Ara
05
2007
0

Savaş Ay Kimdir?

Savaş ay 1954 yılında İstanbul’da dünyaya geldi.Şükran ve Turan Ay’ın oğlu.İİTİA’da eğitim yaptı.Mesleğe 1974 yılında Dünya gazetesinde muhabir olarak başladı.Tercüman,Vatan,Milliyet gazetelerinde ve Akajans’ta çalıştı.ATV, TGRT ve Kanal 6′da A Takımı adlı tartışma programı yaptı.İngilizce biliyor.

Yaziyi gonderen in: Yazarlar |
Ara
05
2007
0

Sefa Kaplan Kimdir?

Sefa Kaplan 1956′da Çorum’da dünyaya geldi. Kaplan,Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü’nü bitirdi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü’nü son sınıfta bıraktı. 1984 yılında öğretmenlikten ayrılarak gazeteciliğe başladı. İlk şiirlerini 1978 yılında Türk Edebiyatı dergisinde yayımladı. Beş yıl Londra’da yaşadıktan sonra Türkiye’ye döndü.

Yapıtları

Sürgün Sevdaları (şiir, 1984),

İnsan Bir Yalnızlıktır (şiir, 1990 – Behçet Necatigil Şiir Ödülü),

Seferberlik Şiirleri (şiir, 1994),

Disconnectus Erectus – 2 + 1 (şiir, 1995),

Yahya Kemal Seçkisi (seçki, 1995),

Tarih Tereddütten İbarettir (gazeteci-yazar yazıları, 1990),

Kemal Derviş – Bir “Kurtarıcı” Öyküsü (biyografi, 2001).

Londra Şiirleri

“Sefa Kaplan’ın Londra günlerinin yansımaları olarak bir tür “zorunlu gurbet”e tanıklık eden Londra Şiirleri, yaşadığı yeni iklim ve coğrafyayı olduğu kadar o yeni iklim ve coğrafyadan “yurdu”na bakışıyla da “gurbet”e farklı bir yaklaşım getiriyor; bir ‘sürekli gurbet’e yargılı dervişin duyarlığı ve kendi sesinde derinleşmeyi yol tutmuş şairin ince işçiliğiyle.”

Yaziyi gonderen in: Yazarlar |
Ara
04
2007
0

Steven Spielberg kimdir?

Hollywood tarihinin ticari anlamda belki de en başarılı isimlerinden biri olan Steven Spielberg, 18 Aralık 1947’de Cincinnati, Ohio’da, elektrik mühendisi bir baba ile piyanist bir annenin oğlu olarak doğdu. Ömrünün tamamına yakınını sinema ile iç içe geçiren Spielberg, ilk kısa filmlerini henüz küçük bir çocukken çekti.

12 yaşında senaryolu ilk amatör filmini çeken küçük yönetmen, bir yıl sonra çektiği 40 dakikalık savaş filmi “ Escape to Nowhere ” ile bir ödül bile kazandı. 16 yaşında 140 dakikalık bir bilim-kurgu olan “ Firelight ” üzerinde uzun süre çalıştı ve filmin yaşadığı yöredeki bir sinema salonunda gösterilmesini sağladı.

Ardından sinema okumak üzere California State University’ye giden Spielberg, 1969 yapımı “ Amblin’ ” isimli kısa filminin Atlanta Film Festivali’nde gösterilmesiyle dikkatleri üzerinde topladı. Film o kadar ilgi çekti ki, sonuçta henüz 20 yaşında mesleğe yeni adım atan bir isim olsa da, TV yönetmeni göreviyle Universal-MCA ile yedi yıllık bir kontrat imzaladı.

Televizyondaki ilk başarısını Rod Sterling’in “ Night Gallery ”sinde Joan Crawford’un yönetmenliğini yaparak elde eden etti. 1971 yılında yönetmenliğini üstlendiği ve Dennis Weaver’ın rol aldığı “ Duel ” televizyon için yapılan en iyi filmlerden biri olarak kabul edildi. Daha sonra Avrupa genelinde de gösterilen film, önemli gişe başarısı elde etti.

Spielberg’in ilk önemli filmi 1974 yılında çektiği “ The Sugarland Express ” idi. Bu film sayesinde, sinema kariyerinde önemli yer tutacak “ Jaws ” filmini yönetme şansı bulacaktı. Peter Benchley’in öyküsünden beyaz perdeye uyarlanan ve televizyonlarımızda defalarca gösterilmiş olan “ Jaws ”, büyük beyaz bir köpek balığının İngiltere sahillerinde estirdiği terörü konu almaktaydı. Film, 1975 yılının en başarılı filmleri arasına girerken, yönetmenin de sinema dünyasındaki yerini sağlamlaştırıyordu.

Spielberg’in bir sonraki çalışması olan bilim kurgu filmi “ Close Encounters of the Third Kind ” yönetmene, Oscarlarda “ En İyi Yönetmen ” dalında adaylık getirmekle kalmayıp, aynı zamanda onun sinema dilinin de habercisi olacaktı.

Filmdeki tarzını “ 1941 ”de de sürdüren yönetmen, yazık ki bu filmi ile izleyenleri hüsrana uğrattı. Yine de, kendini toparlaması uzun sürmedi. George Lucas ile bir araya gelen Spielberg, “ Raiders of the Lost Ark ” ile yeniden sinemaseverlerin beğenisini toplamayı başardı. Film, 1980’li yılların en popüler filmleri arasına girdi ve sonradan televizyon için devam bölümleri çekildi.

Spielberg’i yüzyılın en popüler sinemacıları arasına dahil eden film, bir oğlan çocuğunun bir uzaylıyla dostluğunu anlatan 1982 yapımı “ E.T. the Extra Terrestrial ” oldu. “ E.T. ” bütün zamanların ticari anlamda en başarılı filmlerinden biri olmakta gecikmedi.

1984 yılında “ Raiders of the Lost Dark ”ın devamı olarak çekilen “ Indiana Jones and the Temple of Doom ”un ardından yönetmen, Alice Walker’ın, büyük buhran yıllarında bir grup Afro-Amerikalı kadının yaşamlarını ve mücadelelerini konu alan sevilen romanından uyarladığı “ The Color Purple ”a imza attı.

“ The Color Purple ” sadece box-office listelerini altüst etmekle kalmadı, aynı zamanda 11 dalda Oscar’a aday gösterildi. Ne var ki, yönetmenin sinema endüstrisindeki hızlı yükselişine bir tepki olsa gerek, film hiçbir dalda ödüle layık görülmedi.

1987 yılında J. G. Ballard’ın romanından sinemaya uyarladığı “ Empire of the Sun ” adlı çalışması yönetmenin sinema kariyerindeki nadir gişe hüsranlarından biri oldu. “ A Guy Named Joe ”nun yeni bir versiyonu olan “ Always ”in kaderi de benzer olsa da, yönetmen 1989 yapımı “ Indiana Jones and the Last Crusade ” ile başarısıyı tekrar yakalayacaktı.

1991 yapımı “ Hook ” ile bir kez daha olumsuz eleştirilerin hedefi olan Spielberg, 1993’te yine hızlı bir atak yaparak “ Jurassic Park ”ı hayata geçirdi. Tüm zamanların en çok tanıtımı yapılan filmlerinden biri olan “ Jurassic Park ”, dünya çapında önemli başarı sağladı.

Aynı yıl, Yahudi soykırımı yıllarında geçen “ Schindler’s List ” gösterime girdi. Bu film de, pek çok dalda Oscar’a aday gösterildi ve bu kez sadece aday gösterilmekle kalmayıp, “ En İyi Film ” ve “ En İyi Yönetmen ” ödülleri de dahil olmak üzere tam yedi Oscar ödülünün sahibi oldu.

Hollywood’un temel taşlarından biri haline gelen Spielberg ve şirketi Amblin Entertainment, daha pek çok başarılı yapıma imza attı. Bunlar arasında “ 1985 yapımı “ Back to the Future ”, 1988’in akıllarda yer eden filmi “ Who Framed Roger Rabbit ” gibi filmler yer almaktaydı.

