
‘GENEL KÜLTÜR’ Kategorisi Yazıları


Anadolu’dan hangi yaban hayvanlar yok oldu?
Kaplanlar, aslanlar, filler, çitalar, parslar, yaban eşekleri… Neler geldi ve neler geçti ve artık Anadolu’da yaşamıyorlar. Tıpkı, Anadolu’da bizden önceki yüzlerce diğer uygarlık gibi onlar da tarihteki yerlerini aldılar. Peki, ya sonrası?
Dünyada kıtasal özellik gösteren, bir çok türün anavatanı ve özellikle geçmişteki jeolojik ve iklimsel değişikliklerden etkilenen canlılara barınak olan Anadolu coğrafyası, dünyadaki herhangi bir kara parçasından çok daha fazla biyolojik öneme sahiptir. Anadolu’nun coğrafik konumu, topoğrafik özllikleri ve iklim değişiklikleri nedeniyle, geçmişte ve günümüzde canlıların bileşimini ne denli etkilediğini bilmenin yanı sıra, on bin yıldır hüküm süren Anadolu medeniyetlerindeki sosyolojik olayların, hayvanlar üzerindeki etkilerini bilmek, bu toprakların sahibi olan bizlerin kaçınılmaz görevleri arsındadır. Eğer bu bilinci kazanamazsak, çok kısa bir zaman dilimi sonrası ağır suçlamalarla karşı karşıya kalacağımız gibi, insanlığın ortak mirası olarak kabul edilen canlı varlıkları koruyamama nedeniyle bu zenginlik, hatta bu kara parçası üzerindeki haklarımız tartışmaya da açılabilir.
Çevresel değişimin nedenleri
İşte ekolojik değişimlere yol açan olgular: Tarihsel süreç içinde durmaksızın değişken bir döngü, yeniden doğuşları besleyen yok oluşlar, artlarında belirsizlik ve şaşkınlık…
Bunun sonucunda yaban hayatının bileşiminin değişmeye başlaması. Ekolojik değişimler sadece insan eliyle olmuyor. Örneğin buzul çağının başlaması, güneye doğru yavaşça inen bir yokoluş sürecidir. Bunun aksi olarak güneyli sıcak havaların kuzeye ilerlemesi kim bilir nasıl oluşumlara yol açtı. Bunlar insan etkisiyle olmayacak değişimlerdir. Bunun yanı sıra insana bağlanacak nedenler de var.
Yayılıyoruz
Özellikle savaşlarda sırf zarar vermek amacıyla yakılan ormanlar, oldukça fazladır. Tarım amaçlı açmalar o günlerde de vardı. Keza gereksinimi için olmayan, ama o günün insanına şan, şöhret kazandıran büyük yabanıl hayvanların avlanması, tutsak edilmesi günümüze kadar yansıyan ekolojik değişim ve oluşumlara yol açtı. Bu nedenlerle yaban hayatının bir bölümü günümüze kadar ulaşmadan yokolup gitti. Yaban hayatının insana zararı, bizim onların yaşam alanına musallat olmamızla bağlantılıdır. Büyük yırtıcıların insanın hedefi olmasının bir sebebi de, yaşlanan yırtıcıya en kolay avın silahsız insan olmasıdır. Bunun sonucu büyük yırtıcı hayvanları, hem intikam amaçlı hem de öyle güçlü bir yırtıcıyı avlamanın insana kazandıracağı şeref ve saygınlık uğruna yok edilmişlerdir. Günümüzden 2000 yıl önce soyu tükenmiş hayvanların yaşam ortamları, hemen hemen insan ile aynıdır. Dolayısıyla insanın egemenlik alanında yaşam şansı kalmayan otoburlar tarih sahnesini en büyük ve güçlü rakibi insanoğluna bırakıp silinip gitmişlerdir. Doğada bir türün fert sayısı belli bir düzeyin altına indiğinde artık neslin devamlılığı tehlikeye girmiş demektir.
Etobur yırtıcıların yanında otobur yaban hayatında da günümüze ulaşmayan türleri sıralarsak:
Artık tanımadığımız türler:
Asya Fili (Elephas maxima asurus): M.Ö.I. Yüzyıla kadar başta Fırat Havzası olmak üzere Anadolu’da yaşayan en büyük hayvanımızdı. Yaşama alanlarını insanların kendi lehlerine kullanmaları sonucu giderek yok olmuşlardır. Yaban Eşeği (Equus hemionus anatoliensis): 12. Yüzyıl sonuna kadar bilinen ve özellikle Anadolu’ya has bir türdü. Bu savunmasız hayvanın on bin yıllık medeniyetler çatışmasına sahne olan Anadolu’da 12. Yüzyıla kadar yaşaması da mucizedir.
Aslan (Panthera leo persica): Anadolu’daki son kayıt 1880, Birecik’tir. Aşağı Fırat Havzasında yaşayan bu hayvan bu tarihten sonra bir daha görülmemiştir. M.S 3. Yüzyılın başında yazan Aelianus, Pangeus tepesinde (Trakya) ayının yanı sıra aslan da bulunduğunu belirtmektedir. (Hist. Animal., III, 13) Tchıhatchef’e göre; Trakya’nın sert iklimi bu yörede aslan bulunmasına karşı bir kanıt olarak ileri sürülemez. Çünkü, Aucher-Eloy ( Relat.d’un voyage en Asie, II. Bölüm, s. 632 ) İran’da, Zardaku dağının hiç erimeyen karların hemen yanında aslanlarla karşılaşmıştır.
Ormansız aslan olmaz. Humboldt’a gönderilen ve Zeitschr. Für allg. Erdkunde, c.II, s.42’de yayımlanan bir mektupta, Cezayir’in meşhur aslan avcısı, Aures dağlarında sürekli aslan bulunduğunu ve bu hayvanların eksi on derece altına kadar inen sıcaklıklara çok rahat dayandıklarını anlatıyor ve genellikle aslanın aşırı sıcaktan çok aşırı soğuğa dayanabildiğini ekliyor: “Yeter ki avlanabileceği hayvan sürüleri ve ormanlar bulabilsin”. Bu konuda son derece uzman bir yargıcın bu son gözlemi belki de aslanın yüzyıllardır sürdürdüğü garip geri çekilme hareketini, Helen ve Anadolu yarım adalarını ve Suriye’yi yavaş yavaş boşaltıp, Ammien Marcellin zamanında çok yaygın olduğu (XVIII, 7), Dicle ve Fırat’ın geçtiği ülkelerde bile artık kalmadığını açıklamaktadır. Gerçekten de bu yörelerde görülen çok büyük nüfus azalması ile bu olayın at başı gitmesi işi iyice içinden çıkılamaz hale getiriyordu. Çünkü insanın varlığı genellikle yırtıcı hayvanlarla bağdaşmaz ve insanın boşalttığı alanlara yırtıcı hayvanların geri dönecekleri düşünülebilirdi; ama tam tersine insanın azalması hayvanlarında geri çekilmesine yol açmış gibidir ve anlaşılmaz olan da budur. Bu bilmece, ormanların yok edilmesiyle nüfus ve dolayısıyla evcil hayvan azalmasının birleştiklerinde, aslanın eskilerin zamanında yaşadığı bir çok bölgeyi terk etmesini belirleyen ana nedenler olarak kabul edilirse, kendiliğinden bir çözüme kavuşur.
Çita (Acinonyx jubatus): Aşağı Fırat Havzasında 19. Yüzyıla kadar yaşadığı bilinmektedir. Zaman içersinde bu hayvanın beslenmesinde önemli yer tutan ceylanların ortadan kalkmasıyla, bölgeden çekilmeleri ve giderek yok olmaları söz konusudur.
