Son Eklenenler

advertisement


‘Yazarlar’ Kategorisi Yazıları


Hıncal Uluç kimdir?

Doğum Tarihi / Yeri 01.11.1939 Kilis
Eğitim Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi
G. Başlangıç Yılı 1957
G. Başlangıç Kurumu Yenigün (Ankara)
Çalıştığı Kurumlar Yenigün, Öncü, Yankı, Cumhuriyet, Gelişim Yayınları, Sabah

1 Kasım 1939´da Kilis´te doğdu.Bir dönem İ.Ü Edebiyat Fakültesi´nde okudu, 1964´te Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi´nden mezun oldu.1957´de Ankara´da Yenigün gazetesinin spor servisinde gazeteciliğe başladı.Bir süre de Öncü´de kalem oynatan Hıncal Uluç, askerden döndüğü 1967´de, M. Ali Kışlalı başta olmak üzere eski Yenigün ekibinin çıkardığı Yankı´da çalışmaya başladı.Yankı´nın yanı sıra, Cumhuriyet´e spor yazıları da yazan Uluç, TRT´nin açılmasıyla birlikte Cumhuriyet´e televizyon sayfası da hazırladı. 1980´de Gelişim Yayınları´nın sahibi Ercan Arıklı´nın isteğiyle Gelişim Yayınları´na dergi hazırladı. Daha sonra Gelişim Yayınları Asil Nadir´e geçmesiyle işsiz kalan Uluç, Zafer Mutlu´nun daveti ile 1990´da Sabah´ta yazmaya başladı. O tarihten bu yana Sabah´ta yazılarına devam eden Hıncal Uluç, televizyonda Şakamera adlı kamera şakası programının yanı sıra Kale Arkası, 90 Dakika gibi futbol programlarına yorumcu olarak imza attı.1977´de Yankı´nın İngilizce bir özetini çıkarmak için yabancı bir eleman ararken, iş başvurusunda bulunan Amerikalı arkeolog Holly Hartquist ile tanışıp evlenen Hıncal Uluç, Amerikalı eşinden 1983´te boşandı.Çocuk sahibi olmayan Uluç, bir daha evlenmedi.Başkanlık kontenjanından Alp Yalman ve Ali Uras tarafından ´tarihini bilmediği bir zamanda´ Galatasaray´a üye yapılan Hıncal Uluç, aynı zamanda Mülkiyeliler Birliği, Türkiye Spor Yazarları Derneği ve İstanbul Gazeteciler Cemiyeti üyesidir.