Yönetmen 1990’lı yılların ortalarında çoğunlukla perde arkasında kalmayı tercih etti ve “ Twister ” ( 1996 ), “ Men in Black ” ( 1997 ), “ Deep Impact ” ( 1998 ) ve “ The Mask of Zorro ” ( 1998 ) filmlerinin yapımcılıklarını üstlendi. 1997 yapımı “ The Lost World ” ile yeniden yönetmen koltuğuna oturan Spielberg, “ Jurassic Park ”ın devamı olan bu filmle yine adından çokça söz ettirdi.

Aynı yıl, hem yönetmenliğini, hem de yapımcılığını üstlendiği “ Amistad ” ile Oscar’a ve Altın Küre’ye pek çok dalda aday gösterilen Spielberg, bu dalların hiçbirinde ödül alamamaktan ötürü biraz hayal kırıklığına uğradıysa da, ertesi yıl gösterime giren filmi “ Saving Private Ryan ” uluslararası alanda beğeni toplamasının yanı sıra, 11 dalda Oscar adayı oldu.

Film, “ En İyi Yönetmen ”, “ En İyi Görüntü Yönetimi ” ( Janusz Kaminski ) ve “ En İyi Kurgu ” ( Michael Kann ) dallarında birinciliği yakalarken, “ En İyi Film ” ödülünü, “ Shakespeare in Love ” filmine kaptırdı. “ Saving Private Ryan ” aynı zamanda “ En İyi Film ” ve “ En İyi Yönetmen ” dalında Altın Küre ödülünün de sahibi oldu.

1990’ların sonlarında da pek çok filmin yapımcılığını üstlenen Spielberg, kısa bir belgesel olan “ Unfinished Journey ” ile yönetmenliğe de ara vermeyeceğini işaret ediyordu. Usta, 2001 yılında, Stanley Kubrick’in hayali olan “ A.I. Artificial Intelligence ” isimli filmi hayata geçirdi.

Gösterime girdiği haftalarda box-office listelerinin baş sıralarından inmeyen “ A.I. ”, Kubrick’in 20 yıllık bir projesiydi. Düşünce teknolojisinin geleceğini temsil eden bir karakter üzerinde yoğunlaşan film, robotlar, makinalar ve insanlar arasında geçen bir bilim-kurgu filmi.

Spielberg’in halen üzerinde çalıştığı ve önümüzdeki yıllarda gösterime girecek filmleri arasında, “ Minority Report ” ( 2002), Catch Me if You Can ” ( 2002 ) ve “ Memoirs of a Geisha ” ( 2003 ) yer alıyor.

Meraklısına…

* USC sinema okuluna iki kere başvurdu ancak ikisinde de kabul edilmedi. Bunun üzerine Kaliforniya Üniversitesi’ne girdi
* Eğlence dünyasına girmek için üniversiteden ayrıldı
* Filmlerinde baba karakterlerini genellikle sorumsuz, ilgisiz olarak tasvir eder, örneğin, “E.T. the Extra- Terrestrial ” (1982) filmi
* Filmlerlerinde genellikle çocuların bazı tehlikelerle karşı karşıya oldukları gösterir. Örneğin, The Color Purple (1985), Empire of the Sun (1987), Saving Private Ryan (1998) filmleri
* Devamlı II. Dünya Savaşını referans verir
* Önemli görüntü veya karakterleri genellikle arabanın dikiz aynasından gösterir. Örneğin, E.T. the Extra-Terrestrial (1982), Jurassic Park (1993), Schindler’s List (1993), Artificial Intelligence: AI (2001) filmleri
* Hollywood’un en zengin iki kişisinden biri
* Entertainment Weekly’de “Eğlence dünyasındaki en güçlü kişi” seçildi (1997)
* DreamWorks SKG film şirketinin sahiplerinden biri
* Drew Barrymore’un vaftiz babası
* 2001 ve 2002 yılında Forbes’in “Amerika’daki En Zengin 400 Kişi” listesine girdi.
* 27 Mayıs 2002′de Spielberg’e Yale Üniversitesi tarafından fahri doktora unvanı verildi.
* 1994, 1995 ve 2003 yıllarında Premiere’in “Hollywood Power Listesi”nde birinci seçilmişti.

Yaziyi gonderen in: BİYOGRAFİ,Yazarlar |
Ara
04
2007
0

Suzan Samancı Kimdir?

Suzan Samancı 1962′de Diyarbakır’da dünyaya geldi. Eriyip Gidiyor Gece (1991, Edebiyat Gazetesi Yayınları), Reçine Kokuyordu Hêlîn (1993, Can), Kıraç Dağlar Kar Tuttu (1996, Can, 1997 Orhan Kemal Öykü Ödülü ikincisi) ve Suskunun Gölgesinde (2001, İletişim) adlı öykü kitapları bulunmaktadır. Reçine Kokuyordu Hêlîn, Almanca, Flamanca, İspanyolca, İtalyanca ve İsveççeye, Kıraç Dağlar Kar Tuttu ise Almancaya çevrildi. Reçine Kokuyordu Hêlîn, Bajarê Mırınê (Ölüm Kenti, Avesta) adıyla, Suskunun Gölgesinde ise Siya Bêdengiyê (Aram) adıyla Kürtçe yayımlandı.
Çok sayıda öyküsü İngilizce, İspanyolca, Fransızca, Almanca, Arapça ve Soraniceye de çevrilen Samancı halen Diyarbakır’da yaşamaktadır.
Kitap:
- Korkunun Irmağında, 2004

Yaziyi gonderen in: Yazarlar |
Ara
01
2007
0

Nazım Hikmet RAN Kimdir?

Nazım Hikmet, 20 Kasım 1901 yılında Selanik’te dünyaya geldi. Babası Hikmet Bey, Matbuat Müdürü olarak görev yaparken oğlu Nazım, “komünist” oldu diyerek memuriyetten çıkarıldı, Kadıköy Süreyya Paşa sinemasında müdür olarak çalışmaya başladı.

Babası ile annesi ressam Celile hanımın ayrılmaları ve Celile hanımın resim tahsili için Paris’e gitmesi üzerine Nazım Hikmet, dedesi mevlevi şair Mehmet Nazım Paşa’nın konağına yerleşti. Çocukluğu bu konakta geçti ve bir paşazade gibi yetiştirildi. Zekeriya Sertel’e göre “bütün hayatında bu paşazade olmanın acısını çekti. Paşazade olmaktan kurtulmak için de yapmadığını bırakmadı.”

İlk şiir denemelerinde dedesinin etkisi açıkça görülür;

Ağa Camii

Havsalam almıyordu bu hazin hali önce,
Ah, ey zavallı mabet, seni böyle görünce
Dertli bir çocuk gibi imanıma bağlandım,
Allahımın ismini daha çok candan andım.
(…..)

Nazım Hikmet, Galatasaray Sultanisi ve Nişantaşı Numune Mektebi’ndeki öğreniminden sonra Heybeliada Bahriye Mektebi’nde okudu. Hamidiye Okul Gemisi’nde stajyer güverte subayı olarak görev yaparken sağlık nedenleri ile ordudan ayrıldı (1920).

Nazım, bütün ömrü boyunca sevmiş ve sevilmiş bir sevgi adamıdır. “Sevdayım tepeden tırnağa” dizesi Nazım’ı çok iyi anlatır. Yalnız, sevgi adamı olmasına rağmen bir aşk şairi olmamıştır. Yine de aşklarını şiire dökmekten geri durmamıştır. On beş yaşındayken ilk sevgililerinden Sabiha için de şiirler yazmıştır.

(……)
gözleri siyah kadın o kadar güzelsin ki
çok sevdiğim başına yemin ediyorum ben,
koyu bir çiçek gibi gözlerin kapanırken
bir dakika göğsünün üstünde olsaydım
ömrümü bir yudumda ellerinden içerdim
gözleri siyah kadın o kadar güzelsin ki.