Kaplan (Panthera tigris virigata): Anadolu’daki son kayıt 1970, Hakkari Uludere olarak saptanmıştır. Türkiye, İran, Irak üçgeninde yaşamış olduğu bilinen kaplanın Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşamış olduğu, 1970 yılında Hakkari ile Uludere ilçesinde Şehit Şen tarafından vurulmuş kaplanın 122 cm uzunluğundaki postu halen Ali Üstay müzesindendir. Prof. Dr. Turan Baytop’unda kaplan ile ilgili incelemesi olduğu
bilinmektedir. Van yöresinde kaplan popülasyonunun incelenmesi için 1970 yılında Kolombiya Zooloji Parkı ile yazışmalar yapıldığı düşünülürse, Anadolu’muzda hatırı sayılır miktarda kaplanın bulunmuş olduğu anlaşılmaktadır. Kaplanın Siirt ve Hakkari arasındaki bölgede yakın zamanımıza kadar yaşadığı, daha sonra bu bölgelerden hiçbir ihbar alınamadığı bilinmektedir. Bu durumu büyük yırtıcıların zaman içersinde güneye doğru çekilmelerine bağlamak mümkün olabilir.
Pars: (Panthera pardus tulliana Valenciennes): M.Ö. 51 yılında Roma Hükümetinin Kilikya Valisi olarak, Anadolu’nun Toros-Antitoros, Amonos dağları ile deniz arasındaki güney doğu bölgesinin idaresini verdiği, Cicero’nun Coelius’a yazdığı mektuplara göre; Afrika türlerinden farklı olan Anadolu’da canlı parsların avlanması çok önemli bir hal değildir. Bu avlanmalar Likya (doğu güneyin çıkıntı halindeki kısmı), Lokonya (Toroslarla Konya arasındaki kısım) ve Kilikya’dır. Bu günde parsların yaşamış veya muhtemelen bulunacakları yerler, bu eski eyaletlerin içindedir. Plinius gibi diğer bazı yazarlar da küçük Asya’da parsın mevcut olduğunu işaret etmişlerdir. Anadolu için endemik olan ve çok eski zamanlardan beri orada yaşayan parsın hayvan coğrafyası bakımından önemi büyüktür.
Tchihatcheff’in büyük seyahat kitabında, 1850 yılında kendi avladığı parsın resmi bulunmakta ve Panthera pardus tulliana Valencıennes adı verilen bu ırkın, Küçük Asya’dan takriben Transkafkasya’ya kadar yaşadığı kabul edilmektedir. Yavruları satıldı. Charles Danford’un 1875 ve 1879 yılındaki seyahatlerinden edindiği bilgilere göre; 20.11.1879’da Osmaniye yakınında Gavur dağında vurulan dişi bir parsın ölçüleri: Baş ve gövde uzunluğu takriben 150 cm. Kuyruk uzunluğu 94 cm. Omuz yüksekliği 66 cm’dir. Buna ait kafatası ile iskelet 1931’de Whittal tarafından Karacahisar’da vurulmuş bir parsın postu ile birlikte Britanya Natural History müzesindedir.1942 Yılında İzmir ili Urla ilçesi dağlık alanında bir çoban tarafından yavru pars yakalanmış ve İzmirli tanınmış avcılardan Murat Türkmenoğlu’na satılmıştırMurat Türkmenoğlu tarafından 9 ay bakılan pars büyüyünce İzmir hayvanat bahçesine armağan edilmiştir. İzmir hayvanat bahçesinde gösterime sunulan esaret altındaki “zoza” adlı parsın fotoğrafı, 1946 yılında İstanbul Üniversitesi fotoğrafçısı Cafer Türkmen tarafından çekilmiştir. Atatürk Orman Çiftliği Ankara Hayvanat Bahçesi fil damı denilen binanın 2. Katındaki tahnit edilmiş Anadolu Parsı, 1952 yılındaAydın ili Dilek Yarımadası Dilek dağında, Kırk basamak mevkiinde, Güzelçamlı köyünde, Afyonlu Mehmet (Mehmet Karabulut) kapanla yakalamıştır. Ankara Hayvanat Bahçesinde 6 yıl yaşamıştır. Adı “Efe” olarak konmuştur. Tam boyu (burun ucundan kuyruk ucuna kadar) 170,5 cm’dir. Bursa’da bile yaşadı.
Anadolu Parsının yaşadığı yerleri tespit çalışmaları 1953 yılında, İzmir’in Hinterlandında Tire civarındaki Güme dağlarından başlayarak Aydın dağı, Efes harabeleri v.s de dahil olmak üzere geniş bir sahada yapılmıştır. Buna göre; Güme dağı, Aydın dağı bunların devamı Cibe dağı, Kuyumcu dağı, Kapulu dağı, Boğazı dağı, Selatin dağı, Kartal dağı gibi dağ silsilelerinde bulunduğu bildirilmiştir. Kuşadası, Şirince, Akçaşehir, Akyurt, Hisarlık köyü, Hamzabey ve Büyük Kale gibi yerlerde de Parstan bahsedilmektedir. Bursa ilinde (Gemlik, İznik, Karacabey, Yenişehir ve Orhangazi) ve Çanakkale çevresindeki dağlık sahada da Pars yaşamıştır. Evvelce bu yerde Turuva bulunuyordu. Homer’in pars avı da büyük bir olasılıkla burada yapılmıştır. Evliya Çelebi seyahatnamesinde İzmir Sığacık yöresinde ve Şebinkarahisar ve Erzincan civarında Pars görüldüğü doğrulamaktadır. Selçuk-Efes arasındaki “kaplanboğazı” mevkii ismi üstünde parsın bu yörede çokça bulunduğunun bir işareti sayılmaktadır. Anadolu’daki son kayıt, 1974 Beypazarı olarak bilinmektedir. 17 Ocak 1974 Yılında Ankara ili Beypazarı ilçesinin 5 km batısında Bağözü köyünden Havva Köksal adlı kadına saldırıp, kolunu iki yerden kıran ve köy bekçisi Ahmet Çalışkan tarafından vurulan parsa ait tahnit Ankara MTA Tabiat Tarihi Müzesinde sergilenmektedir.
Sazlık kedisi (Felis catus Güldenstaedt): Bu türlerin önceki sayıları hakkında bir fikir olmamasına rağmen, tarım için hızla alan kazanıldığı güney illerimizde, hızla küçülüp kaybolan sazlık ve çalılıklarla beraber, bu kedilerinde hızla yok oldukları bilinen bir gerçektir.
Ceylan (Gazella dorcas L.): Elli beş- altmış yıl önce Antakya’da Belen geçidinin 7-8 km güneyine doğru gidildiğinde, ormanla yaylalar arasında rastlanması mümkün olan bu ender memelimiz, artık buralarda aranmakla da bulunamıyor. Not : Gazella subgutturosa Güldenstaedt (Acem gazeli, Kursaklı ceylan) ise, Urfa’nın Ceylanpınar Devlet Üretme Çiftliğinde korunmakta ve üretilmektedir. Çiftlik arazisi dolaşıldığında bir günde 30-40’lık 8- 10 sürüye rastlamak mümkün olabilmektedir. Fakat hayvanların acımasıca avlandıkları çiftlik dışında bir tek örneğe rastlamak mümkün değildir. Arap tavşanı (Allactaga williamsi laticeps Nehring) : 1938-1939 Yıllarında Ankara Gerede arasında gece otomobille seyahat edip de 1-2 Arap tavşanına rastlamamanın olanaksız olduğu eski avcılarca bildirilmesine karşılık, bu gün bir tekine bile rastlamak mümkün değildir.