HAKKINDA YAZILANLAR

Aksiyon 2 Mart 2002 / Sayı: 378
Cemal A. Kalyoncu
Müftü torunu gazeteci

Kilis Müftüsü Muharrem Kemal Bilgiç’in torunu olan gazeteci Hıncal Uluç, Türkeş’in yakın çalışma arkadaşı Fuat Uluç’un da oğludur. Atatürk’ün silah arkadaşlarından ve Büyük Taarruz kumandanlarından Aşir Atlı da büyük dayısı olan Uluç, geçmişiyle ilgili herşeyi Aksiyon’a anlattı
Gazeteci Hıncal Uluç’un aslında ‘yeteneksiz’ biri olduğunu biliyor muydunuz? Futbol oynamayı deneyen, ancak takım arkadaşları tarafından oynama şansı bile verilmeyen Uluç’un, önce voleybol takımı kurup mahallede herkese voleybol, sonra basketbol öğrettikten sonra yine takım dışı kaldığını… Hatta, oynama şansım fazla olur diye aynı taktiği beyzbolda bile deneyip, arkadaşlarına öğrettikten sonra kendisi iyi oynayamadığı için arkadaşları tarafından yine çemberin dışına itildiğini: “Her türlü sporu denedim, hiç birinde başarılı olamadım. Aslında fevkalade yeteneksiz bir adamım.” Bitmedi. Ankara’daki Kurtuluş Ortaokulu’nun son sınıfında okurken müzik hocası bir okul korosu kurmaya karar verir. Seçme yapılacak 100 kadar öğrenci arasında Hıncal Uluç da vardır: “İki satır söyledikten sonra hoca hepimizi susturdu, o yüz kişi içerisinde parmağıyla beni işaret etti ve ‘dışarı’ dedi. Böylece spordan sonra müzisyen olma hayallerim de sona erdi. Resim dersen zaten hiç yok. Kuzenim Ahmet (Taner Kışlalı. Ahmet ve Mehmet Ali Kışlalı’nın babası Hüsnü Bey, Uluç’un anneannesi Velime Hanım’ın kardeşidir. Velime Hanım’ın diğer kızkardeşi Hanife Hanım da, İstiklal Savaşı’nda Atatürk ve İnönü ile Fevzi Çakmak’ın silah arkadaşı, Milli Mücadele’de İzmir Doğu Cephesi Kuvayi Milliye Komutanlığı’na atanan, bir süre Antalya Valiliği yapan ve 16. Tümen Komutanı olarak Büyük Taarruz’a katılan Orgeneral Aşir Atlı ile evlenir.) yapardı benim resimlerimi ilkokulda.” Çok iyi bir öğrenci olduğu için (Uluç, eğitim hayatı boyunca sınıfın ilk üçü arasına girer hep) okul müsameresinde ona Reşat Nuri Güntekin’in Vergi Hırsızı adlı oyununda başrol oynatır hocası. Bugün iş adamı olan Alaattin Beyti de ikinci rolü oynamaktadır. Sonuç mu? “Alaattin onbeş dakikada beni sildi süpürdü. İkinci temsilde de en ön sırada oturan velilerden biri düşüp bayılınca benim sahne hayatım sona erdi. Aslında fevkalade yeteneksiz bir adamım.” Hıncal Uluç bütün bunlardan sonra Bernard Shaw’ın şu sözüne uymaya mecbur kalır: “Yapan yapar, yapamayan eleştirmen olur.”
Dedesi Kilis müftüsü
Hıncal Uluç’un hayat hikayesi Bernard Shaw’ın ‘başarısızlık başarının anahtarıdır’ sözünü de doğrular niteliktedir sanki: “Yani ben yazarlık dışında her şeyde çuvalladım. Onun için de yapamadığım herşeyi yazıyorum şimdi. Tiyatro yapamadım, yazıyorum; müzik yapamadım, yazıyorum; spor yapamadım, yazıyorum.” 1990′dan bu yana Sabah’ta, önce üç şimdi de haftanın yedi günü o ‘yapamadıklarını’ yazmakta olan Hıncal Uluç, aslında bir müftü torunudur. Alparslan Türkeş’in en yakın çalışma arkadaşlarından Fuat Uluç’un oğlu olan Hıncal Uluç’un annesi, Kilis Müftüsü Muharrem Kemal (Bilgiç)’in kızıdır. Uluç’un anlattığına göre Muharrem Kemal Efendi’den, Arabistan’dan bile fetva almaya gelenler olurmuş. Hatta devrin padişahı şeyhülislam olsun diye davet ettiğinde Muharrem Kemal Efendi ‘Memleketimden çıkmam, burada çok mutluyum’ diyerek padişahın bu emrini reddetmiş. İşte böyle bir müftü olan Muharrem Kemal Efendi ile Velime Hanım ikinci evliliklerini yapar ve beş çocuk getirirler dünyaya. Hayati ve Cemal albay rütbesine kadar yükselir, Necati Bilgiç ise gazeteci olur. (Onun oğlu Gürcan da gazetecidir.) Kızlarından büyüğünü İstanbul’daki Erenköy Kız Lisesi’ne gönderen Muharrem Kemal Hoca’nın küçük kızı Suat da o zaman Kilis Kız Lisesi’nde okumaktadır.
Bu arada Büyük Çerkez Göçü ile bir çok Çerkez o zaman Osmanlı toprakları olan bugünkü Lübnan, Suriye, Anadolu gibi coğrafyaya yerleşeli uzun zaman olmuştur. Hıncal Uluç’un büyükbabası da çocukları ile beraber bu göçü yaşayanlardan birisidir. Daha sonra çocuklardan bir kısmı İstanbul’a, bir kısmı Bandırma’ya, Hıncal Uluç’un dedesi de Manyas’a yerleşir. Dede Hüseyin Bey’in Süreyya Hanım’la evliliğinden dünyaya gelen üç çocuğundan biri olan Fuat Uluç da Kilis’te subaydır: “Babam askeriyeden çıktığında arkadaşı var, Kız Enstitüsü Müdürü Vehbi bey, sabah akşam ona uğruyor. Tabii okula gidiş saatleri de okulun dağılma saatlerine rastlıyor. Ve kızlardan birini gözüne kestiriyor.” Uluç’un gözüne kestirdiği bu kız işte o Müftü Muammer Kemal Efendi’nin kızıdır.
Fuat Uluç, o sırada ‘Deli Fuat’ diye nam salmıştır. Hatta, Cem Karaca’nın annesi Toto Karaca bir tiyatro oyunu sahnelemek için Kilis’e gider. Fuat Uluç da tiyatroya bilet ayırtmak istemektedir: “Deli Fuat diye şöhreti var diye bilet vermek istemiyorlar ona. Bu da kızıyor ve atla giriyor tiyatro salonuna. Efsane gibi anlatılmış, Toto Karaca da Ülkü Tamer’e anlatmış ve o da yazmış bunu. Oradaki Deli Fuat benim babamdır.
Babam arkadaşı olan o Vehbi Bey’e gidiyor diyor ki, ‘Ben bu kızı beğendim, bunu git iste.’ Müftünün kızını sana verirler/vermezler derken bunun üzerine babam ‘Git iste, Çerkez’iz. Bizde adettir, vermezlerse biz de kaçırırız’diyor.” Kaçırmaya gerek kalmadan 1935 yılında vuslat gerçekleşir: “Babam, o çok yakın arkadaşı Vehbi Bey’in soyadını oğluna vermiş, Öcal diye.” Peki ya Hıncal ismi nereden geliyor? “O zamanlar moda kafiyeli isim vermek. Öcal’a (o da gazetecidir) kafiyeli olsun diye bana da Hıncal adını verdi.” Üçüncü çocuk kız olmasına rağmen kafiye yine tutturulur: Serpil (Yankı dergisinde uzun seneler çalıştıktan sonra Aktüel’in Ankara temsilciliğini yapar. Şimdi ise kendini sanata vermiştir.) Dördüncü ve son çocuk da iki dedesinin ismini almasına rağmen kafiyeden nasiplenir: Hüseyin Kemal. Kardeşlerden ilk üçü gazeteci, sonuncusu ise mühendis olacaktır.
Hıncal Uluç, 1 Kasım 1939′da Kilis’te dünyaya gelir. Hıncal, üç yaşına kadar anneanne ve teyzesi tarafından büyütülür. Sebebi ise subay olan babasının o doğduğunda İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman tanklarının manevra yaptığı Bulgar sınırında görevli olmasıdır. Sonrasında Fuat Uluç Çaldıran’a tayin olduğunda küçük Hıncal da ailesine kavuşur. Ardından tayinler durmaksızın gerçekleşecektir. Van’da o meşhur Van zelzelesini yaşar Uluç ailesi. Daha sonra gidilen Bandırma’da Hıncal da ilkokula başlar. İki ayrı okulda ilk üç sınıfı okur. Bandırma’dan sonra 1950′de tekrar Kilis’e (Hıncal ilkokulu burada Kemaliye İlkokulu’nda bitirir) tayin olur Fuat Uluç. 1952′de Antakya, 1955′te de Ankara (Ortaokula Antakya’da başlayan Hıncal, geri kalan eğitimini de Ankara Kurtuluş Lisesi’nde tamamlar) vardır sırada. Çok mutlu bir ailede büyüyen Hıncal Uluç, 1980′e kadar burada kalacaktır. Hayatını göçebe gibi yaşayan babası bu yüzden çocuklarının subay olmasını kesinlikle istemez: “Sakın bana özenmeyin çocuklar derdi.” Annesi doktor, babası mühendis olmasını isterken Uluç’un kendisi de avukat olmak istemektedir. Ama ne olursa olsun İngilizce’yi öğrenme hevesi yüzünden İstanbul Edebiyat Fakültesi’ne gelir. Bir sömestr sonunda tekrar Ankara’ya döner. Bir sene sonra da Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni kazanır.
‘17 yaşında herşeysin’
Bu arada Demokrat Parti’den ayrılmış bir grubun kurduğu Hürriyet Partisi, Yenigün adıyla bir yayın organı kurmuş, başına da Cihat Baban’ı getirmiştir. Mehmet Ali Kışlalı da gazetenin spor müdürüdür: “Bir gün gazetenin yazı işleri kadrosu Cihat Bey’e isyan etmiş. Cihat Bey de reste meydan bırakmayınca hepsi bırakıp gitmiş. M. Ali abiyle (Kışlalı) Cihat Baban kalmış gazetede sadece. Cihat Baban da M. Ali abiye ‘çıkart gazeteyi’ deyince o da hemen haber gönderiyor abime, bana ve kardeşine (Ahmet Taner Kışlalı).” Hıncal Uluç henüz 17 yaşındadır. Sıkıyönetim gereği altı sayfa çıkan gazetenin spor sayfası bu genç delikanlıya emanet edilir: “İstediğin her kapı sana açık. En büyük yıldızla, sporcuyla konuşacağım diyorsun konuşuyorsun. Ve bunların hepsi de sana ‘buyur’ diyor, beyefendi muamelesi yapıyorlar. Şimdi böyle bir meslek insanı büyülemez mi? Siyasal Bilgiler’in isimsiz bir öğrencisi iken birdenbire Türkiye’nin en elit bin adamından biri haline geliyorsun. Siyasal Bilgiler’i bitireceksin de, kaymakam olacaksın da, 60 yaşında vali olup emekli olacaksın… 17 yaşında herşeysin zaten.” Uluç, böylece gazeteciliğe adım atar; Oktay Kurtböke, Güneş Tecelli, Başkurt Okaygün, Kurthan Fişek, Güngör Sayarı, Ercan Tan gibi isimlerle beraber çalışır. Bu arada askere gitmemek için üniversiteyi geç bitirmeye karar verir. Ancak serde iyi öğrencilik olduğundan üç senede üç sınıf bitirip son sınıfa gelir. Tek çare rapor alarak okulu uzatmaktır: “Tanıdık bir ruh doktoruna gittim. İleride kariyer açısından etkileyici olur diye entellektüel sürmenaj hastalığı yazdı rapora. En tehlikesizidir diye bunu yazarlardı doktorlar.” Raporu alan Uluç, okulunu bitirmiyor diye annesinin ağladığını görünce kararını değiştirir ve 1964′te Kutlu Aktaş, Burhan Özfatura gibi arkadaşlarıyla beraber mezun olarak diplomasını alır. Bir yıl sonra da Mamak Muhabere Okulu’nda Büyükelçi Yalçın Oral, Devlet Tiyatroları eski Genel Müdürü Bozkurt Kuruç, Galatasaray başkanlarından Saim Gogen’in oğlu Fethi (daha sonra eniştesi olacaktır) gibi arkadaşlarıyla beraber iki yıl askerlik yapar: “Askerlik dönemim benim en mutlu dönemimdir.”
1960′lara bir daha dönelim. 27 Mayıs İhtilali, onun gazetecilik yaptığı bu ilk yıllarda gelir dayanır kapıya. Uluç ihtilalin tam ortasındadır: “Baştan sona ihtilalin içinde idik. Onları anlatsam kitap olur. Fikir olarak da, eylem olarak da ihtilalin içindeydik. Bütün o ıslık çalanların başındaydık, ‘Olur mu böyle olur mu?’ diye gazeteyi bırakıp Kızılay’da yürüyüşlere katılırdık.”
Uluç, bu dönemlerde yazdığı yazılardan hukukçu ve mülkiyeli oluşu sebebiyle hiç bir ceza almaz: “Aslında gazetecilik zamanları böyle zamanlardır. Meslek yaşamımın büyük bölümü sıkıyönetimlerle ve yayın yasakları ile geçti. İlk önceleri neyin yasaklandığı açık açık yazardı. Sonra askerler biraz daha uyanık yayın yasağı koymaya başladılar. Soyut tanımlamalar yaptılar. Böylece kendi kendini sansür etmeye başladın. Şunu da söyleyeyim Türkiye’de herkesin anladığı anlamda bir basın özgürlüğü olsa idi eğer, ben bu kadar iyi gazeteci olamazdım.”
Türkeş: Hıncal’ın Aslan Amca’sı
Onun ihtilal olsun yürüyüşlerinde ön sırada yer almasının bir sebebi belki de babasıdır. 1955′te ailecek Ankara’ya gelinmiş, Hıncal 1980′e kadar başka bir yere gitmemişti ama babası tayin ve bu arada terfi almaya devam etmiş, 1961′de albaylığa kadar yükselmişti. 27 Mayıs İhtilali olduğunda babası Fuat Uluç’un görev yeri, Çanakkale İl Jandarma Alay Komutanlığıydı. Fuat Uluç, 27 Mayıs’ın liderlerinden Alparslan Türkeş’le de çok yakın arkadaştı: “Bandırma’da beraberdik zaten. Benim iki tane halam var, amcam yok ama Aslan Amca (Alparslan Türkeş) bizim ailenin amcası idi. Bütün kardeşler ona Aslan Amca derdik. Yetişmemize de katkısı olmuştur. Evlerimiz bir gibiydi.”
Bu kadar yakın olunca 27 Mayıs’tan sonra bir araya gelmemek olmazdı tabii: “Aslan amca ihtilalden sonra başbakanlık müsteşarı olunca babamın tayinini de Ankara’ya çıkarttı. Babam hemen Aslan Amca’nın karargahında görev aldı. Ve Aslan Amca hazırladıkları her şeyi babamla beraber hazırladı. Devlet Planlama Teşkilatı kurulduğunda babam da oranın ilk Sosyal Planlama Daire Başkanı’ oldu.”Ancak aylar ilerleyince Alparslan Türkeş 14′lerden biri olarak Hindistan’a sürülür. Bu arada Eminsu hadisesiyle Milli Birlik Komitesi, Ağustos 1960′tan Şubat 1961′e kadar 235 general ve amiral ile beş bine yakın subayı emekli etmiş (Eminsu, bunların kurduğu Emekli İnkılap Subayları Derneği’nin kısa adıdır) geride kalanların yolu açılmıştır. Fuat Uluç da önü açılanlardan birisidir: “Babamın general olacağı kesin. O kararı nasıl verdiği benim için hâlâ bir soru işaretidir. Aslan Amca sürülmüştü, onların siyasallaşma sürecinde burada güvenilir bir odak noktasına ihtiyaçları vardı. Babam o odak noktası olabilmek için ordudan istifa etti. Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP)’ne girdi, genel sekreter oldu ve babamın hazırladığı kongrede de Aslan Amca genel başkan seçildi.” Fuat Uluç, 1964′te de Mardin milletvekili olarak Meclis’e girer: “Ancak o dönemi tamamlayamadan 1968′de kalp rahatsızlığından öldü. Buna rağmen şuna inanıyorum ki askerde kalsa idi yaşardı. Politikanın iki yüzlü yapısı, bütün bir hayatını asker doğruluğu içinde yaşamış bir adama iyi gelmedi.”
Genel Kurmay Başkanı Dinç Bilgin’i arıyor
Bir süre de Öncü’de kalem oynatan Hıncal Uluç, askerden döndüğü 1967′de, M. Ali Kışlalı başta olmak üzere eski Yenigün ekibinin çıkardığı Yankı’da çalışmaya başlar: “Bana gazeteciliğin bütün püf noktaları ile ayrıntılarını ve ahlakını M. Ali Kışlalı öğretti.” Oktay Kurtböke de Cumhuriyet Yayın Yönetmeni olduğu için Yankı ile paralel burada da haftada iki gün spor yazıları yazmaya başlayan Uluç, TRT kurulunca pazartesi günleri de yine Cumhuriyet’e tam sayfa tv sayfası yapar: “Benim Babıali’ye transferim Cumhuriyet kanalı ile oldu.” 1980′de onun İkinci İstanbul seferi başlar. Gelişim Yayınları’nın sahibi Ercan Arıklı 12 Eylül’den önce bir dergi çıkarmasını ister ondan. Kabul eder. Daha sonra Gelişim Yayınları Asil Nadir’e geçince de, Uluç işinden olur. Ardından Zafer Mutlu’nun daveti ile 1990′da Sabah’ta yazmaya başlar: “Gazeteye başlarken Dinç Bey’le (Bilgin) bir tek şey konuştum. Ne yazacağımı ya da yazmayacağımı bana kimse söylemeyecek.” 2002′ye kadar on iki senede anlaşma bir tek kez Dinç Bilgin tarafından bozulur: “Dinç Bey geldi ve ‘Dün yazdığın yazıyı hatırlıyor musun?’ dedi. Evet dedim. Orduevlerinde fiyatların çok düşük olduğunu, aradaki farkı bizim vergilerimizle verdiğimiz mealinde bir yazı idi o. Dinç Bilgin, ‘Bir daha böyle bir yazı yazarsan Genel Kurmay Başkanı’nı sana bağlarım haberin olsun’ dedi. Genel Kurmay Başkanı Doğan Güreş aramış ve Dinç Bey’le 3,5 saat konuşmuş. ‘Telefonu da Genel Kurmay Başkanı’na kapatamıyorum, 3.5 saat dinledim Güreş Paşa’yı’ dedi.”
Uluç mesleğin başında yaptığı birkaç sözleşme hariç, bir daha iş sözleşmesi de imzalamamış birisidir: “Türkiye’nin en büyük sosyal demokratları ile solcularının ve sendikalarının kazığını yedikten sonra kendi kendime dedim ki kendinden ve Allah’tan başka güveneceğin kimse yok.” Yeni Tanin’de çalışırken işten atılan Uluç, tazminat almak için sendikaya başvurur. Sendikanın avukatı da Yekta Güngör Özden’dir. Özden, —kazanacağı kesin olmasına rağmen— kazanamayacaklarını öne sürerek davayı açmayınca Hıncal Uluç da bu kararı alır.
‘Özal dönemi olsaydı boşanmazdım’
1977′de Yankı’nın İngilizce bir özetini çıkarmak için yabancı bir eleman ararken, iş başvurusunda bulunan Amerikalı arkeolog Holly Hartquist ile tanışıp evlenen Hıncal Uluç, o yılların meşhur ‘yokluk’ yılları olması dolayısıyla varlar ülkesi Amerika’da herşeye kolayca ulaşabilen eşiyle mutluluğu yakalayamaz: “Amerika’ya gidelim dedi. Ben de orada mutlu olamam dedim.” 1983′te boşanırlar: “Özal zamanında evlenmiş olsa idik garanti ayrılmazdık! (Meşhur kahkahasını atıyor.) Çocuk sahibi olmayan Uluç, sırf evlenmek için de evlenmez bir daha.
Arabesk hariç her türlü müziği dinleyen, sinema ve tiyatroya büyük merakı olan, başkanlık kontenjanından Alp Yalman ve Ali Uras tarafından ‘tarihini bilmediği bir zamanda’ Galatasaray’a üye yapılan, Mülkiyeliler Birliği, Türkiye Spor Yazarları Derneği ve İstanbul Gazeteciler Cemiyeti üyesi olan Hıncal Uluç, ‘Kutsal İttifak’ sözünün de sahibidir: “Bana aittir ve Fenerbahçe medyasını kastetmektedir.” Uluç’a göre bütün tv ve gazetelerin müdürleri özel olarak Fenerbahçeli seçilmektedir. Sebebi Fenerbahçe’nin tiraj ve reyting kazandırmasıdır: “Buna itirazım yok.” Hıncal Uluç’un itirazı “Fenerbahçe Kulübü Başkanı bütün Fenerli müdürleri toplayıp Galatasaray’ın yolunu kesin”demesinedir.
— Var mı böyle bir durum?
“Ali Şen’in televizyonda kendi açıklamasıdır. Bir Fenerbahçeli’nin birinci görevi Fenerbahçe’yi şampiyon yapmaktır, Fenerbahçe şampiyonluktan ümidi kestiği zaman da Galatasaray’ın yolunu kesmektir. En son Aziz Yıldırım yaptı bunu, ramazanda Büyük Kulüp’te Fenerbahçeli bütün müdür ve yazarları topladı ve ‘Galatasaray’ın yolunu keseceksiniz. Bunun için de hakemlere saldıracaksınız’ dedi. Ali Şen zamanında başladı bunlar.”
‘Tarkan dinlemem’
— Kavgacı biri misiniz?
“Ben kavga etmiyorum, benimle kavga ediyorlar. Benimle ilgili yazı yazan medyanın en büyük yanılgısı bu. Ben kimse ile kavga etmiyorum, fikrimi ortaya koyuyorum. Benim fikrime cevap verme gereği duyuyor, cevap verirken de ortaya fikirle değil, söverek çıkıyorlar. Ben bu beyazdır diyorum. Adam ‘bu siyahtır’ diyeceğine bana küfrediyor. Bir kişi desin ki ‘Evet ben seni gece kulübünde, barda gördüm.’ Ben gece klasik müzik konserine, sinemaya, tiyatroya giderim. Tarkan konserine gitmem. İçki içmeyen bir adamın bara gidip sarhoşla konuşmasından daha korkunç bir şey yok. Sonra sigara dumanından ve yüksek volümlü müzikten nefret ediyorum. 135 desibel müzik çalacak, sigara dumanından göz gözü görmeyecek, etrafta bir sürü sarhoş ‘Hıncal Bey, ne olacak bu Galatasaray’ın hali?’ diyecek, onlara cevap yetiştireceksin. Kenan Doğulu, benim sevgili mahalle arkadaşım Yurdaer Doğulu’nun oğludur. Kenan bana emanet bir yerde. Onu bile seyretmedim, çünkü kerata ikide çıkıyor, sabah beşte bitiriyor.”
‘Türkiye’deki herşeyde Ali Şen’in parmağı var’
— Bir yazı yazdınız. Ali Şen sizin Sabah’tan çıkarılmanız için yazılar yazacak ve siz de kurumdan ayrılacaktınız diye…
“Benim gazetemi yöneten herhangi bir kişinin Ali Şen’e gidip ‘Şu herife söv de gazeteden istifa etsin’ demeyeceğini biliyorum. Ali Şen Türkiye’de olan her şeyden kendisine daima bir şeyler vehmediyor. ‘Koalisyonu ben kurdum, Fenerbahçe’yi ben şampiyon yaptım, Galatasaray’ı Neuchetel’e ben kazandırdım.’ Yazılarını okuyun, içinde Ali Şen’in parmağı olmayan hiç bir şey yoktur.”
Ağlaması da gülmesi de abartılı olduğundan, televizyona yaptığı Şakamera adlı programın Amerikalı yönetmeni tarafından keşfedilen bu yönüyle kulaklarımızın pasını da silen Uluç, vefat ettiği 1950′lerin hemen ortalarına kadar dedesinin vaazlarını dinlemek için camiye gider. Namazda okuyacaklarını dedesinden öğrenmek istediğinde, dedesinin içinden ne geçiyorsa söylemesinin yeterli olacağı sözünü anlatan Hıncal Uluç, “Ben müftü torunuyum, din kültürüm gayet sağlamdır” diyor ve ekliyor: “En saf inanmanın her şeye yettiğini öğrendim. Dışarıdan bakanlar benim için ne derlerse desinler ben Türkiye’deki en saf, en halis Müslümanlardan biri olduğuma inanıyorum.”