On yedi yaşında aşık olduğu Azize için de şu şiiri yazmıştır;

Azize

Bir ilahi gibi içten duyulur
Seven gönüllere aşina sesin,
Başında halenur, gözlerinde nur,
Sevda mabedinde bir azizesin.
(…….)

Bu sıralarda İstanbul’da yayınlanan “Alemdar” gazetesinin düzenlediği yarışmada “Dikkat” adlı şiiri ile birinciliği kazandı.

Dikkat

Deniz durgun göl gibi, git gide genişliyor,
Sular kayalıklarda nurdan izler işliyor,
Engine sarkan gökler baştan başa yaldızlı
Şimdi göğsümde kalbim çarpıyor hızlı hızlı.
Göklerden bir yıldırım gölgesi düşmüş suya
Dalmış suyun altında bir mum gibi yanıyor.
(……)

Yine bu yıllarda işgal güçlerine karşı çıkmaya ve milliyetçilik üzerine şiirler yazmaya başlar.

Kırk Haramilerin Esiri

(……..)
şimdi şanlı esirin yalnız bir kolu vardı!
Ormanı baştan başa dolaştı bir boğuk ses:
“Öteki kolu da kes, öteki kolu da kes!”
Bıraktığı baltayı cellat alırken yerden,
Meydana gölgeleri yakınlaşan göklerden,
Haykırıldı bir büyük şanlı mazinin yadı,
Birden balta esirin elinde parıldadı!

İstanbul’un işgali üzerine Kurtuluş Savaşı’nı destekledi; 1 Ocak 1921′de ise Mustafa Kemal’e silah ve cephane kaçıran gizli bir örgütün yardımıyla dört şair, Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Nâzım Hikmet, Vâlâ Nureddin, Sirkeci’den kalkan Yeni Dünya vapuruna gizlice bindiler. İnebolu’ya varınca, Ankara’ya geçebilmek için beş altı gün, izin ve yol parası beklemeleri gerekti. Ama Ankara’dan yalnız Nâzım Hikmet ile Vala Nureddin’e izin çıktı. İnebolu’da geçirdikleri günlerde, Anadolu’ya geçmek üzere, onlar gibi izin bekleyen, Almanya’dan gelme genç öğrencilerle tanışmışlardı. Aralarında Sadık Ahi (sonradan Mehmet Eti adıyla CHP milletvekili), Vehbi (Prof. Vehbi Sarıdal), Nafi Atuf (Kansu, sonradan CHP genel sekreteri) gibi kimseler de bulunan bu öğrenciler Spartakistler olarak anılıyor, sosyalizmi savunuyor, Türkiye’nin Misak-ı Milli sınırlarını ilk tanıyan ülke olarak Sovyetler Birliği’nden övgüyle söz ediyorlardı. Bunlar Nâzım Hikmet ile Vala Nureddin için yepyeni bilgilerdi.

Ankara’da Celile Hanım’ın uzaktan akrabası olan İsmail Fazıl Paşa, Nazım Hikmet ve Vala Nurettin’i Meclis’e çağırarak Mustafa Kemal Paşaya takdim etti.

Mustafa Kemal’in kendilerine söylediklerini Vâlâ Nureddin “Bu Dünyadan Nâzım Geçti” adlı kitabında şöyle aktarıyor:

“Basmakalıp laflara ihtiyaç duymaksızın, Mustafa Kemal, bizim için çok önemli bir sadede girdi :
“- Bazı genç şairler modern olsun diye mevzusuz şiir yazmak yoluna sapıyorlar. Size tavsiye ederim, gayeli şiirler yazınız, dedi.
“Daha da konuşacaktı. Fakat aceleyle yanına bir iki kişi yaklaştı. Bir telgraf getirdiler. Paşa göz atınca telgrafla ilgilendi. Eliyle selamlayıp bizden uzaklaştı.”

Bolu Sultanisi’nde öğretmen olarak görev aldı. Nazım Hikmet, Anadolu’ya ilk defa gelmiş ve halkın yaşadığı zorluk ve sefaleti ilk kez görmüştür. Anadolu’ya geçtiği sırada kendisine verilecek görevi beklediği İnebolu, Nazım’ın düşüncelerinin değişmesinde önemli bir yer tutmuştur. Bolu’da görev yaptığı sırada yobazların din adına halkı sömürdüklerini de görmesi Nazım’ın görüşlerini iyice değiştirmiştir. Bu dönem yazdığı “Meşin Kaplı Kitap” (1921) düşüncelerindeki değişimi yansıtan şiirlerinden birisidir.

Meşin Kaplı Kitap

(…….)
Yazık, yazık bize ki asırlarca aldandık!
Karanlıkta çizilen izleri görmek için
Görüp yüzsürmek için
Yazık, yazık bize ki bir çırağ gibi yandık…
Ne gökten necat geldi, ne bir parça merhamet.
Çalışan esirlere Musa, İsa, Muhammed
Sade bir satır dua, bir tütsü buhur verdi,
Masal cennetlerinin yollarını gösterdi.
Ne beş vakit ezanı, ne Anjelüs çanları
Zincirinden kurtardı yoksul çalışanları.
Yine biz köleleriz, efendilerimiz var,
(…….)

Öğrenim için Moskova’ya gitti. Siyasi bilimler ve iktisat okudu. İstanbul’dayken beraber olduğu ve sevdiği Nüzhet ile Moskova’da birlikte oldular. Bir süre sonra da ayrıldılar. Sonra Anuşka’ya aşık oldu ve öğrenimi boyunca bu Rus kızını sevdi. Anuşka’nın başka sevgilileri olmasına ve kaprislerine rağmen onu sevmekte devam etti. Nazım, Anuşka üzerine hiç şiir yazmamıştır. 1928 yılında Nazım, Anuşka’yı Türkiye’ye evlenmek üzere çağırdı. Anuşka, bu teklifi kabul etti. Ancak, Türkiye’ye gelirken Odessa’dan yazdığı en son mektubundan sonra bir daha ondan haber alamadı.

Moskova, Nazım’ın şiir anlayışını da değiştirmiştir. O güne kadar hece vezni ile şiir yazan Nazım, Mayakovski’nin şiiri ile tanışınca “serbest nazmı” geliştirdi; ve Türk şiirinin önünde yeni bir ufuk açmış oldu. Ancak, Nazım, bu etkiyi kabul etmez; Kemal Tahir’e Bursa hapishanesinden yazdığı bir mektupta, Mayakovski’yi daha yeni okumakta olduğunu itiraf etmektedir. Serbest nazım hakkında, 1929 yılında “Resimli Ay” dergisinde çıkan bir yazısında şunları yazar:

Şiirle nesri, hikayeyi romanı, tiyatro vesaireyi ayıran şey, birinin vezinli ve kafiyeli olması, ötekilerin vezinsiz ve kafiyesiz olması değildir. Bence vezinli ve kafiyeli yazılar vardır ki, şiirle hiçbir ilgisi yoktur. Şiir, roman, hikaye vesaire gibi edebiyat kollarını birbirinden nisbi olarak ayıran şey, şekilden ziyade muhteva, hava, derinlik, mikyas farkı, velhasıl (fikir ve his) sahasında gördükleri iştir. Aynı hadiseyi şiir, hikaye, roman, tiyatro ve sinema senaryosu başka mikyaslarda, hava ve derinliklerde verirler. Aradaki ayrılık burdan gelir.

1925 yılında yurda döndüğü zaman, “Aydınlık” dergisinde çıkan yazıları ve şiirleri yüzünden kovuşturmaya uğradı. İki yıllığına tekrar Moskova’ya gitti. Yokluğunda 15 yıl hüküm giydi. Ancak Cumhuriyetin 5. yıl dönümü nedeni ile çıkarılan aftan yararlandı. Daha sonra aldığı mahkumiyetler de Cumhuriyetin 10. yıl dönümü nedeni ile çıkarılan affın kapsamına girdi.

Bu sıralarda karşısına çıkan Piraye hanıma aşık oldu. Dul ve iki çocuklu olan Piraye Hanım ile evlendi. Onu çok sevdi; ve çocuklarını kendi çocuğu gibi sevdi. Bu dönemde sık sık hapishanelerde kalmış ve karısı Piraye’ye çok sayıda şiirler yazmıştır.