Sonuç olarak:
Birkaç istisna dışında memeliler açısından tüm olumsuzlukların sınai süreci ile birlikte son yarım yüzyılda meydana gelmesi, insanlık açısından hiç de affedilecek bir sonuç değildir. İnsanlarımız doğal varlığımız olan memelilerin resimlerini dahi çocuklarına gösteremez duruma gelmiştir. Ekonomik sorunlarımızın öncelikli olarak gündemde tutulması, doğal varlığımız olan yabani memelilerimizin varlığını tehlikeye düşürmemelidir. Çünkü; geç kalındığında on binlerce yıllık evrim sonucu ortaya çıkmış bu varlıklarımızı bir daha geri getirmek mümkün olmamaktadır. Unutulmamalıdır ki ekonomik krizler aşılabilir, fakat ekolojik krizler (ekokriz) sonucunda, doğal varlıklarımız insan kaynaklı faaliyetlerin etkinin altında kalarak doğal özelliklerini gün geçtikçe yitirerek tarihteki yerlerini almaktadırlar.
Anadolu topraklarındaki haklarımızı tartışmalı hale getirmemek için, o topraklarda şimdiye kadar yaşamış ve halen yaşamakta olan bütün varlıkları en ince ayrıntılarına kadar bilmek ve tarihsel olarak sahip çıkmak, ekolojik öncelikli olarak korumak yaşamsal görevlerimiz arasındadır.
Erkan Kayaöz-Orman Yüksek Mühendisi
Kaynak :hayvanlaralemi.com
Etiketler: anadolu-Genel Kültür-ilginç bilgiler-nesli tükenen hayvanlar-tarih


YENI NESLIN MARIFETI Mehmet Akif, çok sevdigi, saydıgı, Safahat’ında kendisinden bahsettigi, kisiligini idealize ettigi Bosnalı Ali Sevki Hoca ile bir gün, Vefa Bozacısında bulusmak üzere randevulasmıs. Mehmet Akif randevusuna her zaman oldugu gibi tam vaktinde gelmis. Ali Sevki Hoca ise bir hayli rötar yapmıs. Akif: — Üstadım hayırdır, niçin geciktiniz? Randevunuza geç kalmak sizin mutadınız (âdetiniz) degildir, diyerek bir açıklama istemis. Ali Sevki Hoca, Küçük Pazar’dan Vefa’ya çıkan yokusu kastederek: — Azizim, su Vefa’ya çıkan dik yokus yok mu, onu çıkana kadar kaç sefer dinlenmek zorunda kaldım. Yas ilerledi, artık bizden is geçti, diye özür beyan etmis. Akif en güzel esprilerinden birini Hoca’nın bu açıklaması üzerine yapmıs: — Üstadım sizin hiç haberiniz yok mu? Yeni nesil o yokusu dümdüz etti!. DEDI DE DEDI Sair Halil Nihat Boztepe (1882-1949) Trabzon askeri rüstiyesinde ögrenci iken, Arapça dersinde hoca, okunan metinde geçen “Kâle Resulullah” ifadesini, peygambere hürmetle bagdassın diye hep “Peygamber buyurdu ki” dîye tercüme ediyor, talebeler de aynı seyi yapıyormus. Baska bir Arapça dersinde geçen “Kâle’s-sâiru” sözünü de ögrencinin biri “Sair dedi ki yerine”, “Sair buyurdu ki” diye çevirmis. Birkaç sefer buna ses çıkarmayan hoca en sonunda patlamıs: — Ulan senin sair dedigin peygamber mi ki, buyurdu diyorsun! O da senin gibi sersemin biri! Buyurdu degil, dedi de, dedi! BAKAN, GÖREN Bakanlık, hemen her Türk politikacısının gönlünde yatan bir aslandır. Çogu politikacı için de maalesef sadece bir amaçtır. Bakanlık amaç olunca vatandasın derdi de, ülkenin sorunları da ıskalanıyor. Buna üzülen Halil Nihat Boztepe söyle dermis: — Arkadaslar, bize bakan degil gören lâzım… YÜKSEK YER Bir dostu, “Üç Istanbul’un yazarı Mithat Cemal’e (1885-1956) saçlarının agardıgını anlatmak için: — Tepeye kar yagmıs, demis. Mithat Cemal: — Dogrudur, yüksek yerlere vakitsiz yagar, diye karsılık vermis. ANKARA’NIN SEVILEN YANI Yahya Kemal’in Istanbul’a hayranlıgı herkesçe bilinir. Siir ve yazılarının büyük çogunlugunun konusu Istanbul’dur. Onun için Istanbul’dan ayrı olmak sevgiliden ayrı olmak gibidir. Yahya Kemal, su veya bu nedenle Ankara’da ikamet etmek zorunda kalınca, Istanbul burnunda tütermis. Sormuslar kendisine: — Üstat, Ankara’nın sevdiginiz bir yanı yok mu? — Var, demis, Ankara’nın Istanbul’a dönüsünü severim. KÜÇÜK SEYLER Ne kadar haklı olursa olsun, elestirileri anlayısla karsılamak çok az insana nasip olan bir olgunluktur. Bu, ilim, irfan, mevki sahipleri; sanat ve edebiyat adamları için de geçerli bir tespittir. Yahya. Kemal de büyük sairligine, yurt dısına yayılmıs ününe ragmen bu olgunlugu gösteremeyen bir sanat ve edebiyat adamıdır. Bırakın elestiriyi, yarı saka yarı ciddi küçük dokunmalara bile alınganlık gösterirmis. Bir gün kendisine yöneltilen basit bir elestiriyi hazmedemeyip öfke ile ileri geri konustugu bir sırada bir dostu teselli etmek için söyle demis: — Üstadım, ne var bu küçük elestiriye kızıp köpürecek? Üzerinde durulmaya degmeyecek kadar önemsiz Seyler bunlar. Yahya Kemal dostunu terslemis: — Insanı esas rahatsız eden bu küçük seylerdir. Koca bir dagın tepesine oturabilirsin de, bir ignenin tepesine oturamazsın!.. DAHA INSAFLI Ünlü yazar Peyami Safa (1899-1961) romanlarından bazılarının müsterisi olan bir yayıncı ile konusuyormus. Yayıncı sormus: — Üstat, benim gözlerimden birinin takma oldugunu biliyor musun? — Evet biliyorum. — Ama hangisinin takma oldugunu biliyor musun? Peyami Safa: — Evet biliyorum, demis ve “su” diye takma olan gözü göstermis. Adam hayret etmis: — Yahu nasıl anladın? Takma olmayan göze o kadar benzer ki… — Çünkü daha insaflı bakıyor. NADIR GÜLER Ünlü Türk karikatüristi Cemal Nadir Güler’e (1902—1947) ahbabı bir gün: — Senin adın Güler, ama suratın hep asık duruyor, demis. Cemal Nadir cevap vermis: — Evet benim adım Güler, ama Nadir Güler… SADECE IYILIK Gazete yazarlıgı ve radyo sohbetleriyle tanınan Nurettin Artam, çehre zügürdü biriymis. Bunu kendi de bilir ve kabullenirmis. Bir gün tanıdıgı genç ve güzel bir gazeteci kızla karsılasmıs ve hatırını sormus: — Nasılsın kızım, ne var ne yok? — Iyilik, güzellik efendim. Siz nasılsınız? — Valla bizden yalnız iyilik… GÖLGE ET Arif Nihat Asya, Sinoplu Diyojen’in söyledigi ünlü “Gölge etme, baska ihsan (iyilik) istemem!’” sözünü; ortamın ve çevrenin insan yasamındaki etkisini anlatmak için söyle söylermis: — Çölde Diyojen’e rastladım, gölge et, baska ihsan istemem, dedi. DIGERI KIMMIS? Tanınmıs birçok büyük sanatkârda oldugu gibi Necip Fazıl’da da (1904-1983) üstünlük kompleksi varmıs. Bir gün kendisine, Fransa’da yeni yayınlanan bir ansiklopedide Türkiye’den sadece iki saire yer verildigini söylemisler. Necip Fazıl hemen sormus: — Digeri kimmis? USTA BINICI Sokrat, geçimsizligi ile ün yapmıs karısı için kendisine: — Bu kadına niçin katlanıyorsunuz; nasıl tahammül ediyorsunuz, diyenlere söyle cevap verirmis: — Binicilikte usta olmak isteyenler, en huysuz atı idare etmek zorundadır. UTANÇTAN KURTULMA Bilindigi gibi halk tabakası ilk defa eski Yunan ve Roma’da bugünküne benzer bazı demokratik haklar elde etmisti. Halk, politik etkinliklere katılır, düsüncelerini açıklayabilirdi. Bu sırada birçok halk hatibi türemisti. Bunların en büyüklerinden biri olan Antistenes (M.