Hiçbiri

Memet Fuat kimdir?

Memet Fuat 1926 tarihinde istanbulda dünyaya geldi 1946′da Haydarpaşa Lisesi’ni, 1951′de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Öğretmenlik, çevirmenlik, muhabirlik, inşaatlarda mimar yardımcılığı gibi işlerde çalıştı. 1960′ta De Yayınevi’ni kurdu. 1964-75 arasında “Yeni Dergi”yi çıkardı. Bir önceki yılda çıkmış yazı, öykü ve şiirlerden yaptığı seçmelerle Türk Edebiyatı adlı yıllıklar düzenledi (1963-72). Çocukluğundan beri süregelen spor tutkusunu, yaşadığı çevredeki çocukları sporculuğa yönlendirme yolunda değerlendirdi. 1972-80 arasında voleybol erkek milli takımlarına antrenörlük etti. 1979-82 arasında Anadoluhisarı Gençlik ve Spor Akademisi’nde voleybol dersleri verdi. 1980-83 arasında “Yazko Edebiyat” dergisini yönetti. 1981′de Adam Yayınevi’nin yerli yayınlar editörü oldu. 1987′de emekliye ayrıldı. 1985′te yayımlanmaya başlayan “Adam Sanat” dergisinin genel yayın yönetmenliğini 1999′a kadar sürdürdü.

Ödülleri: 1959′da dergilerde çıkan yazılarıyla Ataç Eleştiri Armağanı’nı, 1961′de Düşünceye Saygı adlı kitabıyla Türk Dil Kurumu Deneme-Eleştiri Ödülü’nü aldı. Çağdaşımız Makyavel adlı kitabıyla 1992 Sedat Simavi Ödülü’nü Gülten Akın’la paylaştı. 1995′te kendisine Kültür Bakanlığı “Kültür ve Sanat Büyük Ödülü”, 1996′da Edebiyatçılar Derneği Onur Ödülü Altın Madalyası verildi. 1997′de “Yaşasın Edebiyat” dergisinin yaptığı soruşturmada Gölgede Kalan Yıllar adlı yapıtı “Yılın Kitabı” seçildi. 2000′de ise “Dünya Kitap Eki”nin oluşturduğu bir yargıcılar kurulu Nâzım Hikmet adlı yapıtını “Yılın Telif Kitabı” olarak değerlendirdi.