(…….)
Kitap okurum:
İçinde sen varsın,
Şarkı dinlerim:
İçinde sen.
Oturdum ekmeği yerim:
Karşımda sen oturursun,
Çalışırım:
Karşımda sen,
Sen ki, her yerde “hazırı nazır”ımsın,
Konuşamayız seninle,
Duyamayız sesini birbirimizin:
Sen benim sekiz yıldır dul karımsın…

Piraye Hanım, Nazım’ın yıllarca mutlu ve karanlık günlerinin sarsılmaz vefalı dostu, sevinç ve kederinin ortağı olmuştur.

1937 yılında “Her Ay” dergisinde Naci Sadullah ile yaptığı röportajda, sanat hakkındaki düşüncelerini şöyle anlatır:

Ben kendi sosyal sınıfi muhutimle çelişim halinde değilim. Bundan dolayı da sanat sanat için değildir, demek, sanatın kadrini azaltmak demek değildir. Tersine sanatı toplum içinde aktif bir müessese olarak anlamak, sanatçıyı insan ruhlarının mühendisi olarak görmek demektir.

1938′ de orduyu ve donanmayı isyana teşvik ettiği gerekçesi ile toplam 28 yıl 4 aya mahkum oldu. Bu son ve en uzun hapishane yaşamı oldu. 1949 yılında suçsuzluğu konusunda “Vatan” gazetesi baş yazarı Ahmet Emin Yalman’ın başlattığı kampanya yurtiçi ve yurt dışında geniş yankı buldu.

1948 yılında hapishanedeyken ziyaretine yakın akrabalarından Münevver Hanım gelir. Münevver hanım, Nurullah Berk’in eşidir ve Renan adında bir kızı vardır. Zamanla hapishane ziyaretleri sıklaştı ve ikisi birbirlerine aşık oldular. Ve hapishanedeyken Münevver Hanımla evlendiler. Bu dönemdeki duygularını Çankırı hapishanesinde yatmakta olan arkadaşı Kemal Tahir’e yazdığı mektupta şöyle anlatmıştır:

(………)
Mücerret ve mutlak manada şahsi hayatım olamayacağını elbet bilirim. Bunu bildiğim halde yine de şahsi hayatıma ait bazı işler vardır ki, o, ancak beni ve hadiseyle doğrudan doğruya ilgili olanı ve seni filan ilgilendirebilir. Mesela şu :

Piraye ile aramızdaki münasebetlerden bir tanesini, ancak bir tanesini ve zaten bilfiil mevcut olmayan bir tanesini kesmek lazım geldi. Yani kadın-erkek, karı-koca münasebetimizi… tahmin ettiğin gibi, bunun lüzumuna karar veren benim. Piraye’ye ve kendime -evet artık kendime de- o kadar saygım var ki, Piraye benim için öyle mükemmel, öyle yiğit, öyle iyi ve kendisine en güzel senelerimi, en iyi eserlerimi borçlu olduğum insan ve kadındır ki, ona yalan söyleyemezdim. Onu manen de olsa -maddeten imkansız- bu münasebetimizde bile aldatamazdım. Bu münasebetimizde, bu karıkocalık münasebetimizde dahi -ki, artık münasebetlerimizin en arka plana geçeni olmuştu- ona yalan söylemekten, onu aldatmaktansa, onu üzmeyi, hem de belki dehşetli üzmeyi, kahretmeyi tercih ettim. Ben de bir hayli üzüldüm. Kahroldum ve olmaktayım. Fakat ikimizde haysiyetli ve şerefli insanlarız. Üzüntüyü, kahrolmayı haysiyetsizliğe, şerefsizliğe, yalan dolana tercih ederiz. Bir daha tekrar edeyim: Piraye, hayatımın en yakın insanıdır. Ve her şeye rağmen, yine öyle, en yakın insanı olarak kalacaktır.

Ve Nazım, yeniden bir sevgiliye şiirler yazmaya başladı.

Anladın ya işin başımdan aşkın,
Beni lafa tutma gülüm,
Ben sana aşık olmakla meşgulüm.

1950 yılında çıkarılan aftan yararlanarak serbest bırakıldı. İstanbul’a yerleşti. İlk sefer muntazam bir aile yaşamı yaşamaya başladı. Çocuğu da oldu. Ancak, bu mutluluk uzun sürmedi. Yaşamının tehlikede olması nedeni ile karısını, çocuğunu ve evini bırakarak Moskova’ya gitti. Bu yüzden de 1951 yılında yurttaşlıktan çıkarıldı.

22 Kasım 1950′de Dünya Barış Konseyi’nin Uluslararası Barış Ödülü İspanya’dan Picasso’ya, Şili’den Pablo Neruda’ya, ABD’den Paul Robeson’a, Polonya’dan Wanda Jakubowskaya’ya, Türkiye’den de Nâzım Hikmet’e verildi.

1951 yılında Çin’e yaptığı bir yolculuk sırasında hastalandı. Moskova’ya döndü ve üç ay hastanede yattı. Burada kendisine bakan doktor Galina, Nazım’a aşık oldu. Hastaneden taburcu olduktan sonra Galina Nazım’ı bırakmadı ve özel doktoru olarak Nazım’ın evine yerleşti. On yıl beraber yaşadıkları halde Nazım, Galina’yı sevmedi. Galina’nın aşkı tek taraflı kaldı.

Nazım, karısı Münevver’i ve oğlu Memed’i Moskova’ya getirmek için uğraşıyordu. 1955 yılında Viyana’da düzenlenen Dünya Barış Konseyi’nin toplantısında Belçika başbakanından yardım istendi. Belçika Başbakanı Spaak, Ankara’da hükümetten Münevver’in yurt dışına çıkmasına izin verilmesini istedi. Ancak, dönemin hükümeti bu isteği kabul etmedi. Yine de serbestçe mektuplaşmalarına izin verildi. O günden 1960 yılına kadar neredeyse her gün birbirlerine mektup yazdılar.

1960 yılına gelindiğinde bir film stüdyosunda tanıştığı Vera’ya aşık oldu. Vera’da evli ve bir çocuğu vardı. Evlendiler. 1963 yılında ölümüne kadar Vera’ya şiirler yazmaya devam etti.

(…….)
Bu dağlar,
İnsanların, ineklerin, kamyonların arasında
Yaşıyorlardı.,
Söğütler, elmalar, meşeler ve çam ağaçlarıyla
Ve artık
Yanımdaki ak kadının
Saman sarısı saçlarıyla.
(……)

1961 temmuzunda zengin bir işadamı olan Carlo Guilluni, yatıyla turistik bir yolculuğa çıkmış havasında, Ege’deki Türk limanlarını dolaşıp bol bol para harcayarak sonunda Ayvalık’a demir attı. Bu arada Joyce Lussu İzmir’de yattan ayrılıp uçakla İstanbul’a gitmiş, karşı kaldırımdaki cipte bekleyen polisleri atlatarak Münevver Andaç ile iki çocuğunu Ayvalık’a getirmeyi başarmıştı. Onlar gelir gelmez yat hemen demir alıp Yunanistan’ın Midilli adasına yöneldi. Karanlıkta oldukça tehlikeli bir deniz kazası geçirdilerse de, Yunanlı balıkçılarca kurtarılarak sonunda Atina’ya ulaştılar. Ağustos başında Münevver, Renan, Mehmet Polonya’daydılar. Nâzım Hikmet Küba’dan yeni dönmüştü. Varşova’daki buluşmaları pek içten olmadı. Nâzım onları havaalanında karşılamadı, ertesi gün kaldıkları otelin lokantasına geldi. Münevver ikinci bir kadının varlığını biliyordu, ama kocasını bırakmayı kabullenemiyordu.Yeni karısı Vera da çok tedirgindi. Bu noktaya geldikten sonra Nâzım’ı kaybetmek istemiyordu. Çok güç durumdaki şair ise bu iki kadını birbirinden uzak tutmazsa büyük sıkıntılar yaşayacağını çok iyi anlıyordu. Münevver ile çocuklarını, bu arada yıllarca özlemini çektiği oğlu Mehmet’i, kendisini çok seven Polonyalı dostlarına emanet ederek Moskova’ya götürmemeye karar verdi. Bir daire tutuldu, eşyalar alındı, Münevver Andaç’a Doğu Dilleri Fakültesi’nde bir öğretmenlik görevi bulundu; daha sonra Paris’e yerleşti.