Ö. 444 - 365) bir gün Atinalılara söyle seslenmis: — Ey Atinalılar, hiç vakit kaybetmeden bütün eseklerin at oldugunu ilan edelim… Kalabalık biraz hayret, biraz merakla sormus: — Ne yararı olacak bunun? — Hiç degilse esekler tarafından idare edilmek utancından kurtulmus oluruz. AZ DUYULMUS SEYLER Filozof Voltaire’e ( 1694-1778) bir Fransız prensesi bir toplantıda çıkısmıs: — Sen sagda solda benim iffetim hakkında konusuyormussun, öyle mi? Voltaire açık konusmus: — Bunda bir yanlıslık olmalı matmazel, çünkü ben daima az duyulmus seyleri konusurum. SIZ DE YALAN SÖYLEYIN Büyük Amerikan mizahçısı Mark Twain (1835-1910), bir toplantıda karsılastıgı kadına: — Çok güzelsiniz hanımefendi, diye iltifatta bulunmus. Kadın: — Maalesef size aynı iltifatla cevap veremeyecegim, diye karsılık vermis. Mark Twain bu kabalıgı affetmemis: — O halde siz de benim gibi yapın, yalan söyleyin hanımefendi. SEN DE AKLINI KOY Ünlü filozof Einstein (1879-1955) bir gruba kendi teorisi olan meshur izafiyet (görecelilik) teorisini izah ediyormus. Üzerinde çok durulmus, çok konusulmus bu soyut teori için odada bulunanlardan biri: — Benim aklım, mantıgım bu teoriyi kabul etmiyor, demis. Einstein: — Olabilir, diye karsılık vermis. Sen de aklını mantıgını ortaya koy da var mı yok mu, anlayalım!.. ANLAYAN YOK AMA Dünyanın tanıdıgı iki ünlü kisi olan Charlie Chaplin ile Albert Einstein sohbet ediyorlarmıs. Bu sohbet sırasında Einstein ünlü yönetmene takdirlerini sunmus: — Bütün dünya sizin filmlerinizi anlıyor ve takdir ediyor. Mensup oldugu sanat dalını evrensellestiren ender kisilerden birisiniz… Charlie Chaplin: — Haklısınız, demis, bunlar iltifat degil gerçegin ifadesidir. Fakat sizin durumunuz daha enteresan. Sizi anlayabilen kimse yok. Buna ragmen tüm dünya sizi tanıyor ve size hayran… KIME OKUTTUN? Rüzgar Gibi Geçti hin yazarı Margaret Mitchell (1900-1949), romanı yayımlanıp büyük sükse yapıncaya kadar adı sanı duyulmamıs, sıradan bir ev kadınıymıs. Ama “Rüzgar Gibi Geçti” birden bire yazarını da üne kavusturmus. Margaret Mitchell’e uzaktan yakından kutlamalar yagmaya baslamıs. Bu arada yazarın komsusu bir kadın, kıskançlık duygusuyla karısık takdir sunmus: — Kitabın tahminlerin ötesinde güzel, kime yazdırdın? Yazarın cevabı çok zekice olmus: — Begendigine sevindim, kime okuttun? OYNARSA Amerikalı bir tiyatro yazan, bir eserinin ilk temsil edilecegi gece için Ingiltere Basbakanı Churchill’e (1874-1965) bir çift davetiye göndermis ve bir de not eklemis: — Davetiyelerden biri sizin için, digeri de bir dostunuz için, sayet varsa… Churchill, tesekkür ederek cevap vermis: — Eserinizin ilk temsiline gelemeyecegim. Ikincisine gelmeye çalısırım, sayet oynarsa… KEÇI DE… Ispanya kralı II. Filip, papa seçilen V. Sbct’i tebrik için soylu bir aileden genç bir kontu görevlendirmis. Kont o kadar gençmis ki ne sakalı ne de bıyıgı mevcutmus. Papa kendini tebrike böyle toy birinin gönderilmesine alınmıs. — Kralınız adam kıtlıgına mı ugradı, senin gibi sakalsız birini beni tebrike gönderdi, demis. Genç kont pek lafını sakınma geregini duymamıs: — Eger huzurunuzda sakalın bu kadar önemi oldugunu bilseydi, kralımız size bir keçi de gönderebilirdi… PAÇAVRA 1970’li yıllarda bir Avrupa Konseyi Danısma Meclisi toplantısında Türk-Yunan iliskileri üzerinde durulurken söz alan Yunan yanlısı Fransız Senatör Perridier, bastan asagı Türkleri suçlayan bir konusma yapmıs. Arkasından zamanın Türk Dısisleri Bakanı ilhan S.Çaglayangil söz alarak Perridier’in suçlamalarını bir bir cevaplandırmıs. Ama konusması esnasında Perridier’den hep Rodier diye bahsetmis. Konusmasını yaparken, Türkiye’nin Avrupa Konseyi nezdindeki büyükelçisi Semih Günver ikide bir Çaglayangil’i ceketinden çekistiriyormus. Çaglayangil konusmasını bitirip yerine oturunca Semih Günver’e çıkısmıs: — Yahu ne diye ceketimin arkasından çekistirip duruyordun? — Fransız senatörün adını yanlıs söylüyordunuz. Adamın adı Perridier, siz sürekli Mösyö Rodier dediniz. — Peki Rodier ne demekmis? — Rodier pahalı bir kumas cinsinin adı. — Yahu daha ne istiyorsun, böyle bir paçavraya Rodier dedikse epeyi iltifat etmisiz! INSAN GÖRÜN Edebiyat ögretmeni, sair, yazar Arif Nihat Asya, bir dönem politika ile de ilgilenmis. 1950 seçimlerinde DP Adana listesinden aday olmus. Adaylıgı kesinlestikten sonra bazı dostları A. Nihat’a: — Sen, CHP’nin Adana’dan Kasım Gülek, Kemal Satır, Cavit Oral gibi devlerinin karsısına hangi cesaretle çıkıyorsun, demisler. Seçim öncesi bir mitingde konusan A. Nihat Asya sözlerine dostlarının uyarılarından ilham alarak söyle baslamıs: — Sevgili Adanalılar! Politikaya soyunmamızdan sonra bazı dostlarım bana “Sen CHP’nin Adana’dan falan filan devlerine karsı hangi cesaretle çıkıyorsun?” diye sordular. Gerçekte ise bu söz bana cesaret verdi. Çünkü simdiye kadar sizin karsınıza hep birtakım devler çıktı. Biraz da insan görün diye ben huzurunuza çıkmıs bulunuyorum!.. (Arif Nihat, bu giris cümlesinden sonra kopan alkıstan meydan çökecek sandım diyor.) KENDISI ORADA OLAMAZDI I. Mesrutiyet devri (II. Abdülhamit zamanı) devlet adamlarından Ahmet Vefik Pasa’nın da zarif nükteleri bulunmaktadır. Ahmet Vefik Pasa, Paris büyükelçisi iken Imparator III. Napolyon’un yeni yaptırdıgı bir opera binasının açılıs törenine davet edilmis. Tören sırasında Ahmet Vefik Pasa, Napolyon’a en yakın locaya kurulmus, tavır ve davranıslarıyla imparatora hiç aldırmayan bir izlenim vermis. Bu umursamazlıga içerleyen Napolyon, Ahmet Vefik Pasa’ya bir adamını göndererek: — Git su Osmanlı Pasasına sor, kendini hâlâ Kanuni devrinde mi sanıyor, demis. Ahmet Vefik Pasa aynı umursamazlıkla cevap vermis: — Imparator hazretlerine hatırlatırım ki Osmanlı Tahtında Kanuni olsaydı, kendileri orada olmaz, yerlerinde ben olurdum. BIR CUMHURIYETÇI Cumhuriyetçi Parti Baskanı adayı Roosevelt seçim konusması yapıyormus. Bir seçmen de ha bire ona laf yetistiriyormus: — Ben bir demokratım, beni kandıramazsın!.. — Neden demokratsın? — Çünkü dedem demokrattı, babam demokrattı, ben de bir demokratım. Roosevelt, “Bu herife iyi bir ders vereyim” diye düsünmüs ve sormus: — Arkadas, diyelim ki büyük baban bir esekti, baban bir esekti, o zaman sen ne olursun? Seçmen cevap vermis: - Bir cumhuriyetçi
Etiketler: anektodlar-kıssalar-tarih-ünlüler-ünlülerin hayatları


Atatürk’ün hayatından alınan bu küçük kesitler birleştirildiğinde, büyük bir devlet adamlığının ve insanlık erdemlerinin pek çok unsurunu üzerinde taşıyan, oldukça ilginç ve sevimli bir portre ortaya çıkmaktadır.