ESERLERİ
Anlatı: Aşk ve Sümüklüböcek (1946, öyküler, Tuna Baltacıoğlu ile); Yaşadığımız (1951, yeni yazımı 1998, roman); Bir Ayrılışın Öyküsü (1998, öyküler). Anı: Gölgede Kalan Yıllar (1997); Tribünden Palavra Anılar (1999). Deneme: Düşünceye Saygı (1960, genişletilmiş 2. basım 1994); Çağını Görebilmek (1982); Unutulmuş Yazılar (1986); Çağdaşımız Makyavel (1992); Eleştiri Sorumluluğu (1994); İki Yönlü Yozlaşma (1995); Konuşan Toplum (1996); Dağlarda Yüreğim (1996); Özgünlük Avı (1996); Sömürüsüz Bir Dünya (1998); Çoğunluğun Gücü (1998); Duyumsanmayan Karanlık (1998); Biçemden Biçeme (1999); Yaşlı Bir Şaire Mektuplar (1999); Aykırılıklar (2000). Konularına göre derlenen denemeler: Demokrasi Kültürü (2000); Din ile Felsefe (2000); İkinci Yeni Tartışması (2000); Kültür Alışverişi (2000); Orhan Veli (2000); Nâzım Hikmet Üstüne Yazılar (2001). Özgün yapıt: Aydınlar Sözlüğü (2001). Yaşamöyküsü: Nâzım Hikmet (2000). Yaşamı, sanatı, yapıtları dizisi: Yunus Emre (1976); Şinasi (1977); Pir Sultan (1977); Karacaoğlan (1977); Ahmet Haşim (1977); Tevfik Fikret (1979); Namık Kemal (1999). Antoloji: Türk Edebiyatı (yıllıklar, 1963′ten 1972′ye on cilt); İlkokul Çocukları İçin Şiirler (1968); Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi (1985, genişletilmiş basımı 1999); Dünya Yazınından Çeviri Şiirler (1992); Dünya Yazınından Seçilmiş Kısa Oyunlar I-II (1993); Dünya Yazınından Seçilmiş Kısa Öyküler (1993); Türk Yazınından Seçilmiş Çocuklar İçin Şiirler (1993); Türk Yazınından Seçilmiş Denemeler (1993); Türk Yazınından Seçilmiş Eleştiri Yazıları (1993). Seçme Şiirleri: Nâzım Hikmet (1997); Orhan Veli (1997); Oktay Rifat (1997); Cahit Külebi (1997); Edip Cansever (1997); Sabri Altınel (1997); Cahit Irgat (1998). Tiyatro: Tiyatro Tarihi (1961); Her Yer Tiyatrodur (1997). Spor: Voleybol (1983, Mehmet Bengü adıyla).

HAKKINDA YAZILANLAR

Memet fuat öldü
19 Aralık 2002

Türk edebiyatı ve Türk voleybolunun önemli isimlerinden Mehmet Fuat Bengü, akciğer yetmezliği nedeniyle İstanbul`da vefat etti.

Yabancı ülkelerde filmler çekmiş ilk Türk film rejisörü Vedat Örfi ve Piraye Hanım`ın(daha sonra Nazım Hikmet’in eşi) çocuğu olan Memet Fuat Bengü, 1926 yılında İstanbul`da doğdu. 1946`da Haydarpaşa Lisesi`ni, 1951`de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü`nü bitiren Memet Fuat Bengü, öğretmenlik, çevirmenlik, muhabirlik, inşaatlarda mimar yardımcılığı gibi işlerde çalıştı.

Bengü, 1960`da De Yayınevi`ni kurdu, 1964-75 arasında Yeni Dergi`yi çıkardı. Bengü, bir önceki yılda çıkmış yazı, öykü ve şiirlerden yaptığı seçmelerle Türk Edebiyatı adlı yıllıklar düzenledi (1963-72). Türk edebiyatının önemli isimlerinden Mehmet Fuat`ın eserlerinden bazıları şöyle: Tiyatro Tarihi (1961), Türk Edebiyatı (1963-72, yıllıklar, 10 kitap), Çağını Görebilmek (1982, denemeler), Voleybol (1983; Mehmet Bengü adıyla), Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi (1985), Sömürüsüz Bir Dünya (1998, deneme), Biçemden Biçeme (1998, deneme), Çoğunluğun Gücü (1998, deneme), Duyumsanmayan Karanlık (1998, deneme), Yaşlı Bir Şaire Mektuplar (1999, deneme), Tribünden Palavra Anılar (1999), Namık Kemal (1999), Aykırılıklar (2000), Nazım Hikmet (2000, İnceleme), Aydınlar Sözlüğü (2001, inceleme)

Hiçbiri

Nezih Uzel Kimdir?

Nezih UZAL1938 yılında Mudanya’da doğdu. Babası Şumnu’ nun Hocazadeler ailesinden Çanakkale Savaşı gazisi, Haydarpaşa Tıbbıye-i Şahane ve Gülhane Asker Hastahanesi 1915 mezunu Doktor Mehmet Muhlis, Annesi Fatih Medreseleri Dersiamlarından Sarı Güzel Cami imamı, Filibe doğumlu Hüseyin Hüsnü Efendinin kızı Hacer İhsan’ dır. Uzel 1949 yılında ailesi ile birlikte İstanbul’ a taşındı. 1957 yılında Galatasaray Lisesini bitirdi. Uzel İstanbul Şehrinde o yıllarda hayatta olan eski kültürün son ve en güçlü temsilcileriyle tanıştı. Ordinaryus Profesör Doktor Süheyl Unver, Kudümzen Başı Sadettin Heper, Neyzen Başı Halil Can, Eski hat ve tezhip san’atında hattat Necmettin Okyay, Halim Yazıcı, Bekir Pekten’in derslerini izledi.

Yeni Kapı Mevlevihanesi son şeyhi Abdülbaki Efendi ‘ nin oğlu Resuhi Baykara ve Büyük Araştırmacı ve ilim adamı Abdülbaki Gölpınarlı ve Şeyh Mithat Bahari Beytur aracılığıyla Mevlevi kültürüne girdi. 15 yıl Üsküdar’ da eski Özbekler Dergahı son şeyhi Necmettin Özbekkangay’ ın hizmetinde bulundu. Devrin şöhretli köşe yazarı Mevlevi Refi Cevat ulunay’ın teşvikiyle gazeteciliğe başladı.Dönemin pek çok yazarına ulaştı. Refik Halit Karay, Falih Rıfkı Atay, Reşat Ekrem Koçu, Yaşar Kemal, Haldun Taner’i tanıdı.Yurt dışında Fransız Match Dergisi başyazarı Raymond Cartier, Roger Garaudy, Mme.Carrere d’Encausse,Oryantalist Edward Said, Anna Marie Schimmel gibi kişilerle bulundu,kitaplarını çevirdi.

Pek çok Yerli yabancı çeşitli gazetelerde muhabirlik, köşe ve araştırma yazarlığı yaptı. 1966 yılında Münir Nurettin Selçuk yönetimindeki İstanbul Belediye konservatuarı İcra heyet’inde ve İstanbul radyosu’unda kudumzen olarak görev aldı.İslam,tarih,kültür ve san’at ile ilgili 25 kitabı ve eski Tasavvuf müziğini içeren 28 plak,CD ve kaseti yayınlandı. Uzel, semazenbaşı Ahmet Bican Kasaboğlu ile 1981 yılında İstanbulda eski Galata Mevlevihanesi şimdiki Divan Edebiyatı müzesi çerçevesinde İstanbul Sema gurubunu kurdu.Bu grup Yurt içinde ve Batı ülkelerinde yüze yakın konser ve sema gösterisi düzenledi.Galata Mevlevihanesi ve TC Vakıflar İdaresine bağlı eski Üsküdar Mevlevihanelerinde ilk defa sema gösterisi yaptı.Grup 1987 yılında Konya Belediyesinin daveti üzerine o yıl uluslar arası Konya Mevlana İhtifali’nin Müzik ve sema görevini üslendi.Aynı yıl eski Kütahya Mevlevihanesinde 1925′ten bu yana düzenlenen ilk Sema törenini gerçekleştirdi.Grup 1998 yılında Prof.Guiseppe Fanfoni tarafından onarılan Kahire Mevlevihanesi’ni hizmete açtı. Girit Hania Lübnan Trablusşam ve Kudüs Mevlevihaneleri’ni gündemine aldı. İstanbul Sema grubu onsekiz yılda otuza yakın semazen yetiştirdi. Paris’te kurulan Association Mevlana ve Londra’da kurulan Rumi Society’ ve Finlandiya’da bulunan Nefes derneklerine ilham kaynağı oldu. Uzel halen yurt içinde iki gazete ve üç dergiye yazı yazmakta,yurt dışında Free Lance gazetecilik,Yazarlık ve kültürel organizasyonlarını sürdürmektedir.Uzel hiç evlenmedi.

Hiçbiri

Emre KONGAR kimdir?

13 Ekim 1941′de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası, Şişli Terakki ve Pertevniyal Liseleri felsefe öğretmenlerinden İhsan KONGAR, annesi ise yine Şişli Terakki Lisesinde bir süre felsefe öğretmenliği yapan, Zapyon Kız Lisesi felsefe öğretmeni Mesude KONGAR’dır.