Nazım, bütün ömrü boyunca sevdi ve sevildi. Ve severek öldü. Bursa hapishanesinden Vala Nurettin’e yazdığı bir mektupta şunları yazmıştır:

(……)
Ben öyle dört başı mamur aşık olsam, fakat dedim ya, bana bağlı, bana bağlı olmayan şartları ile, hüsranı, hicranı, firakı ümidi, imkanı, imkansızlığı, benim enfüsi durum ve afaki hayat şartlarıyla, yani takım taklavatıyla dört başı mamur aşık olsam, böyle aşk dostlar başına. Visalin, hatta maşukamla senelerce aynı çatı altında burun buruna yaşamanın aşkı azaltacağına değil, bilakis çoğaltacağına eminim. Çünkü sevgiliye, böyle bir aşkın maşukasını hiçbir zaman yüzde yüz ulaşamayacağımı sanıyorum. Daha doğrusu bundan eminim.
(……..)

sevdayım tepeden tırnağa
sevda: görmek, düşünmek, anlamak
sevda: doğan çocuk, yürüyen aydınlık
sevda: salıncak kurmak yıldızlara
sevda: dökmek çeliği kanter içinde
komünistim
sevdayım tepeden tırnağa

3 Haziran 1963 sabahı, Nâzım Hikmet bir kalp krizi sonucu Moskova’daki evinde öldü. Yazarlar Birliği’nin düzenlediği bir törenle Novodeviçiy Mezarlığı’na gömüldü.

“İnsan çıplaktır onun şiirinde. Derin ruhsal incelemelerin, çapraşık ilişkilerin tülleri arkasında gizli değildir. Kendisine bu dünyada verilmiş yaşamı elinden geldiğince, olduğu gibi yaşamaya çalışmaktadır. Akıl almaz serüvenlerin kahramanı değildir. Bütün kahramanlığı, bu yaşamı kendi elleriyle düzenleme çalışmasında, geleceğe duyduğu güvende, bu kendisine verilmiş yaşamı kendi elleriyle yeniden kurmaya yönelik kavgasındadır. Bu kavgada, Memleketimden İnsan Manzaraları’nın yenik düşüp kendini öldüren Doktor Faik’i de vardır; İkinci Dünya Savaşı’nda cepheleri, hapishane duvarına astığı haritadan gün gün çizerek izleyen, sonuçlar çıkaran mahkum Halil’i de…(…) Nâzım’ın şiirinin tüm içeriği, bu sevgiyle, saygıyla, güvenle yanaştığı Türk halkıdır, demek yanlış olmaz. Onu, akıp giden yaşam ırmağı içinde sevgisi, kavgası, büyüklüğü, zavallılığı ile somut bir biçimde ortaya kor. Ulusal bir gerçekten evrensel insan gerçeğine ulaşır.” ( Mehmet H. Doğan)

Dünyanın bir çok ülkesinde ve bir çok dilde basılan eserlerinin ülkesinde basılması yasaktı. Ancak, 1965 yılında, ölümünden iki yıl sonra Türkiye’de de basılmaya başladı.

Ben hem kendimden bahseden şiirler yazmak istiyorum, hem bir tek insana, hem milyonlara seslenen şiirler. Hem bir tek elmadan, hem sürülen topraktan, hem zindandan dönen insanın ruhundan, hem kitlelerin daha güzel günler için savaşından, hem bir tek insanın sevda kederlerinden bahseden şiirler yazmak istiyorum, hem ölüm korkusundan, hem ölümden korkmamaktan bahseden şiirler yazmak istiyorum.

Şair oldum olalı, güzel sanatlardan beklediğim, istediğim şey, halka hizmetleri, halkı güzel günlere çağırmalarıdır. Halkın acısına, öfkesine, umuduna, sevincine, hasretine tercüman olmalarıdır. Sanat telakkimde değişmeyen işte budur. Geri yanı boyuna değişti, değişiyor, değişecek. Değişmeyeni en dokunaklı, en usta, en faydalı, en güzel, en mükemmel ifade edebilmek için dinlenmeden değiştim, değişeceğim.

1991 yılında İstanbul’da Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı kuruldu.

Açılan davalara ve oluşturulan kampanyalara karşın hala Türk vatandaşlığı iadesi gerçekleşmemiştir.

Yaziyi gonderen in: Yazarlar |
Kas
30
2007
0

Homeros kimdir?

Milattan önce sekizinci yüzyılda İzmir’de ya da Sakız Adası’nda yaşadığı sanılan Homeros, Yunan duygu ve düşüncesinin ilk ürünleri olan İlyada ve Odysseia adlı destanların derleyicisidir. Troya (Truva) Savaşı’na ilişkin efsaneleri toplayan İlyada adlı eserinde, eski Yunanlıların gelenek ve görenekleri, dini ve felsefi inançlarıyla Çanakkale’nin tarihi coğrafyası hakkında önemli bilgiler bulunmaktadır.

Konusu, kuruluşu ve anlatım yöntemleri bakımından İlyada’dan farklı olan Odysseia’da ise Troya (Truva)’nın yıkılışından sonra, yurdu İthake’ye dönmek üzere yola çıkan Akha liderlerinden Odysseus’un 10 yıl süren yolculuğu sırasında başından geçen olaylar anlatılır. Bu destanda da aynı türden bilgilere rastlamak olasıdır.

Milattan önce dördüncü yüzyılda Atina’da yazıya aktarılan Homeros Destanlarındaki dini anlayış, Atinalılar tarafından tamamen benimsenmiş ve İlyada ve Odysseia, Yunan eğitiminin temeli haline getirilmiştir. İlyada ve Odysseia’nın Yunan toplumundaki işlevi, milattan önce dördüncü yüzyılda Platon’un Devlet’inde eleştirilinceye dek hiç sorgulanmamıştır.

Yaziyi gonderen in: BİYOGRAFİ,Yazarlar |
Kas
29
2007
0

Farabi kimdir?

Felsefenin Müslümanlar arasında tanınmasında ve benimsenmesinde büyük görevler yapmış olan Türk filozoflarının ve siyasetbilimcilerinden Fârâbî’nin, fizik konusunda dikkatleri çeken en önemli çalışması, Boşluk Üzerine adını verdiği makalesidir. Fârâbî’nin bu yapıtı incelendiğinde, diğer Aristotelesçiler gibi, boşluğu kabul etmediği anlaşılmaktadır.

Fârâbî’ye göre, eğer bir tas, içi su dolu olan bir kaba, ağzı aşağıya gelecek biçimde batırılacak olursa, tasın içine hiç su girmediği görülür; çünkü hava bir cisimdir ve kabın tamamını doldurduğundan suyun içeri girmesini engellemektedir. Buna karşılık eğer, bir şişe ağzından bir miktar hava emildikten sonra suya batırılacak olursa, suyun şişenin içinde yükseldiği görülür. Öyleyse doğada boşluk yoktur.

Ancak, Fârâbî’ye göre ikinci deneyde, suyun şişe içerisinde yukarıya doğru yükselmesini Aristoteles fiziği ile açıklamak olanaklı değildir. Çünkü Aristoteles suyun hareketinin doğal yerine doğru, yani aşağıya doğru olması gerektiğini söylemiştir. Boşluk da olanaksız olduğuna göre, bu olgu nasıl açıklanacaktır? Bu durumda Aristoteles fiziğinin yetersizliğine dikkat çeken Fârâbî, hem boşluğun varlığını kabul etmeyen ve hem de bu olguyu açıklayabilen yeni bir varsayım oluşturmaya çalışmıştır. Bunun için iki ilke kabul eder:

1. Hava esnektir ve bulunduğu mekanın tamamını doldurur; yani bir kapta bulunan havanın yarısını tahliye edersek, geriye kalan hava yine kabın her tarafını dolduracaktır. Bunun için kapta hiç bir zaman boşluk oluşmaz.