Atatürk’ün kabına sığmayan mizacı, hastalığında kendisine getirilen müeyyidelerde belirginleşmektedir. Doktorlar sigarayı günde 10 adet ile sınırlamaktadır. Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’ın anlattığına göre, Atatürk bir yolunu bulup istediği kadar sigara ve kahve içmeye devam etmiştir (Sayfa: 15-16) .
Falih Rıfkı Atay, Cumhuriyet’in 10ncu yılını kutlamaya hazırlandıkları günlerde, onca iş ve yoğunlukta bile sıkılan ve yalnızlık duyan Atatürk için şu sözleri sarf eder: “Çankaya Köşk’ünde yapacak bir iş bulamadığı için iç sıkıntısına tutulduğu vakit, kendisini cangıldan alınarak kafese konmuş bir aslana benzetirdim” (Sayfa: 20). Atatürk’ün yalnızlıktan kurtuluş yöntemi de oldukça ilginçtir. Saraydan gizlice kaçarak, Boğazda bir Rum meyhanesinde balıkçılarla kol kola horon tepmektedir. Korumalar geldiğinde ise “yakalandık” diye söylenmesi onun hoş çocuksu duygularını açığa çıkarmaktadır (Sayfa:22).
Dündar’ın verdiği örneklere göre Atatürk için sofra, “Bilgeler Meclisi” ya da “Danışma Kuruluydu.” Masanın yanında her zaman yazı tahtası bulundurmakta, daima yüksek şahsiyetlere danışma ve bilgilenme amaçlı yemek vermektedir. Ayrıca, F. Rıfkı Atay’ın anlattığına göre bir vazifede kullanacağı adamları hiç söylemeksizin, hissettirmeksizin, sofrada uygun anlarda türlü yönlerden yoklamaktadır (Sayfa:24). Ayrıca içki aldıktan sonra hafızasının zayıfladığına pek rastlanılmadığı da anlatılmaktadır.
Atatürk’ün vücutça ve kafaca güçlülüğü, 10 ncu yıl nutkunu yazdırırken kaç gece sabahladığı ve o dimdik ayaktayken, metni dikte ettirdiği gençlerin nasıl uyku için nöbet değiştirdikleri, örnek verilerek vurgulanmıştır (Sayfa:24). Ayrıca, oldukça hasta olmasına rağmen yatağında Güneş Dil Teorisi üzerinde çalıştığı da anlatılmıştır (Sayfa: 37).
Atatürk’ün Cumhurbaşkanı olmasından sonra sorumlu devlet adamı olarak hükümete ince bir strateji ile yol göstermesi de oldukça ilginçtir. Asım Us takma adını kullanarak hükümeti eleştiren yazar, gerçekte, Mustafa Kemal Atatürk’tür (Sayfa:27).
Atatürk’ün insani yönüne ve engin hayat felsefesine güzel bir örnek de İsmet İnönü ile aralarının açılması ve İnönü’nün Başvekillikten ayrılmasından sonra Genel Sekreterine verdiği şu öğütlerde bulunabilir: ” Biliyorsun, bizde, bilhassa politikacılar arasında kökleşmiş, çok kötü bir itiyad mevcuttur. Bir adam makamdan çekildi mi derhal etrafı boşalır, en yakını gibi görünen kimseler tarafından dahi terk edilir. Bu sefer arkadaşlar bunun tersini yapmalı. Bu sakim itiyadı, medeni insanlara yakışan hareketleriyle fiilen ortadan kaldırmak yoluna gitmelidirler … İşte bunu sağlamaya çalışmalıyız” (Sayfa:34).
Atatürk’ün Türk müziği hakkında söyledikleri bütün Türk halkının duygularına tercüman olmaktadır: “Biz bir Türk bestesini dinlediğimiz zaman, ondan, geçmişin uyanma bırakması lazım gelen hikayesini, kalbimize giren oklar gibi duymak isteriz. Acı olsun, tatlı olsun biz bir beste dinlerken farkında olmaksızın hislerimizin inceldiğini duymak isteriz” (Sayfa:41).
Atatürk’ün şövalye ruhu Tanburi Selahattin’in verdiği tanburu çalarken tellerden birinin kopması üzerine “İnsan bilmediği işe burnunu sokmamalı” davranışında da kendini göstermektedir. Aynı gün şık elbiseleri ile bir baloya katılmış ve kendisine takdim edilen bayanları nazikçe selamlamıştır . Akabinde bir vals başlayınca 18 yaşında bir genç çevikliği ile piste çıktığı görülmüştür (Sayfa:55 ). Daha sonra, orkestraya “Sarı Zeybek” çalmalarını söyleyerek, dizlerini yere vura vura, Aydın efelerine taş çıkartırcasına oynaması, izleyicileri büyülemiştir (Sayfa:57). Üstelik, O bunları yaparak etrafa neşe saçarken, oldukça hasta ve acılar içindedir. Atatürk’e karaciğerinin hasta olduğu teşhisi konduğu gece Melek Tokgöz’ün konserine gitmiştir (Sayfa: 67).
Hastalığının tedavisi için yabancı doktorların davetini” Ortada Hatay meselesi var. Hastalığım duyulursa fena olur” diyerek, memleket meselelerini şahsi menfaatlerden de öte, canından üstün tuttuğunu göstermiştir (Sayfa: 63). Durum daha da ciddileşip hastalığı saklanamaz hale geldiğinde ve dedikoduların arttığı bir dönemde, dimdik ayakta olduğu mesajını vermek için Mersin’de 19 Mayıs kutlamalarına katılmaya karar vererek, Fransız sefirine şöyle kükremiştir: “Milletime söz verdim; Hatay’ı alacağım. Namusum üzerine söylüyorum ki, o Türk toprağını Fransızlara bırakmayacağım. Sözümü yerine getirmezsem milletimin huzuruna çıkamam, yerimde kalamam. Ben şimdiye kadar yenilmedim yenilmem; yenilirsem bir dakika yaşayamam” (Sayfa:72). Atatürk, Hatay için canını ortaya koymuştur ve şimdi canı tehlikededir. Hatay O’nun davasıdır ve sonunda davayı da kazanmıştır, ama, kendisini bu yola feda etmiştir (Sayfa:88).