İlk, orta ve lise eğitimini Şişli Terakki Lisesinde gören Emre KONGAR, 1958-1959 öğretim yılında fen şubesinden pekiyi derece ile mezun oldu.
1963 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye ve İktisat Bölümü’nü bitirdi. 1964 yılında Birleşmiş Milletler bursu ile Sosyal Bilimler eğitimi için Birleşik Amerika’ya gitti.
1966 yılında Michigan Üniversitesi, Sosyal Çalışma Yüksek Okulu’ndan master ünvanı ile mezun oldu. Aynı yıl Türkiye’ye döndü. Hacettepe Üniversitesi’ne öğretim görevlisi olarak girdi. Bu görevi sırasında 2 yıl süre ile Nüfus Etüdleri Enstitüsü’nde de uzmanlık yaptı.
1968 yılında üniversite bünyesinde Sosyal Çalışma Yüksek Okulu’nu kurdu ve buraya müdür olarak atandı.
1969 yılında sosyal bilimler alanında “İzmir’de Kentsel Aile” adlı tezi ile doktor oldu.
1972-1974 yılları arasında askerlik görevini yaptı. 1974 yılında Hacettepe Üniversitesi Ekonomi Bölümü’ne öğretim görevlisi olarak geri döndü.
1976 yılında “Toplumsal Değişme Kuramları” konusundaki tezi ile üniversite doçenti oldu. Aynı yıl Sosyal Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bölümü’ne eylemli doçent olarak atandı ve Bölüm Başkanlığı’na seçildi. 1978 yılında Bölüm Başkanlığı’ndan ayrıldı.
1976-1979 yılları arasında, Hacettepe Üniversitesi adına Turizm ve Tanıtma Bakanlığı Turizm Planlaması Genel Müdürlüğü’nde danışmanlık görevi yaptı.
İkinci, Üçüncü ve Dördüncü Beş Yıllık Planların hazırlanmasında çeşitli ihtisas komisyonlarında çalıştı.
1978-1979 yıllarında Kültür Bakanlığında Kültür Yüksek Kurulu üyesi olarak hizmet etti. Aynı yıl Gençlik ve Spor Bakanlığında “Toplumsal Kalkınmada Gençlik” projesini hazırladı ve uygulamada yardımcı oldu. Bu yıllarda Milli Eğitim Bakanı’na da özel danışmanlık yaptı.
1978-1981 yılları arasında Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde tiyatro kürsüsünde “Sanat Sosyolojisi” dersleri verdi.
1981 yılı Temmuz ayında “Atatürk ve Devrim Kuramları” adlı takdim tezi ile Hacettepe Üniversitesi Senatosunca Profesörlüğe yükseltildi. 1983 yılına kadar Sosyal Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bölümü ile Ekonomi Bölümü’nde öğretim üyeliğini sürdürdü.
Birleşik Amerika’da yayımlanan American Journal of Political and Military Sociology adlı dergi ile yine aynı ülkede yayımlanan International Journal of Sociology of Family adlı dergilerin yazı kurullarında görev yaptı.
15 Şubat 1983 tarihinde askeri rejimin üniversite konusundaki uygulamalarını protesto etmek için, üniversiteden istifa etti.
1 Mayıs 1983-31 Temmuz 1987 tarihleri arasında Hürriyet Gazetesi’nde danışmanlık yaptı.
28 Eylül 1987 tarihinde KAMAR, Kamuoyu Araştırma Anonim Şirketi’ni kurdu. 1987 seçimlerini en az sapma ile önceden bilen araştırma dahil, seçim öncesi ölçümlerini ve kamuoyu araştırmalarını Hürriyet Gazetesi’nde yayımladı.
31 Aralık 1991 tarihinde KAMAR’dan ayrıldı.
15 Ocak 1992 - 15 Mart 1992 tarihleri arası TÜSES’in genel sekreterliği ile birlikte vakıf müdürlüğünü de yürüttü.
Nisan 1992′de Kültür Bakanlığı Müsteşarlığı’na atandı.
Kasım 1995′de Müsteşarlık görevinden ayrıldı.
15 Ocak 1996′da Federal Almanya Devleti tarafından Üstün Hizmet Madalyası Büyük Liyakat Haçı ile, 1 Şubat 1996′da İtalya Devleti Commandatore Madalyası ile, 15 Şubat 1996′da da Polonya Devleti Commandor nişanı ile ödüllendirildi.
24 Nisan 1996 tarihinde Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’ne Profesör olarak geri döndü.
Şubat 1997′de Yıldız Teknik Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi öğretim üyeliğine atandı.
1997-2000 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde saat başı görevli hocalık yaptı.
Temmuz 2000′de devletten emekli oldu.
1 Eylül 2001 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi Yayın Kurulu Danışmanı oldu.
Halen Yıldız Teknik Üniversitesi’nde saat başı görevli ve Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde de fahri olarak hocalık yapmaktadır.
1975 yılından itibaren çeşitli işçi sendikalarında vermekte olduğu “demokrasi eğitimi”ni bugün de sürdürmektedir.
Türkiye’nin Toplumsal Yapısı adlı kitabı ile 1977 yılında Türk Dil Kurumu Bilim Ödülü’nü, Toplumsal Değişme Kuramları ve Türkiye Gerçeği adlı kitabı ile 1979 yılında Sedat Simavi Vakfı Sosyal Bilim Ödülü’nü, 21. Yüzyılda Türkiye adlı kitabı ile 1998 Aydın Doğan Sosyal ve Beşeri Bilimler Ödülü’nü kazandı. 1998 yılında Nokta Dergisi tarafından Sosyal Bilimler alanında “Doruktakiler” ödülüne layık görüldü. Aynı yıl İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi tarafından verilen “Yılın İletişimcisi” ödülünü Sosyal Bilimler alanında kazandı. 2001 yılında Kızlarıma Mektuplar adlı kitabı ile Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin “Zirvedekiler 2001 En Beğenilen Kitap” ödülünü aldı. Yıldız Teknik Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencileri tarafından Babam, Oğlum, Torunum adlı kitabıyla 2003 yılının en beğenilen yazarı ödüllerine layık görüldü.
Milliyet Gazetesi’nin Abdi İpekçi Barış ve dostluk Ödülü ve Haldun Taner Öykü ödülü jürilerinde görev yaptı. Halen Gazeteciler Cemiyeti’nin Sedat Simavi Sosyal Bilimler Ödülü jüri üyeliği sürmektedir.
Sosyal bilimler ve kültür alanında otuzdan fazla kitabı, bilimsel ve deneme türü yüzü aşkın makalesi vardır. Bilimsel çalışmalarının ve deneme kitaplarının yanında, 1990 yılının en çok satan kitapları arasına giren “Hocaefendi’nin Sandukası” adlı bir de roman yazmıştır. Müsteşarlık dönemi anılarını da “Ben Müsteşarken” adı ile kitaplaştırmıştır. “21.Yüzyılda Türkiye” adlı incelemesi ve “Kızlarıma Mektuplar” adlı eseri en çok satan kitaplar arasında yer almıştır.
Halen Cumhuriyet Gazetesi’nde “Aydınlanma” köşesinde siyaset, “Medya Notu” köşesinde kitle iletişim araçları konularında haftalık makaleler yazmaktadır.
Evli ve üç çocukludur.
Eserleri

* Toplumsal Değişme Kuramları ve Türkiye Gerçeği (1983)

* İmparatorluktan Günümüze Türkiye’nin Toplumsal Yapısı (1985)

* Yaşamın Anlamı (1987)

* Kültür Üzerine (1989)

* Hocaefendi’nin Sandukası (1989)

* Türkiye ve Kamuoyu (1992)

* Ben Müsteşarken (1995)

* Demokrasi ve Laiklik (1997)

* 21. Yüzyılda Türkiye (1998)

* Tarihimizle Yüzleşmek (2006)


Etiketler: -------

Walter Elias Disney kimdir?

Amerikalı çizgi film ressamı ve çizgi roman yazarı Disney, yarattığı figürleri pazarlamakta ve deneysel filmlerini bu yolla finanse etmekte ustaydı. Disneyland ve Disney World adlı eğlence parklarını açmakla tatil endüstrisinin öncüleri arasına girdi.

Şikago’da dünyaya gelen Disney, orta halli bir ailenin çocuğu olarak büyüdü. Çok kısıtlı olan cep harçlığını artırmak için gazete dağıttı. 1916′dan sonra Kansas City Sanat Enstitüsü kurslarına devam etti. Birinci Dünya Savaşı sıralarında askere alınarak Fransa’da ambulans şoförlüğü yaptı.

Disney, memleketine dönünce reklam ressamı olarak iş buldu. Arkadaşı Ub Iwerks ile birlikte Kansas City’de bir reklâm ajansı için kısa çizgi filmler yaptı. 1920 sıralarında sinemalarda reklam amacıyla gösterilen, kısa çizgi filmlerden oluşan LaughO-Gram’ları icat ettiler. Başarıları umdukları gibi olmayınca, Disney ve Iwerks birlikte kurdukları şirketi 1922′de kapamak zorunda kaldılar. Bunun üzerine Hollywood’a giden Disney, burada bir yıl sonra erkek kardeşi Roy ile birlikte Disney Company’yi kurdu. Iwerks de sonradan bu şirkete ortak oldu.

Disney’in sinema pazarına girmesi 1923/45 sıralarında “Alice in Cartoonland” (Alice Çizgi Film Diyarında) adlı dizi fılmle gerçekleşti. Bu dizi tıpkı 1927′de üretilen “Oswald, the Rabbit’ (Tavşan Oswald) adlı çizgi film dizisi gibi, başarıya ulaşamadı.

Iwerks 1928′de Mickey Mouse adlı yeni bir figür yaratınca, başarı yolu kendilerine açıldı. Bu tiplemeyle iki sessiz film çektikten sonra, sesli filmin olanaklarına hayran kalan Disney üçüncü filmi sesli çevirmeye karar verdi. Bu girişimi yüksek maliyeti nedeniyle ,eleştiren kardeşi Roy, sözünü dinletlemedi.

1928′de sinemalarda gösterime giren “Steamboat Willie” (İstimbot Willie), dili, müziği ve çizgiye dökülmüş gag’ları birleştirmesiyle izleyicilerin büyük beğenisini kazandı. Disney, resimlerinin hareketlerini, müziğin ritmine uydurma amacını “Silly Symphonies” (Saçma Senfoniler) adlı dizi filminde mükemmel hale getirdi. Toplam olarak 70′i aşkın kısa film üretti. Disney’in 1932′de gerçekleştirdiği ilk renkli çizgi film Technicolor yöntemiyle çekildi.

Hedefine doğru ilerleyen Disney, Donald Duck, Dippy Dawg (sonraki Goofy) ve köpek Pluto ile figürlerini çoğalttı. 30′lu yılların başında kurduğu Disney Animation Studio adlı film stüdyosunda 1934′de 700 kişi çalışıyordu.