2. Hava ve su arasında bir komşuluk ilişkisi vardır ve nerede hava biterse orada su başlar.

Fârâbî, işte bu iki ilkenin ışığı altında, suyun şişenin içinde yükselmesinin, boşluğu doldurmak istemesi nedeniyle değil, kap içindeki havanın doğal hacmine dönmesi sırasında, hava ile su arasındaki komşuluk ilişkisi yüzünden, suyu da beraberinde götürmesi nedeniyle oluştuğunu bildirmektedir.

Yapmış olduğu bu açıklama ile Fârâbî, Aristoteles fiziğini eleştirerek düzeltmeye çalışmıştır. Ancak açıklama yetersizdir; çünkü havanın neden doğal hacmine döndüğü konusunda suskun kalmıştır. Bununla birlikte, Fârâbî’nin bu açıklaması, sonradan Batı’da Roger Bacon tarafından doğadaki bütün nesneler birbirinin devamıdır ve doğa boşluktan sakınır biçimine dönüştürülerek genelleştirilecektir.

Yaziyi gonderen in: BİYOGRAFİ,Yazarlar |
Kas
29
2007
0

Üstün Dökmen kimdir?

Ankara’da Cumhuriyet Lisesi’ni 1971 yılında, sonra Hacettepe Üniversitesi Psikoloji bölümü’nü tamamladı. 1986 yılında doktorasını Psikolojik Danışma ve Rehberlik alanında bitirdi. 1988′de doçentlik, 1995′de profesörlük ünvanını aldı.

Sosyal bilimlere ilgi duyuyordu, ancak öncelikle Hacettepe Üniversitesi Fizik Bölümü’ne kaydoldu. Üçüncü sınıfa gelince fiziğin kişiliğine uygun olmadığını fark etti. Yeniden üniversite sınavlarına girerek Hacettepe Üniversitesi Psikoloji Bölümü’ne geçti. Bu bölümden mezun oldu ve aynı bölümde Uygulamalı Psikoloji (Klinik Psikoloji) alanında master yaptı. Psikolojik danışma ve rehberlik alanında 1986 yılında doktora, 1988 yılında doçentlik, 1995’te ise profesörlük derecesi aldı. Halen Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi’nde öğretim üyesidir.

2006 itibarı ile TRT’de Küçük Şeyler adlı bir programı hazırlıyor ve sunuyordu.

Dökmen’in çeşitli bilimsel dergilerde yayımlanan makalelerinin yanı sıra dört bilimsel, bir de şiir kitabı vardır. Bu kitaplar sırasıyla; “Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi: Kuruluşu, Gelişmesi, Çalışmaları” , “Okuma Becerisi İlgisi ve Alışkanlığı Üzerine Psiko-Sosyal Bir Araştırma” , “İletişim Çatışmaları ve Empati” , “Sosyometri ve Psikodrama” adlarını taşımaktadır. Şiir kitabının adı “Selam” dır. Meslektaşı Kayserili Doç. Dr. Zehra Yaşın-Dökmen’le evlidir; iki kızı bulunmaktadır.

Yaziyi gonderen in: BİYOGRAFİ,Yazarlar |
Kas
28
2007
0

John Steinbeck kimdir?

1902 yılında dünyaya geldi. Kaliforniya’da bir ırgat ailenin çocuğu olan John Steinbeck, öteki yaşıtları gibi küçük yaşlarda çiftçilikle uğraştı. Üniversitede okuyabilmek için duvarcılık, boyacılık, kapıcılık, eczacılık işleri yaptı. 27 yaşında ilk romanı ‘Altın Kadeh’i yazdı. Bu yıllarda balıkçılar, serseriler ve her türden renkli kişilerle ilişkiler geliştirdi. John Steinbeck’in yapıtları, imgelerden bolca yararlanan ‘sanatsal’ yapıtlar olmaktan çok, yüzyılın başında önemli toplumsal değişimler yaşanan topraklarda, toplumsal gerçekliğin, ayrıntılı bir gözleme dayanan, tfakatmıyla gerçekci birer yansıtılışıdır. 1968 yılında öldü.

ESERLERİ

En önemli eseri olan ‘Gazap Üzümleri’ romanında, tarımdaki hızlı kapitalistleşme sürecini anlatır. Küçük toprakları, bankalar tarafından istimlak edilen Oklahfakatlı çifçiler, topraklarından kovulup, kapitalizmin olağan işleyişi gereği açlığa ve işsizliğe terkedilirler. Başka çalışma olanağı olmadığından, Kaliformiya’ya, emeklerinin, yok pahasına kullanılacağı büyük kapitalist çiftliklere doğru giden bu aileler birbirleriyle yarışır .

Eski köylülerin işçileşmesi her yerde sancılı olmaktadır ve bu süreçte yaşanan drfakattik durumları gerçekçi ve çarpıcı bir biçimde Steinbeck eserlerine yansıtmıştır. Tek yiyecekleri olan katı ekmeği dişleri olmadığı için yemekte zorluk çeken büyükannenin, sonunda bu uzun yolculuğa dayanfakatması, çocukların kitlesel açlığı vb. sahnelerden etkilenmemek mümkün değildir. Cüzzi bir alışveriş için girdikleri dükkanda geçen sahne, çocukların şeker de yiyebildiği bir dünya özlemini körükler.
‘Fareler ve İnsanlar’, ‘Sardalya Sokağı’, ‘Cennetin Yolu’ yazarın diğer önemli eserleri arasındadır. Kaliforniya’daki ırgatların grevini ‘Bitmeyen Kavga’ adlı romanında anlatır.

Yaziyi gonderen in: BİYOGRAFİ,Yazarlar |
Kas
24
2007
0

Molla Gürani kimdir?

Doğduğu yerin ismini alan “Gürânî” Osmanlı âlimlerinden ve büyük velîdir. Dördüncü Osmanlı şeyhulislâmı. İsmi, Ahmed bin İsmâil bin Osman Gürânî, lakabı Şerefüddîn, Şihâbüddîn ve Molla Gürânî’dir. Daha çok Molla Gürânî lakabıyla tanınıp, meşhûr oldu. 1410 (H.813) senesinde, Sûriye’nin Gürân kasabasına bağlı bir köyde doğdu.

Molla Gürânî, küçük yaşta Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Sarf, nahiv, beyân, meânî gibi âlet ve kırâat ilmini öğrendi. Sonra ilim öğrenmek için Bağdât, Diyarbakır, Hıns ve Hayfa şehirlerine gitti. On yedi yaşında iken de Şam’a gidip, bir müddet oradaki âlimlerden ders alıp, ilim tahsîl etti. Şam’dan Kâhire’ye gitti.Kâhire’de zamânın âlimlerinden ders alarak; kırâat, tefsîr, hadîs ve fıkıh ilimlerini öğrendi ve bu ilimlerde icâzet aldı. O devrin en meşhûr âlimi İbn-i Hacer Askalânî’den hadîs ve fıkıh ilmine dâir eserler okudu. Bu hocasından okuduğu eserler arasında, Sahîh-i Buhârî ve fıkıh ilminde meşhûr eserler vardı.Hadîs ilminde İbn-i Hacer Askalânî’den icâzet aldı. Molla Gürânî bu şekilde çalışarak tahsîlini tamamladıktan sonra; tefsîr, kırâat, hadîs ve fıkıh ilimlerinde değerli bir âlim olarak yetişti.Yavaş yavaş tanınmaya ve Kâhire’deki medreselerde ders vermeye başladı. Memlûk Devleti hükümdarları ile devletin ileri gelenlerinin kurdukları ilim meclislerine katılıp, münâzaralara girdi. İlmi ve fesâhati, güzel konuşmasıyla kısa zamanda tanındı. Hattâ Kâhire’de herkese açık bir ders verdi. Dersini dinleyen âlimler, onun ilimdeki üstünlüğünü takdîr ettiler. Hocası İbn-i Hacer Askalânî ona icâzet verdikten sonra, Sahîh-i Buhârî’yi gâyet güzel bir mahâretle okuttuğunu bizzat görüp, şâhid oldu. Bundan sonra hayâtının bir bölümünü Kâhire ve Şam taraflarında geçirip İstanbul’a geldi. İstanbul’a gelişi, hayâtında değişikliğe yol açtı. Önce Şâfiî mezhebindeydi. Sonradan Hanefî mezhebine geçti.

