüksek çözünürlüklü renkli ekrana geçmeye benzetilebilir.

Kaynak: Martin Linstrom “Duyular ve Markalar”

Yaziyi gonderen in: Pazarlama |

Altyapi WP Temadown Wp Tr Temayapim TheBuckmaker Cevirmen Otel