Aynı yıl içinde servetinin tümünü bir akşamı dolduracak renkli, seslilik uzun çizgi filme yatırmaya karar verdi. Filmin çekiminde Iwerks tarafından geliştirilmiş olan ve geleneksel kameralara göre çok daha ayrıntılı ve ince resimlerin çekilmesine olanak veren Multi-Plane Camera’nın kullanılması öngörülmüştü. Üç yıl süren hazırlık çalışmaları 1,5 milyon doları aşınca, şirketleri iflasın eşiğine geldi. “Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler” masalını konu alan bu filmi 1937′de sinemalarda gösterime girdiğinde 8 milyon dolardan fazla hasılat getirdi ve Disney’in, başta gelen çizgi film üreticisi olarak nam salmasını sağladı. 1940′da “Pinokyo” adlı filmiyle yeniden sinemada büyük bir başarıya imza atmış oldu.

Stüdyoları başarılı çizgi film üretimini sürdürdüğü halde, Disney giderek geleneksel filmlere ve belgesellere yoğunlaştı. Özellikle edebiyattan aldığı konularla aile filmleri yapmaya önem verdi. Üreticilik çalışmaları yanı sıra Disney 1954′ten sonra oynattığı “The Wonderful World of Colour” (Renklerin Harika Dünyası) adlı televizyon dizisinde kendisi de görünerek milyonlarca çocuk tarafından tanınmasını sağladı.

Ayrıca, çoktandır oyuncak fabrikatörleri ve reklamcılar tarafından aranan bir ürün haline gelmiş olan figürlerinin pazarlanmasına yönelik çalışmalarını yoğunlaştırdı. 1955 yılında Anaheim/Kaliforniya’da Disneyland ve ardından Orlando/Florida’da Disneyworld adlı eğlence parklarını açarak hayatının en büyük düşünü gerçekleştirdi. Çizgi film kahramanlarının yakından görüldüğü bu eğlence parkları değişik gösteriler sunarak aileleri kendine çekti.

Disney 1960′lardan sonra çektiği filmlerde sinema oyuncularını çizgi film seansları içinde göstererek oynattı. Çizgi film öncüsü Disney’in en büyük başarılarından biri olan “Mary Poppins” (1964) bunların en parlak örneklerinden birini oluşturmaktadır. Disney 1966 yılında Burbank’ta öldüğünde filmleri için toplam 29 tane Oscar’a sahip olmuştu.


Etiketler: -------

Fuzuli kimdir?

Türk Divan şairi. Temelini bireysel duygu ve sevgide bulan bir şiir anlayışını geliştirmiştir. Gerçek adı Mehmed b. Süleyman’dır. Kerbelâ’da dünyaya geldi, doğum yılı kesinlikle bilinmiyorsa da, kimi kaynaklara göre 1480 dolaylarındadır. 1556′da Kerbelâ’da yaşamını yitirdi. Yaşamı, özellikle gençlik dönemi ve öğrenimi konusunda yeterli bilgi yoktur. Şiirde “Fuzûlî” adını, kendi şiirlerinin başkalarınınkilerle, başkalarının şiirlerinin de kendisininkilerle karşılaştırılması için aldığını, böyle bir takma adı kimsenin beğenmeyeceğini düşündüğünden kullandığını, Farsça Divan’ının girişinde açıklar. Ama “işe yaramayan”, “gereksiz” gibi anlamlara gelen “fuzûlî” sözcüğünün başka bir anlamı da “erdem”dir. Onun bu iki kaşıt anlamdan yararlanmak amacını güttüğünü ileri sürenler de vardır.

Fuzûlî’nin yaşamı konusunda bilgi veren kaynaklar birbirini tutmamakta, genellikle söylenceyle gerçeği ayırma olanağı bulunmamaktadır. Onunla ilgili güvenilir bilgiler, yapıtlarının incelenmesinden, kimi şiirlerinin açıklanışından kaynaklanmaktadır. Bunlardan anlaşıldığına göre Fuzûlî iyi bir öğrenim görmüş, özellikle İslam bilimleri, tasavvuf, İran edebiyatı konularında çalışmalar yapmıştır.
Şiirlerinde görülen kavramlardan simya, gökbilim konularıyla ilgilendiği, İslam ülkelerinde pek yaygın olan ve gelecekteki olayları bildirmeyi amaçlayan “gizli bilimler”le ilişkili bulunduğu anlaşılmaktadır. İslam bilimleri içinde hadis, fıkıh, tefsir ve kelam üzerinde durduğu, gene yapıtlarında yer alan kavramların incelenmesinden ortaya çıkmaktadır.

Türkçe, Arapça, Farsça divanlarında bulunan şiirleri, bu üç dili de çok iyi kullandığını, onların bütün inceliklerini kavradığını göstermektedir. Yapıtları incelendiğinde İran şairlerinden Hâfız, Türk şairlerinden de Nesîmî, Nevâî ve Necati’yi izlediği, onların şiir anlayışını, duygu ve düşüncelerini benimsediği görülür. İnanç bakımından Fuzûlî, Şii mezhebine bağlıdır. On iki İmam’a karşı derin bir sevgisi vardır. Bütün yaş***** Kerbelâ’da, Şiiler’ce kutsal sayılan topraklar üzerinde geçirmesi, aşağı yukarı bütün şiirlerinde tasavvuftan kaynaklanan bir sevgiyi, bir üzüntüyü işlemesi, Kerbelâ olayıyla ilgili ağıtları, Şeriat’ın katılığına karşı çıkışı bu nedenlerdir. Ancak Ali’ye bağlılığı, Ali’nin tanrısal bir varlık olduğu görüşünü savunan ve İslam ülkelerinde Galiye (aşırılık) diye nitelenen inançla ilgili değildir. Ona göre Ali erdemli, gönül bilgisiyle dolu, olgun, yetkin bir kişidir ve Peygamber’den sonra imam (halife) olması gereken kimsedir. Bu görüşü benimsemeye, İslam ülkelerinde, mufaddıla (erdeme bağlı olma) denir.

Fuzûlî de bu erdemden yana olanlar arasındadır. Ona göre Ali erdem bakımından, bütün halifelerden ve Peygamber’in yakınlarından (sahabe) üstündür. Bu konudaki inancını Hadîkatü’s-Süedâ (”Mutluların Bahçesi”) adlı yapıtında bütün açıklığıyla ortaya koymuştur. Türkçe ve Farsça divanlarında Ali ve onun soyundan gelen imamlara bağlılığını konu edinen birçok şiir vardır. Bir aralık Bağdat’ı ele geçiren İsmail Safevi’ye yazdığı övgünün kaynağı da bu sevgidir.
Fuzûlî’nin, geçimini Kerbelâ, Necef ve Bağdat’ta bulunan On İki İmam’la ilgili vakıfların gelirlerinden sağladığı Farsça Divan’ındaki “Dürr-i sadef-i sıdk cenâb-ı mütevelli” (Doğruluk sedefinin incisi yüce görevli) dizesiyle başlayan şiirden anlaşılmaktadır. Fuzûlî, yaşadığı dönemin geleneğine uyarak, Bağdat’ı ele geçiren Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman’a ve Rüstem Paşa, Mehmed Paşa, İbrahim Bey, Cafer Bey gibi devlet büyüklerine övgüler yazmıştır.
Fuzûlî’nin bütün yaratıcı gücü, yaşam ve evren anlayışını, insanla ilgili düşüncelerini sergilediği şiirlerinde görülür. Ona göre şiirin özünü sevgi, temelini bilim oluşturur. “Bilimsiz şiir temelsiz duvar gibidir, temelsiz duvar da değersizdir” anlayışından yola çıkarak sevgiyi evrenin özünü kuran bir öğe diye anlar, bu nedenle “evrende ne varsa sevgidir, sevgi dışında kalan bilim bir dedikodudur” yargısına varır.

Sevginin yanında, şiirin örgüsünü bütünlüğe kavuşturan ikinci öğe üzüntüdür, sevgiliye kavuşma özleminden, ondan ayrı kalıştan kaynaklanan üzüntü. Üzüntünün, ayrılık acısının, kavuşma özleminin odaklaştığı başlıca yapıtı Leylâ ile Mecnun’dur. Burada seven insan, bütün varlığıyla kendini sevdiği kimseye adamıştır, ancak sevilen kimsede yoğunlaşan sevgi tanrısal varlığı erek edinmiş derin bir özlem niteliğindedir. Sevilen insan bir araç, onun varlığında görünüş alanına çıkan Tanrı, tek erektir.

Fuzûlî, bu konuda Yeni-Platonculuk’tan beslenen tasavvufun insan-tanrı anlayışına bağlı kalarak, varlık birliği görüşünü işlemiştir. Ona göre gerçek varlık Tanrı’dır, bütün nesneler ve onları kuşatan evren Tanrı’nın bir görünüş alanıdır. Bu nedenle yaratılış, tanrısal varlığın görünüş alanına çıkışı, bir ışık (nûr) olan “Tanrı özü’nden dışa taşmasıdır (sudûr); “Zihî zâtın nihân u ol nihandan mâsivâ peydâ” (Senin özün gizlidir, bu görünen evren o gizli özünden var olmuştur).