Molla Gürânî’nin İstanbul’a gelişi şöyle vukû bulmuştur: O devrin meşhûr Osmanlı âlimlerindenMolla Yegân hacca gittiğinde, Kâhire’ye uğradı. Orada Molla Gürânî’yi tanıyıp, onun dîne bağlılığını ve ilimdeki yüksek derecesini görünce, İstanbul’a getirmek istedi. Lütuf ve iltifât göstererek istanbul’a gelmesini söyledi. O da bu teklifi kabûl edip, Molla Yegân ile birlikte İstanbul’a geldi. Meşhûr âlim MollaYegân, hacdan dönüp İstanbul’a gelince, Sultan İkinci Murâd Hanın otağına gidip, bir sohbet yaptı. Sohbet sırasında Pâdişâh; “Gezip gördüğün yerlerden bize ne armağan getirdin?” diye sordu. Bunun üzerine Molla Yegân; “Tefsîr, hadîs ve fıkıh ilminde iyi yetişmiş bir âlim getirdim” dedi. “Şimdi nerededir?” deyince; “Bâb-üs-seâdede beklemektedir” dedi. Bunun üzerine Pâdişâh, onu içeri getirmelerini söyledi. Molla Gürânî içeri girip, selâm verdi, el öptü. Sohbet sırasında Molla Gürânî’nin konuşması ve hâli, pâdişâhın hoşuna gitti. Onu önce, dedesi Murâd-ı Hüdâvendigâr Gâzî’nin eski kaplıcadaki medresesine sonra da Yıldırım Medresesine müderris tâyin etti. Böylece bir müddet bu vazifede bulundu.Bundan sonra da Sultan İkinci Murâd Hân, Molla Gürânî’yi oğlu Şehzâde Mehmed’in yâni Fâtih’in yetiştirilmesi ile görevlendirdi.

Şehzâde Mehmed (Fâtih), bu sırada Manisa’da emîrdi. Babası İkinci Murâd Hân, oğlunun (Fâtih’in) yetişmesi ve eğitilmesi için pekçok âlimi ona hoca olarak göndermişti. Fakat Şehzâde Mehmed, zekî ve celalli olduğundan, giden hocalar onu bir türlü derse yanaştıramamıştı. Bu sebeple pâdişâh İkinci Murâd Hân, oğlunu yetiştirecek heybetli bir muallim arıyordu. Molla Gürânî’nin heybetli ve vakûr bir âlim olduğunu görerek, sert tutumunu duyup, bu iş için onu tâyin etti. Onun iyi bir eğitimden geçmesini istediğini söyleyip, gerekirse dövebileceğini de işâret etti. Bunun üzerine Molla Gürânî, Manisa’ya gönderildi. Molla Gürânî, Şehzâde Mehmed’in (Fâtih’in) yetişmesi için ona ders vermeye başladı. Gördüğü gevşeklik karşısında, vakûr ve sert tutumuyla, Şehzâde Mehmed’in hırçınlığını yatıştırdı. Hattâ ders sırasında; “Darabtühû te’dîben” Terbiye etmek, eğitmek için onu dövdüm mânâsındaki Arabca cümleyi dil bakımından incelettirdi, tahlîl ve tercüme ettirdi. Bu tutum karşısında Şehzâde Mehmed derslere devâm edip, kısa zamandaKur’ân-ı kerîmi hatmetti ve ilim öğrendi. Pâdişâh İkinci Murâd Hân, oğlu Şehzâde Mehmed’in Kur’ân-ı kerîmi hatmettiğini öğrenince, çok sevinip, hocası Molla Gürânî’ye fazla mikdârda mal ve parayı hediye gönderdi.

Fâtih Sultan Mehmed Hanın yetişmesinde, Molla Gürânî’nin büyük emeği geçti. Bu bakımdan Fâtih, şehzâdeliğinden beri hocasını çok sever, saygı ve hürmette kusûr etmezdi.

Babası İkinciMurâd’dan sonra tahta geçen Fâtih Sultan Mehmed Han, Molla Gürânî’yi vezîr yapmak istedi. Molla Gürânî bu teklifi kabûl etmeyip; “Huzûrunuzda, size devlet işlerinde çok hizmet edenler vardır. Onların ciddî çalışmaları, sonunda vezîrliğe, sadr-ı a’zamlığa kavuşmak ideallerine bağlıdır. Vezîriniz onlardan başkası olursa, kalbleri kırılır ve sultânımıza zarar gelir” dedi. Sultan bu sözü beğendi ve onu kadısker yapmak istediğini bildirince, bunu kabûl etti. Kâdılığa başlayınca, ayrıca müderrislik görevini de yürüttü. Daha sonra Bursa evkâf idâresi vazifesi ve kâdılık vazifesi ile Bursa’ya gönderildi. Bursa’da bir müddet bu vazifeleri yaptı. Sonra bâzı sebeplerle Anadolu’dan ayrılıp, Mısır’a gitti

Molla Gürânî Mısır’a vardığında, Mısır Sultânı Kayıtbay’dan tam bir kabûl ve çok ikrâm, hürmet gördü. Bir müddet sonra Fâtih Sultan Mehmed Hân, Mısır Sultânı Kayıtbay’a, Molla Gürânî’yi göndermesini ricâ etti. Kayıtbay, Fâtih Sultan Mehmed Hanın bu ricâsını Molla Gürânî’ye bildirerek; “Gitme, ben sana onunkinden daha çok ikrâm ve ihtirâm ederim” dedi. Molla Gürânî; “Evet inanıyorum, sizden çok fazla ikrâm gördüm. Ancak, benimle onun arasında baba ile oğul arasındaki gibi büyük bir sevgi vardır. Aramızdaki bu hâdise ise, bir başka şeydir. Bu sebepten o, tabiî olarak kendisine meyledeceğimi bilir. Eğer ona gitmezsem, sizin tarafınızdan gönderilmediğimi zanneder ve aranıza bir düşmanlık girebilir.” cevâbını verdi. Sultan Kayıtbay bu cevâbı beğendi ve kendisine çok para ve yolda lâzım olabilecek eşyâları verip, büyük hediyelerle Fâtih Sultan Mehmed Hana gönderdi.

Molla Gürânî İstanbul’a gelince, Sultan ona çok hürmet gösterip, ikinci defâ Bursa kâdılığına tâyin etti. Sonra yeniden Kadıaskerliğe getirildi. Bu arada müderrislik ve eser yazmakla da meşgûl iken, 1480 (H.885) senesinde Şeyhülislâmlık makâmına getirildi. Fâtih Sultan Mehmed Hân ona; maaş, hizmetçi ve diğer yardımları yanında, çok hediyeler vererek, ikrâm ve hürmet gösterdi. Sekiz sene Şeyhülislâmlık yaptı ve hakka, adâlete uymakta, titizlik göstererek, gayet güzel bir şekilde vazifesini yerine getirdi.

Fâtih Sultan Mehmed Hana çok nasîhat eder, işlerinde yardımcı olurdu. Ona karşı duyduğu samîmi sevgi ve alâka sebebiyle, yeri geldikçe tenkid etmekten, uyarmaktan çekinmezdi. Hattâ giydiği ve yediği şeylere dikkat etmesini, dâimâ dînin emirlerine uygun olmasını isterdi. Nasîhatlerini sert sözlerle söylemekten çekinmezdi.