Atatürk’ün insancıl yönü hasta yatağında yatarken yakın dostlarının rahatsızlanmasından duyduğu üzüntüde bir kez daha ortaya çıkmaktadır: “Celal Bey de hasta yatıyor. Fevzi Paşa’nın da şekeri var, O da hasta. Ne olacak bilmem?” (98). Onun hasta yatağında gördüğü kâbuslarını arkadaşlarına anlatması ıstırabının boyutlarının çok yüksek olduğunu göstermektedir (s.116).
Atatürk’ün metâneti ve gerçekler karşısındaki soğukkanlılığı genel sekreterine ölmeden önce bilinçli ve son derece dikkatli yazdırdığı vasiyetnamesinde de kendini göstermektedir. Vasiyetinin ilgi çekici yönlerinden birisi banka gelirlerinin bir kısmını Türk Tarih ve Türk Dil Kurumlarına bırakmasıdır. Ayrıca, vasiyete göre İsmet İnönü’nün çocuklarına yüksek tahsillerini ikmal için muhtaç oldukları yardım yapılacaktır. Böylece son görevini de yapmıştır (Sayfa: 109).
Ölüm döşeğinde yatarken Celal Bayar hükümetin projelerini arz etmektedir. A. İnan odaya girerek Atatürk’ün yorulduğunu söyler. Ancak, Atatürk, “Gel sen de dinle. Çok mühim ve güzel şeyler anlatılıyor. Bunlar insanı yormaz, insana can verir… Rica ederim, devam.. ” demiştir. Kendisini son nefesine kadar ulusuna adayan Atatürk’ün teşhisleri de son derece önemli ve tutarlıdır:” Bizim bu işleri başarmamız için önümüzde en çok üç yıl mühletimiz vardır. Demem ki ondan evvel fırtına kopmaz” (Sayfa:120). Henüz hükümette böyle bir görüş olmadığı belirtilmiştir. Harp tam da onun öngördüğü gibi bir yıl sonra patlamış, ama, artık o hayatta değildir.
Yatağının baş ucunda bir tablo asılıdır. Tabloda kır çiçekleri ile bezeli yemyeşil bir yamaç alabildiğine uzanmaktadır; bu yamacı çiçek açmış meyve ağaçları süslüyor, arka alanda ise nefis bir göl ve heybetli, karlı dağlar manzarayı tamamlamaktadır. Tablonun adı “4 mevsim” dir. Atatürk bu tabloya baktığında memleketin dört köşesini gördüğünü belirtmiştir (Sayfa:127).
29 Ekim kutlamaları oldukça dramatik ve etkileyici olaylara sahne olmuştur: “29 Ekim törenlerinden dönen Kuleli Askeri Lisesi öğrencilerini taşıyan vapur Dolmabahçe önünden geçiyordu. Öğrenciler vapurdan “Atamızı görmek istiyoruz” diye bağırdılar. Ardından da İstiklal Marşı’nı ve 10. Yıl Marşını söylemeye başladılar. “Çıktık açık alınla/ 10 yılda her savaştan” dizeleri Dolmabahçe’nin hüzünlü duvarlarında çınladı.” Can Dündar son sahneyi şu yorumla aktarıyor: “Yanındakiler, son düşmanı olan ölümle savaşan bu kudretli adamın ilk kez o gün ağladığını gördüler” (Sayfa:141).
Kitabın son paragrafı da Atatürk’ün ölümünün ardından ona olan sevginin derecesini ifade etmek açısından önemlidir: Atatürk’ün yaveri bu acıya katlanamamış ve tabancasından kalbine sıktığı bir kurşunla hayatına son vermiştir (Sayfa:155).
Kitabın Adı Sarı Zeybek Atatürk’ün Son 300 Günü
Kitabın Yazarı Can DÜNDAR
Yayınevi ve Adresi Milliyet Yayın A.Ş. Doğan Maedya Center 34554 Bağcılar İSTANBUL
Basım Yılı 1994
Etiketler: 10 kasım-atatürkün hastalığı-atatürkün son günleri-sarı zeybek


Carnegie Mellon Üniversitesi’nden Profesör Scott E. Fahlman, 25 yıl önce ilk defa üç işareti kullanarak ‘smiley face’ ikonunu keşfetti. İki nokta üst üste, tire ve bir parantez. Bu ikon, cep telefonu ve mobil aygıtlar için önemli bir katkı sayılıyor.
Elektronik ortamların vazgeçilmez ikonu ”
” 25 yaşında. Carnegie Mellon Üniversitesi Profesör Scott E. Fahlman, 1982 yılında bilgisayara üzerinden yaptığı bir yazışmasında, ‘mizah’ın kısıtlı olmasını tartışırken, bu üç işareti kullanarak, “Yan okuyun, sanırım bu karakterler şaka kavramını ifade edebilir” şeklinde yazmıştı.
Bu yazışmayı okuyanlardan yayılan efsanevi ikon, üniversiteler arasında hızla yayıldı, peşinden iş dünyası ve tüm dünya geldi.
Fahlman ürettiği fenomenle ilgili, “Küçücük bir ikonun bu kadar yaygınlaşmasını izlemek büyüleyici. 10 dakikada ürettiğim bu işaret bütün dünyaya ulaştı. Bazen merak ediyorum, acaba kaç milyon kişi bu ikonu şimdiye kadar kullandı ve kafalarını yana doğru eğdi” diyor.
Günlük hayatımızın vazgeçilmez bu ikonu sayesinde,bugün MSN vs. gibi iletişim programlarında duyguları belirten ifadeler görmek mümkün.
Hiçbiri

Psikoterapi hakkında bilmenizde faydalı olcak şartlar..
1- Terapinin nihai görevi hastanın değiştiremediklerini yeniden yorumlamasıdır.
2- psikoterapi sistemli ve sürekli bir tedavi biçimidir.Tek bir seansta sihirli değnek değmişçesine değişim gerçekleşmesi beklenemez.
3- Sorumluluk yaratmak anlamına gelir.Sorumluluğun farkında olmak,kişinin kendi özünü , kaderini , hayattaki durumunu , duygularını hatta acı çekisini yarattığının farkında olmaktır.
Böyle bir sorumluluğu kabul etmeyen , çektiği sıkıntı için başkalarını yada başka güçleri suçlamaya devam eden hasta için hiçbir terapi olası değildir.
4- Psikoterapinin başarılı olması için hastanın değişimi gerçekten istemesi ve aktif bir biçimde psikoterapistin vereceği görevleri yerine getirmesi gerekir.
5- önemli olan başımıza gelen olaylar değil olayları yorumlayış biçimimizdir.
6- Değişim ve gelişim için insanın ihtiyaç duyduğu her şey özünde mevcuttur.Dışardan hiçbir kaynağa ihtiyaç yoktur. Terapist kişiye bu kaynakları nasıl ortaya çıkaracağının ve nasıl etkin bir şekilde kullanacağının farkına varmasını sağlar.
7- Terapatik değişim eylem ifade etmelidir.
8- Kişinin dünyasını başka hiç kimse onun yerine değiştiremez. Eğer biri değişecekse aktif bir şekilde değişmelidir,yani çaba harcamalıdır.
Etiketler: Genel Kültür


Hipnoz nedir?