Fuzûlî’nin anlayışına göre insan “seven bir varlık”tır, bu sevgi Tanrı ile insan arasındaki bağın özünü oluşturur, ayrıca insanın Tanrı’ya yaklaşmasını sağlar. Bu nedenle de yalnız insan sevebilir. Varlık türlerinin en yetkini, en olgunu olan insan Tanrı’nın gören gözü, konuşan dili, duyan kulağıdır. İnsanda Tanrı istenci dışında bir eylemi gerçekleştirme olanağı yoktur. İnsan biri gövde, öteki ruh olmak üzere iki ayrı özden kurulu bir varlıktır. Gövdenin toprak, yel (hava), od (ateş) ve su gibi dört oluşturucu öğesi vardır. Ruh ise tanrısaldır, gövdede, gene Tanrı buyruğuyla bir süre kaldıktan sonra, kaynağına, tanrısal evrene dönecektir, bu nedenle ölümsüzdür. İnsanın yeryüzünde yaşadığı sürece ruhunun kutsallığına yaraşır biçimde davranması, doğruluk, iyilik, erdem, güzellik gibi değerlerden ayrılmaması, özünü bilgiyle süslemesi gerekir. Fuzûlî, “maarif” adını verdiği gönül bilgisini kişinin özünü ışıklandırması için bir kaynak diye yorumlar, “ey güzel zâtın maârif birle tezyîn edegör” dizesiyle bu konudaki görüşünü açıklar. Onun ahlâkla ilgili görüşlerinin temelini kuran doğruluk, iyilik ve erdem gibi üç öğedir. Bu üç öğenin karşıtı baskı (zulm), ikiyüzlülük (riyâ) ve bilgisizliktir (cehl). “Selâm verdim rüşvet değildir deyu almadılar” diye başlayan Şikayet-nâme’sinde çağının yolsuzluklarını, ahlaka, İslâm dininin özüne aykırı davranışları sergilenirken,
Türkçe Divan’ında da “zalimin zulm ile akçe toplayıp yardım edermiş gibi başkalarına dağıttığını, oysa cennete rüşvetle girilmeyeceği” anlamındaki dizelere geniş yer verir. Ona göre bu yeryüzü bir alışveriş yeridir, herkes elindekini ortaya döker. Bilgiyi seven erdem ve beceriyi, dünyayı seven de altını, gümüşü sergiler: Dehr bir bâzârdır her kim metâın arz eder Ehl-i dünya sîm ü zer ehl-i hüner fazl u kemal Fuzûlî, inanç konusunda da erdemin, doğruluğun, Kuran’ın özüne bağlı kalmanın gereğini savunur. Ona göre oruç, namaz, zekât gibi görevler gösteriş için değil, kişinin özünü kötülükten arındırmak, olgunlaştırmak içindir. Oysa içinde yaşanan çağın insanı İslâm dininin temel ilkelerini bir çıkar aracı olarak kullanmakta, gerçeğinden uzaklaştırmaktadır. Bu nedenle İslam’ın özünden ayrılmak istemeyen bir kimsenin uygulaması gereken yöntem “namaz ehline uyma, onlar ile durma oturma” biçiminde özetlenebilir.

Fuzûlî’nin dili Azeri söyleyişidir, özellikle Nevâî ve Nesîmî’yi anımsatan bir nitelik taşır. Şiirde uyumu sağlayan öğe genellikle, sözcükler arasında ses benzerliğinden kaynaklanır. Aruz ölçüsüne uymayan Türkçe sözcüklerde görülen uzatma ve kısaltmalar Arapça ve Farsça sözcüklerle uyum içine girer. Dilde biri ses uyumu, öteki anlam olmak üzere iki temel öğe dizeler arasında, ses uyumuna dayanan bağlantıdır. Farsça’nın şiire daha yatkın bir dil olduğunu, Türkçe şiir söylemenin güçlüğünü ileri sürmesine karşılık, Türkçe şiirlerinde daha çok başarılı olmuştur.
Hadikatü’s-Süedâ adlı yapıtında şiir söylemeye pek elverişle olmayan Türkçe’yi başarıyla kullanacağını, bu dili güçlü, elverişli bir şiir durumuna getireceğini ileri süren Fuzûlî’de halk dilinde geçen sözcükler, deyimler, atasözleri önemli bir yer tutar. Kimi şiirlerinde Kuran ve Hadisler’den alıntılarla dizenin anlamı güçlendirilir. Divan şiirinin bütün ölçülerini, biçimlerini kullanan Fuzûlî’nin yaratıcı gücü, düşünce derinliği, söyleyiş akıcılığı daha çok gazellerinde görülür. Kerbelâ olayıyla ilgili şiirlerinde üzüntüyü çok geniş boyutlar içinde ele alarak şiirinin bütününe yayar, inanan, seven insanı bir “acı çeken varlık” olarak gösterir. Bu tür şiirlerinde sevgi ve aşk birbirini bütünleyen iki öğe niteliğine bürünür.

Leylâ ile Mecnun adlı yapıtında işlenen derin özlem, ayrılıktan duyulan acı, ağıt özelliği taşıyan şiirlerinde ölüm karşısında duyulan derin sarsıntıya dönüşür. Şiir, Fuzûlî için, düşünceleri, duyguları ortaya koymaya, insanı anlatmaya, kimi sorunları sergilemeye yarayan bir yaratıdır. Şiir, yalnız şiir olsun diye söylenmez, bir varlık görüşünü dile getirmeyi amaçlar. Şiiri oluşturan özlü ve anlamlı sözdür, söz ile kişi kendini ortaya koyar. Öte yandan söz bir yaratma öğesidir:”Bû ne sırdır kim eder her lahza yoktan vâr söz”.

Söz, onu söyleyenle bağlantılıdır, onun bulunduğu bilgi ve duygu aşamasını, değer basamağını gösterir. Artıran söz kadrini sıdk ile kadrin artırır Kim ne mikdâr olsa ehlin eyler ol mikdâr söz Dizelerinde sergilenen düşünceye göre sözün değerini artıran kendi değerini artırır, kişinin kendi neyse söylediği sözle açığa vurduğu da odur. Söz kişinin aynasıdır. Fuzûlî, kendinden sonra gelen Türk Divan şairleri arasında Bâkî, Ruhî, Nâilâ, Neşâti, Nedim ve Şeyh Galib gibi sevgiyi şiirlerinin odağı durumuna getiren şairleri etkilemiştir. Öte yandan kimi Alevi ozanlarca da bir “inanç ulusu” olarak benimsenmiş, saygı görmüştür.


Etiketler: -------

Victor Hugo kimdir?

Fransız şair ve yazar Victor Hugo, Fransa tarihinin en çalkantılı günlerinde, 1802’de doğdu. Napolyon ordusunda general olan babası, imparatorun parlak döneminde önemli görevlerde bulundu, bir çok dış ülkeye seyahat etti ve Madrid’te valilik görevi yaptı. Hugo, anne ve babası arasındaki geçimsizlikler nedeniyle genellikle annesinden uzak kaldı ve babası ile yaşadı.

Hugo ilkokula İspanya’da başladı ancak İspanyol aristokratlarının çocuklarını kabul eden bu okulda, sonradan soyluluk ünvanı almış bir burjuva generalin oğlu olması, alay konusu edilerek dışlanmasına yol açtı. Yazarların ürünleri ile yaşam öyküleri arasında ilişki kurmak eğilimindeki araştırmacılar, İspanyol okulunda geçen günlerin, Hugo’nun aristokrasiye bir yandan hayranlık duyup bir yandan da nefret etmesi gibi gerilimli bir duyguya kapılarak liberal-demokratik ilkeleri seçmesinde büyük rol oynadığını iddia etmişlerdir.

Napolyon’un imparatorluktan düşmesi ile birlikte Hugo ailesi için zor günler başladı. Paris Hukuk Fakültesi’nde başladığı yüksek öğrenimine maddi sıkıntılar yüzünden devam edemedi ve ayrıldı. Ayrıldıktan sonra kendini kitaplara veren Hugo, ilk şiirlerini de bu yıllarda yazdı. Annesinin ölümüyle sefaletin eşiğine gelen genç yazarı bu güç durumdan kurtaran yirmili yaşlarda yayınlanan -kraliyet yanlısı- şiirleri oldu; XVIII.Lois tarafından bin frank aylığa bağlandı, Chateaubriand’ın ilgisini çekti ve romantik akımı benimsemesinden sonra parlak bir kariyerin kapısını araladı.

1827’de “Cromwell” ve 1830’da “Hernani” oyunları, -tıpkı Namık Kemal’in “Vatan Yahut Silistre”sinin Osmanlıda yarattığı- isyana benzer bir heyecan uyandırdı Paris’te. 1830 yılında Victor Hugo’nun Hernani piyesinin oynanmasından sonra romantiklerle klasik edebiyat taraftarları arasında “Hernani Savaşı” denilen tartışma basladı. Bu tartışma romantiklerin “klasizm” karşısında kesin zaferiyle sonuçlandı.

Hugo’nun ilk romanı ise “Notre Dame’ın Kamburu”dur(1831). Bugün okunduğunda, yazarın en yüzeysel ürünü olarak değerlendirebileceğimiz bu romanın nispi başarısızlığı, Hugo’nun maddi nedenlerle yayınevinin ısrarına boyun eğerek metnini çok kısa bir sürede tamamlamak zorunda kalmasındandır. Yine de, Hugo’nun yükselen ünü, Fransa’da bu kitabının da sevilerek okunmasını sağlamıştır.

1831-1941 arasında çok sayıda şiir, piyes ve roman yazan Hugo, 1841’de Fransız Akademisi’ne seçildi. 1848 İhtilali’nden sonra Cumhuriyetçi saflara geçti ve Cumhurbaşkanlığı için aday bile oldu. Kendisi seçilemedi, ama seçilen Louis Napolyon’u destekledi. Ancak Napolyon da imparatorluğunu ilan edince, Hugo 1851’de Fransa topraklarını terk ederek –yirmi yıl sürecek gönüllü bir sürgünü geçireceği- Channel Adaları’na yerleşti. Burada yazdığı “Sefiller”(1861), onun en çok tanınan ve sevilen eseridir. İmparatorluk dönemi sona erip Üçüncü Cumhuriyet kurulunca, Victor Hugo, Paris’e bir kahraman olarak döndü. Millet meclisine seçildi, ama politikadan çok edebiyatla ilgilenmeyi tercih etti. 1885’de öldüğünde, büyük bir törenle Pantheon’a gömüldü.

19.yy Paris’inden insan manzaraları; “Sefiller”

“Sefiller” romanı, roman kahramanları; kürek mahkumu Jan Valjean ve polis müfettişi Javert arasında sürüp giden bir kovalamacanın hikayesi üzerine kuruludur. Jan Valjean, yoksul bir köylüdür, ailesini doyurmak amacıyla çaldığı –yalnızca- bir somun ekmekten dolayı kürek cezasına çarptırılmış, defalarca kaçma teşebbüsünde bulunduğundan cezası katlanmış ve on dokuz senelik hapisten sonra inançlarını yitirmiş, topluma öfke ve kin duyarak tahliye olmuştur. Sefil bir halde geldiği “D” kasabasında, kasabanın piskoposundan gördüğü iyilikle aydınlanır ruhu.