Molla Gürânî; heybetli, vakûr, sarsılmaz bir ilim haysiyetine ve ahlâkına sâhipti. Uzun boylu, gür sakallı, doğru ve açık sözlüydü. Vezîrleri adlarıyla çağırır, Sultanın huzûruna girince, yüksek sesle selâm verip, müsâfeha yapardı.Dâvet edilmedikçe ve bayram günlerinden başka zamanlarda saraya gitmezdi. Bir defâsında bir Arafe günü, Sultan, Molla Gürânî’ye bir haberci göndererek; “Yarın bayramı kutlamak üzere teşrif etsin, geç kalmasın.” diye haber yollamıştı. Molla Gürânî, gelen haberciye; “Yağışlı günlerdir, her yer çamur. Gelirsek, kılık kıyâfet değiştirmek îcâb eder. Yarın bizi bağışlasınlar. Biz uzaktan duâ ederiz. Bayramı uzaktan kutlayalım.” dedi. Haberci dönüp bu sözleri pâdişâha iletince, Pâdişâh; “Biz onların gelmesi ile bayram yaparız. Her şeye rağmen gelmelerini bekliyoruz.” dedi.Üzerlerinin çamur olmaması için de, sarayın selâmlığına kadar at ile girmesine izin verildi. Bunun üzerine dâveti kabûl etti. Molla Gürânî, devrin âlimlerine mütevâzî davranır ve onlara karşı kıskançlık göstermezdi. Hattâ resmî vazifelerde kendinden daha üst makamlara çıkan âlimleri takdîr ederdi. Müderrislikden resmen ayrıldıktan sonra da ilim öğretmeye devâm etti. Pekçok âlim yetiştirdi. Osmanlı âlimleri arasında ahlâkının üstünlüğü, ilmî hususlarda tâvizsiz olan ve ilme çok önem veren bir âlim bilinip öyle tanındı. Günlerini hep ders vermekle, kitap yazmakla ve ibâdetle geçirirdi. Bir defâsında talebelerinden biri, bir gece onun konağında kalmıştı. Hocası Molla Gürânî, yatsı namazından sonra Kur’ân-ı kerîm okumaya başladı. Başından başlayıp devamlı okurken talebesi bir müddet sonra uyuyakaldı. Sabaha doğru uyanınca hocası Molla Gürânî’nin Kur’ân-ı kerîm okumaya devâm ettiğini gördü. Sabahleyin o talebe bu durumu hizmetçilere anlatınca, hizmetçileri; “O, her gece böyle Kur’ân-ı kerîm okur ve bunu hiçbir sebeple terk etmez.” demiştir. MollaGürânî, ayrıca çok hayır ve hasenât yapmıştır. Dört câmi, bir Dâr-ül-hadîs medresesi, bir hamam ve binâlar yaptırmıştır.

Molla Gürânî, vefât ettiği 1488 (H.893) senesinin bahar mevsiminde bir bahçe satın aldı. Kışa kadar o bahçede kaldı. Vezîrler haftada bir bu bahçede ziyâretine gelirlerdi. Kış geldiğinde iyice hâlsizleşti. İstanbul’daki konağına göçtü. O günlerde bir sabah namazını kıldıktan sonra, kendisine bir yatak hazırlanmasını istedi. Yatak hazırlandı. Kuşluk namazını kıldıktan sonrakıbleye dönerek, sağ yanı üzerine yattı. O gün, kendisinden Kur’ân-ı kerîmi, kırâat ilmini öğrenen hâfızların yanında toplanmasını istedi. Bu arzusu üzerine, talebelerine haber gönderildi.Onlar da yanına toplandılar. Talebelerine; “Üstünüzde olan hakkımı ödeme zamânı bu gündür. İkindi vaktine kadar benim üzerime Kur’ân-ı kerîm okumaya devâm ediniz, ikindiden fazla uzamaz.” dedi. Hâfız talebeleri, Kur’ân-ı kerîm okumaya başladılar. Vezîrler durumu öğrenince, yanına geldiler. Vezîrler arasındaki Dâvûd Paşa, Molla Gürânî hazretlerini çok sevdiği için, hâlini görünce dayanamayıp, ağlamaya başladı. MollaGürânî onun ağladığını görüp; “Niye ağlar durursun ey Dâvûd!” dedi. Dâvûd Paşa; “Sizi böyle zayıf görünce kendimi tutamadım.” dedi. Bunun üzerine; “Ey Dâvûd, kendi hâline ağla! Ben dünyâda rahat ve huzûr içinde yaşadım. Allahü teâlâdan ümîdim odur ki, ömrümün sonunda da, son nefeste de selâmet üzere olurum.” dedi.Sonra vezîrlere dönüp; “Benden Bâyezîd’e (İkinci Bâyezîd Hana) selâm söyleyin ve deyin ki, Adâlet üzere olsun, kulları himâye, beldeleri muhâfaza etsin. Namazımı bizzat kendisi kıldırsın ve borçlarımı, defnimden önce ödesin” dedi. Sonra; “Size vasiyetim olsun! Beni kabrin yanına koyunca, ayağımı tutun ve beni kabrin başına çekin, sonra kabre koyun.” dedi. Öğle namazını îmâ ile kıldı. Sonra; “İkindi ezânı ne zaman okunacak?” dedi. İkindi vakti gelince, müezzinin ezân okumasını bekledi. Müezzin, Allahüekber diye ezân okumaya başlayınca, Molla Gürânî hazretleri; “Lâilâhe illallah” diyerek vefât etti.

Sultan İkinci Bâyezîd Hân, namazında bulundu ve borçlarını ödedi. Cenâze namazı çok kalabalık olup, İstanbul ahâlisi onun vefâtından dolayı gözyaşı döktü. Cenâzesi kabrin başına getirilince, vasiyetine rağmen kimse ayağından tutup çekmeye cesâret edemedi. Cenâzesini bir hasır ile kabrin yanına çektiler ve kabre indirip defnettiler. Kabri,Aksaray-Topkapı arasındaki eski tramvay yolunun sol tarafında bulunan kendi yaptırdığı câminin önündedir.

Arabca kaynaklarda “Diyâr-ı Rûm’un, Anadolu’nun âlimi” olarak zikredilen Molla Gürânî, kıymetli eserler yazmış olup, eserleri şunlardır:

1) Gâyet-ül-Emânî fî Tefsîr-i Seb’il-Mesânî,
2) El-Kevser-ül-Cârî alâ Riyâd-il-Buhârî; Hadîs-i şerîf kitaplarının en kıymetlisi olanSahîh-i Buhârî’ye yazdığı şerhdir.
3) Şâtıbiyye Kasîdesi’nin Ca’berî şerhine güzel bir hâşiye yazmıştır.
4) Keşf-ül-Esrâr an Kırâat-il-Eimmet-il-Ahyâr,
5) Şerh-i Cem’ul-Cevâmi’: Usûl-i fıkha dâirdir.
6) Arûz ilmiyle ilgili bir kasîde.
.
1) Mu’cem-ül-Müellifîn; c1. ,s.166

2) El-A’lâm; c.1, s.97

3) Tam İlmihâl Seâdet-iEbediyye; (49. Baskı) s.1112

4) Ed-Dav-ül-Lâmi; c.1, s.241

5) Şakâyık-ı Nu’mâniyye Tercümesi (Mecdî Efendi); s.102

6) Tabakât-üs-Seniyye fî Terâcim-il-Hanefiyye; c.1, s.280

7) Esmâ-ül-Müellifîn; c.1, s.135

8) Keşf-üz-Zünûn; c.1, s.553, 646, 899; c.2, s.1190, 1486

9) Tâc-üt-Tevârih (Ulemâ kısmı)

10) Osmanlı Müellifleri; c.2, s.1

11) İzâh-ul-Meknûn; c.2, s.92

12) Brockelmann; Sup-2, s.319

13) Devhat-ül-Meşâyıh; s.10

14) Rehber Ansiklopedisi; c.12, s.184

15) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.12, s.298

Yaziyi gonderen in: BİYOGRAFİ,Yazarlar |

Altyapi WP Temadown Wp Tr Temayapim TheBuckmaker Cevirmen Otel