Hipnozun çok çeşitli tanımı yapılmakla beraber, bu tanımlardan bazıları şöyledir.
“Tıbbi Hipnoz Derneği Başkanı Dt. Ali Eşref Müeezinoğlu Bilinçli Hipnozu: “ Beyinsel fonksiyonların çalıştığı, bireysel denetimin açık olduğu, kesinlikle uyku hali olmadan, istekle gerçekleşen psişik bir durum” olarak tanımlıyor…devamı
DOĞAL HİPNOZ HALLERİ
Aslında her birey hem kendisi hem de çevresi için doğal olarak bir hipnotisttir. Bir annenin çocuğuna söylediği “Yine kötü notlar getirdin, sen aptal ve gerizekalısın” sözü bir telkindir. Anne de doğal olarak bir hipnotist. Bu sözleri doğru kabul eden çocuğun bilinçaltı bundan sonraki yaşamında gerizekalı olmanın gereğini yerine getirecektir. …devamı
KİŞİSEL BÜTÜNLÜK
* Başarılı bir hipnotizör olmanın ilk şartı kişisel bütünlüğümüzü sağlamaktır. Aslında insanlara verdiğimiz hizmet ne olursa olsun, sözlerimizin karşımızdaki kişide etki yaratabilmesi için kişisel bütünlüğümüzü sağlamak önemlidir…devamı
Merak edilenler
Kaç seans sürer ? Diğer yöntemlere göre avantajı nedri ? , Hipnoz uyku mudur ? , Hipnozdan çıkmamam gibi bir durum sözkonusu mudur ? Hipnozda kendimi kaybeder miyim ? , İstemsiz davranışlar yapılabilir mi? , Bu konuda resmi bir oluşum ve platform var mıdır ?
KULLANIM ALANLARI
Sigara , Kilo verme , beslenme alışkalnıklarını düzenleme , ÖSS OKS ve benzeri sınavlarda hızlı puan artışı , panik atak , Sınav Kaygısı , Motivasyon , çalışma alışkanlıklarını düzenleme , Ergenlik sorunları , okul sorunları , stres bozuklukları , migren , sedef , egzama vb. deri hastalıkları , tırnak yeme…..
Etiketler: Genel Kültür


1871. Paris Komünü sonrası Komüncülerin yargılandığı ilk dava başladı. Yargılanmayı bekleyen 36 bin politik tutuklu vardı.
1942. Amerika Birleşik Devletleri Guadalcanal Adasına çıktı.
1944. 39 il merkezinde geceleri karartma başladı ve gece sokağa çıkma yasağı getirildi.
Aynı gün, Müdafaa Mükellefiyeti Kanunu’nda değişiklik yapıldı ; 16-60 yaş arasındaki erkeklerle 20-45 yaş arasındaki kadınlara hizmet yükümlülüğü getirildi, seferberlik halinde tüm ulaştırma araçlarına el konulacak.
1953. Türkiye ve İngiltere arasında imzalanan anlaşmaya göre; Türkiye, İngiltere’ye olan 240 milyon lira kredi borcunu ödemeyecek.
1954. Millet gazetesi sahibi Fuat Arna, bir yazısında Başbakan Adnan Menderes’e hakaret ettiği gerekçesiyle tutuklandı.
1960. Küba lideri Fidel Castro Amerika’nın ekonomik saldırganlığına misilleme yaptı; Küba’daki Amerikan mallarını kamulaştırdı.
1964. Vietnamlıların “Amerikan Savaşı” dediği Vietnam savaşı başladı. Amerika Birleşik Devletleri Kongresi Başkan’a Vietnam’a asker yollama yetkisi verdi. ABD Kuzey Vietnam’a karşı eyleme geçti. Başkan Lyndon Johnson Kuzey Vietnam’da komünist rejime karşı bütün önlemlerin alınacağını söyledi.
1973. Ereğli Demir ve Çelik Fabrikası’nda hem grev, hem de lokavt ilan edildi.
1982. İki ASALA militanı Ankara Esenboğa Havalimanı’na silahlı baskın düzenledi: 8 ölü, 72 yaralı. Militanlardan biri öldü, diğeri yaralı yakalandı.
1985. Kadıköy Devrimci- Yol davası sonuçlandı. 11 sanık 2 yıl ile 7,5 yıl arasında hapis cezaları aldı, 21 kişi beraat etti.
1989. Milli Piyango İdaresi “Kazı Kazan” oyununu piyasaya çıkardı.
1990. Türkiye Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattını kapattı.
1991. 95 aydın Kürt sorununa ilişkin “Milliyetçiliğin Doğrusu Yoktur” metnini yayınladı.
1993. Başbakan Tansu Çiller greve giden 400 bin işçiye karşı çıktı. Çiller, “Halkın parasını işçiye vermem” dedi.
1997. İstanbul Ümraniye E Tipi Cezaevi’nden 5 sol görüşlü mahkum firar etti.
1999. İki yıl önce bugün, TÜRK-İŞ Genel Sekreteri ve Genel Maden -İş Genel Başkanı Şemsi Denizer silahlı saldırı sonucu öldü.
Bugün Doğanlar:
1813. Paulina Kellogg Wright Davis. Kadınların oy hakkı mücadelesinin ilk öncülerinden olan Amerikalı reformcu ve feminist Davis ilk kadın hakları dergilerinden birinin de yayımcısıydı.
1876. Hollandalı casus Mata Hari.
1904. Filistin’deki barış çalışmalarıyla 1950′de Nobel Barış ödülü alan Birleşimiş Milletler Genel sekreteri Amerikalı siyah diplomat Ralph Bunche 1904′de bugün doğdu.
1932. Abebe Bikila. Roma’daki 1960 Olimpiyat Oyunlarında çıplak ayakla koşarak altın madalya kazanan ve gayri resmi maraton dünya rekorunun da sahibi olan Bikila 1964 Tokyo Olimpiyatlarında da kendi rekorunu kırarak birinci olmuştu. Bikila iki olimpiyatta maratonu kazanan tek atlet.
Bugün Ölenler:
1900. Alman sosyal demokrasisinin kurucularından Wilhelm Liebknecht .
1941. Hintli şair Rabindranath Tagore.
1957. Amerikalı komedyen Oliver Hardy.
1962. Besteci Neveser Kökteş
1984. Fotoğraf sanatçısı Baha Gelenbevi.
Etiketler: Genel Kültür-Tarihte Bugün


1915. İngiliz, Avustralya ve Yeni Zelanda askerleri Çanakkale’nin Anafartalar bölgesinde karaya çıktılar.
1923. Türkiye ile Amerika arasında Lozan’da “Suçluların İadesi Antlaşması” imzalandı.
1924. Lozan Antlaşması yürürlüğe girdi.
1932. İlk Venedik Film Festivali başladı.
1945. ABD İlk atom bombasını Japonya’nın Hiroşima kentine attı. 80 bine yakın insan öldü. Bütün kent yok oldu. Zamanla radyoaktivitenin yol açtığı kanserler de dahil ölü sayısı 200 binin üstüne çıktı.
1962. Jamaika 307 yıl İngiliz egemenliğinde yaşadıktan sonra bağımsızlığını kazandı.
1963. Dönemin Bayındırlık Bakanı İlyas Seçkin, “İstanbul’a köprüden önce Metro yapmak gerekir” dedi.
1971. Doların karaborsa fiyatı ilk kez resmi kurun altına düştü.
1975. İstanbul Alibeyköy’deki Sungurlar Fabrikası’nda işçiler direnişe geçti.
1984. Türkiye- Irak ikinci boru hattı kurulması anlaşması imzalandı.
1991. Sırp ve Hırvat liderler koşulsuz ateşkes anlaşmasına vardılar.
1996. Çeçen direnişçiler başkent Grozni’yi ele geçirdiler.
Bugün Doğanlar:
1881. Penisilini bulan İskoç bakteriyolog Alexander Fleming.
Bugün ölenler:
1982. Eski bakanlardan Samet Ağaoğlu, tarihçi Feridun Fazıl Tülbentçi ve gazeteci Faruk Gürtunca.
1991. Eğitimci yazar Kemal Demiray.
1997. İstanbul Menkul Kıymetler Borsası Başkanı Tuncay Artun.
Etiketler: Genel Kültür-Tarihte Bugün


Tarihte Bugün (4 Ağustos)
1870. Kızılhaç Derneği İngiltere’de kuruldu.
1914. İngiltere Almanya’ya savaş ilan etti. 1. Dünya Savaşı sosyalistleri de etkiledi. Savaştan yana tavır alan sosyalist partilerin yarattığı bunalım sonucu II. Enternasyonal dağılma sürecine girdi.
1940. Taksim Gazinosu açıldı. İstanbul Belediyesi’nin açtığı gazinonun amacı halka ucuz eğlence sağlamaktı.
1956. Ulus gazetesi toplatıldı.
1958. Uluslararası Para Fonu, IMF, baskısıyla, Cumhuriyet tarihinin en yüksek devalüasyonu yapıldı. 1 dolar 2 lira 80 kuruştan 9 liraya çıktı. Devalüasyon oranı yüzde 221 idi.
1959. İstanbul’da yumurta büyüklüğünde dolu yağdı; dolu yaralanmalara ve maddi hasara yol açtı.
1961. Yassıada duruşmalarını izleyen yönetmen Elia Kazan, Adnan Menderes’i hasta ve ürkek bulduğunu söyledi.
1966. İstanbul Nuh Çimento Fabrikası kuruldu.
1971. Ortak Pazar’a geçiş protokolü yürürlüğe girdi.
1976. İspanya Kralı Juan Carlos siyasi tutukluların yüzde 90′ını affetti.
1980. Çeşitli illerde 19 kişi öldürüldü. Aynı gün Adana Cezaevi’nden 22 sol görüşlü tutuklunun kaçtığı belirlendi.
1982. 98 sanıklı İstanbul (TKP) Türkiye Komünist Partisi davası başladı.
1983. İtalya’da ilk sosyalist Başbakan Bettino Craxi göreve başladı.
1986. Yargıtay, ameliyatla cinsiyet değiştiren Bülent Ersoy’un erkek olduğuna karar verdi.
Aynı gün, “Türk Kadınını Güçlendirme ve Dayanışma Vakfı”nın “Papatyalar” diye anılan üyeleri İstanbul’da Yıldız Sarayı Hasbahçe’de “Lale Devri”ni canlandırdılar. Vakıf başkanı Semra Özal.
1987. Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü Türkiye’nin İran’a silah satan ülkeler arasında olduğunu ileri sürdü.
1993. Şiirli pul çıkardı. Pulda şair Cahit Sıtkı Tarancı’nın portresi ve Otuz Beş Yaş şiirine yer verildi.
1995. Bergamalılar Almanya’da “Kardeş Şehirler Olimpiyatları”na katıldılar ve Bergama’da siyanürle altın arayacak Eurogold firmasını destekleyen Dresdner Bank’ı protesto ettiler.
1996. Başbakan Necmettin Erbakan, GAP TV’de günde 1-2 saat Kürtçe yayın yapılabileceğini söyledi.
Aynı gün,Yüksek Askeri Şüra Başbakan Necmettin Erbakan başkanlığında toplandı; 13′ü “irticai faaliyette” bulunduğu gerekçesiyle 29 subay ve astsubayı ordudan atma kararı aldı.
Bugün Doğanlar:
1859. 1920 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Norveçli romancı, oyun yazarı ve şair Knut Hamsun. Yüzyıl dönümünün neo-romantik isyanının önderlerinden biri olan yazar romana uç doğalcılığı getirmesiyle bilinir.
1901. Caz tarihinin en büyük trompetçisi Louis Daniel Armstrong.
1926. Ressam Alberto Uderzo’yla birlikte yarattığı çizgi romanı “Asterix”le dünya çapında ün kazanan Fransız yazar René Goscinny.
Bugün Ölenler:
1875. Danimarkalı masal yazarı Hans Christian Andersen.
1957. Tiyatro sanatçısı Talat Artemel.
1993. Ressam Sabri Berkel.
bianet.org
Etiketler: Genel Kültür-Tarihte Bugün


Tarihte Bugün (3 Ağustos)
201. Cannae savaşında Annibal büyük Roma ordusunu yendi.
1492. Cenovalı Kristof Kolomb, İspanya’dan 3 gemi ile yola çıktı. 63 gün sonra, 12 Ekim günü
Hindistan’a vardığını zannederek Amerika Kıtası’na ayak bastı.
1878. La Scala Opera binası Milano’da açıldı.
1924. Üzerinde “Türkiye Cumhuriyeti” yazılı madeni 10 kuruşluk paralar tedavüle çıktı.
1936. Siyah atlet Jese Owens üç gün içinde Berlin olimpiyatlarında 4 dalda altın madalya
kazanarak Hitler’in ari ırk teorisine büyük bir darbe vurdu.
1948. Serbest Güreş Milli Takımı Londra Olimpiyatları’nda birinci oldu.
1949. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Çin Halk Cumhuriyeti’nin Birleşmiş Milletlere
girme isteğini reddetti.
1950. İstanbul Radyosu’ klasik Türk müziği yayın oranı yüzde 39′dan yüzde 46′ya çıkartıldı.
1955. Samuel Beckett’in oyunu “Godot’yu Beklerken” ilk kez Londra’da sahnelendi.
1960. 235 general ve amiral emekliye sevk edildi. Emekliye sevk edilenler arasında
Genelkurmay başkanı Ragıp Gümüşpala da vardı. Aynı gün Genelkurmay başkanlığına Cevdet Sunay
getirildi.
1966. Çorum Belediye Başkanını protesto etmek için çıplak ayakla yürüyen işçiler Ankara’ya
ulaştı.
1968. İstanbul’da “Komünizmle Savaş” mitingi yapıldı.
1971. Yargıtay, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu, THKO üyesi Ömer Ayna’nın 36 yıllık
mahkumiyetini bozdu.
1972. Yazar Sevgi Soysal orduya hakaret suçundan 10 ay ağır hapse mahkum oldu.
1979. Savcı Doğan Öz’ü öldürmekten yargılanan ülkücü İbrahim Çiftçi idama mahkum edildi.
1990. Harb-İş Sendikası üyesi 4 bin işçi 26 Amerikan işyerinde greve başladı.
1995. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği, TOBB’un hazırlattığı “Doğu Raporu” açıklandı.
Raporu, TOBB başkanlık Danışmanı Prof. Dr. Doğu Ergil hazırlamıştı.
1996. 1922′de Tacikistan’da çarpışırken ölen Enver Paşa’nın naşı İstanbul’a getirildi.
1999. PKK lideri Abdullah Öcalan, dağdaki militanlara silahlı mücadeleye son verme, barış
için çalışma çağrısı yaptı.
Bugün Doğanlar:
1924.”Exodus”, “Topaz”, “7. Mahkeme” gibi kitaplarıyla ünlü Amerikalı yazar Leon Uris ..
Bugün Ölenler:
1924. “Karanlığın Yüreği”, “Lord Jim” gibi kitaplarıyla tanınan Polonya doğumlu yazar Joseph
Conrad.
1977. Kıbrıs Cumhurbaşkanı Başpiskopos Makarios.
bianet.org
Etiketler: Genel Kültür-Tarihte Bugün