Hayata ahlâk ve fazilet sahibi iyiliksever bir insan olarak yeniden başlayan Valjean, Fransa’nın kuzeyinde ucuz mücevher imalatçılığı yaparak yaşamaktadır şimdi; geçmişini gizlemiş, zenginleşmiş ve herkesin sevgisini kazanıp kasabanın belediye başkanı olmuştur. Valjean’ın gizlediği geçmişten şüphelenen detektif Javert, araştırmaya koyulur ve “D” kasabasındaki hırsızlık olayına kadar ulaşır. Oysa, isim benzerliğinden, bir başkası Jan Valjean’ın yerine tutuklanmış, mesele kapanmıştır. Ne var ki Valjean’ın ahlâkı, kendi yerine bir başkasının hapsedilmesine izin vermez. Teslim olur ve yeniden küreğe gönderilir.

Aradan bir kaç yıl geçtikten sonra bir kez daha kaçmayı başaran Valjean, teslim olmadan önce sakladığı -namusuyla kazanılmış- paralarını alır, eski bir fahişe olan Fantiana’nın kızı Cosette’i bulur ve bir manastırda bahçıvan olarak çalışmaya başlar. Evlat edindiği Cosette ise rahibe okuluna gitmektedir. Müfettiş Javert’ten kurtulmuş gibidir Jan Valjean.

Bu sakin hayat, Cosette’in genç ve güzel bir genç kız olmasıyla değişir. Babası Napolyon ordusunda subaylık yapmış bir delikanlı; Marius’a aşık olmuştur Colette. Zengin dedesi tarafından büyütülen Marius, 1832’de isyan eden sosyalistlerin safındadır. Her zaman haklıdan yana olan Jan Valjean da öyle. Paris kanla yıkanırken, Javert ile Jan Valjean karşı karşıya gelirler. Valjean Javert’in hayatını bağışlar. Ancak bu yüce gönüllük karşısında bütün inandığı değerleri yıkılan Javert, intihar eder. İsyancıların durumu da pek parlak değildir. Marius ağır yaralanır ve Valjean tarafından kurtarılır. Cosette’in bu genci sevdiğini anlayan Valjean, onun eski bir kürek mahkumunun kızı olarak bilinmesini istemez ve ortadan kaybolur. Oysa Marius, hayatını kurtaran kişinin Valjean olduğunu öğrenmiştir. İki genç, son anlarını yaşayan Valjean’a koşarlar….

Romanda Gerçekçilik

19.yüzyıl romanlarını roman sanatının doruk noktasına taşıyan özellik, hiç şüphe yok ki, yazarların toplumsal gerçekliğe olan bağlılığıdır. Gerçekten de, 19.yüzyıl romanı, çağın olaylarını bir tarihçi, sosyal bilimci titizliği ile kaydetmiştir. Daha modernizmin şafağında, kapitalistleşmenin getirdiği yeni yaşam tarzına yaptığı sert eleştiriyle kendisini gösteren Romantik akımın en büyük yazarlarından Balzac, romanlarında Fransız tarihini ve toplumsal hayatının bütün renkleri ve ayrıntılarıyla “resmetmiştir”. Bu resme dikkatle bakıldığında, yaşam biçimlerinin farklılığının mekanda ve eşyalarda simgeleştiği fark edilecektir; mahalleler arasındaki ayrım, katı kurallarla düzenlenmiş toplumsal kastlar gibidir.

Balzac’tan yaklaşık yirmi beş yıl kadar sonra, 1861 de yazdığı “Sefiller” romanında, Victor Hugo yüzlerce sayfayı Paris’in varoşlarının ürpertici yaşamına ayırmıştır. “Burası korkunç bir yerdir. Burası karanlıkların kuyusudur. Körlerin çukurudur burası. Cehennemin ta kendisidir(…) Paris’in varoşları diyebileceğimiz bu kenar mahallelerin tenhalığını tanıyan herkes, en umulmadık kimsesiz bir yerde, bir çitin ardında veya bir duvar dibinde toplanmış çocuklar görmüştür. Bunlar yoksul ocaklarından kaçmış çocuklardır. Kenar sokaklar onların dünyasıdır; orada nefes alabilirler. (…) Kötü alınyazıları buralardan doğar. Buna acı tabiriyle, Paris’in kaldırımlarına atılmak denir”. Victor Hugo, aynı romanda, burjuva evini ve mahallesini de ayrıntılı olarak tasvir ederek, toplumsal kesimler arasındaki ayrımı, içinde yaşadığımız döneme göre çok daha kesin, hiç bir “nesnel” incelemenin yapamayacağı kadar dehşet uyandıracak biçimde belirler.

“Sefiller” romanında anlatılan gerçekler yalnızca toplumsal yaşantı ve onunla ilişkili mekanlarla sınırlı değildir. Roman kahramanlarının önemli bir kısmı, Hugo’nun yaşam öyküsünde ya da Fransa tarihinde yaşamış kişilerden oluşur. Hatta, gururlu, isyankar ve devrimci Marius tipi, yazarın kendi gençliğinin idealize edilmiş biçimidir. Jan Valjean’ı merkezine alan hikayesi de –özellikle 1832 ayaklanmasıyla- Fransız tarihinin romana yansımasıdır. Üstelik o dönemin haksız adalet sistemini ve politik hayatını teşhir etmesiyle de önemli bir belgeye dönüşür “Sefiller”. Üstelik hiç bir belgenin sahip olmayacağı zengin tasvirlerle ve şiirsel bir dille…

Bütün bu övgülere rağmen, “Sefiller”in aksayan pek çok yanı da var. Mesela, Goethe’ye göre, Hugo’nun yarattığı sahneler ve olayları dikkatle izleyip aktarışı, okuyucuyu hemen etkiler, “fakat karakterler doğal canlılığın izini taşımazlar hiç. İplerinden öteye beriye çekilen yaşamsız, sıradan kişiler zekice bir araya getirilmişler, fakat tahtadan ve çelikten iskeletler, yazarın en garip durumlara sokarak, eğip bükerek, işkence ederek, kırbaçlayarak, vücutlarını ve ruhlarını kesip biçerek çok zalimce uğraştığı içi doldurulmuş bebekleri ayakta tutuyor, ancak bu oyuncak bebeklerin eti ve kanı olmadığı için, yazarın yapabildiği tel şey, yapıldıkları paçavraları yırtmaktan başka bir şey olmuyor; bütün bunlar, önemli derecede tarihsel ve retorik bir yetenek ve canlı bir hayal gücüyle yapılıyor”


Etiketler: ----

Sait Faik Abasıyanık kimdir?

Sait Faik Abasıyanık 1906 yılında Adapazarı’nda dünyaya geldi.İstanbul Erkek Lisesinin onuncu sınıfında iken Bursa Lisesine nakledild ve oradan mezun oldu.Bir süre Edebiyat Fakültesi’de okuyan Abasıyanık babasının isteği üzerine ekonomi eğitimi için İsviçre’ye gitti.Onbeş gün sonra Fransa’ya geçti ve üç yıl orada yaşadı.Geri dönünce önce aile mesleği olan ticaretle uğraştı ancak başarılı olamadı.Fransa’dan döndükten sonra kısa bir süre Halıcıoğlu Ermeni Yetim Mektebi’nde Türkçe grup dersleri öğretmenliği yapan Abasıyanık bütün ömrünü, bazan Şişli’de Bulgar Çarşısı’ndaki apartmanında, çoğu zaman da Burgaz adadaki köşklerinde annesi ile geçirdi.Hİç evlenmeyen yazarın ölümünden sonra evi müze haline getirildi.Annesi bir Sait Faik Hikaye Armağanı tesis etti. Sait Faik Abasıyanık şiir, roman ve hikaye türlerinde eser vermiştir. Eserleri şunlardır:Semaver, Sarnıç, Şahmerdan, Lüzumsuz Adam, Mahalle Kahvesi, Havada Bulut, Kumpanya, Havuzbaşı, Son Kuşlar, Alemdağında Var Bir Yılan, Az Şekerli, Tüneldeki Çocuk, Mahkeme Kapısı(Adliye röportajları). Birbirinden güzel bu eserlere imza atan yazar, 11 Mayıs 1954′te sirozdan hayatını kaybetti.

Hiçbiri

Florence Nightingale kimdir?

Modern hemşireliğin kurucusudur. İngiltere’nin tanınmış ailelerinden birinin kızı olan Nightingale, 1854 yılında Üsküdar’daki Selimiye Kışlası’nda, Kırım Savaşı sırasında yaralanan askerlerin tedavi ve bakımı için çalışmıştır.

“YARDIM ETMEK İSTEYEN KİŞİ DUYGUSAL BİR HAYALPEREST OLMAMALI”

Hayallere kapılıp gitmeyen bir genç kız var mıdır? Ama bu hal, Flo’da son zamanlarda endişe verici hal almıştır. Flo, yani 17 yaşındaki İngiliz kızı Florence Nightingale, saatlerce odasına çekilir, yatağına uzanır ve rüyalara dalar. Bu sırada onunla konuşmak istendiğinde somurtur, morali bozulur, sinirlenir. Flo’dan bir yaş büyük olan Parthe’ten örnek alması gerekirdi; ablası, anne ve baba Nightingale’lerin kızlarına sundukları imkânları değerlendirmesini iyi bilmektedir: El işleri ve resim dersleri, piyano, balolar, av partileri, İsviçre, İtalya ve Fransa’ya seyahatler. Her şeyi ile birinci sınıf bir eğitim. Kısa zaman sonra ilk talipler mutlaka ortaya çıkacaktır ve Flo ile Parthe’in iyi birer kısmet bulacakları beklenebilir. Nihayet bir kadının hayatındaki en önemli konu bu değil midir?

Flo evde öğrenmesi gereken şeylere “Boşuna zaman kaybı,” der. Tatilde nereye gidilmeli, seyahat yapılmalı mı yapılmamalı mı, hangi yeni halı alınmalı, aşçı kadın işten çıkarılmalı mı, yoksa aşçıdan önce arabacıya mı yol vermeli, gibi sonu gelmeyen uzun konuşmalar canını sıkar. En iyisi ileride gerçekleştireceği kahramanlıkları düşlemektir. Düşünce ve duygularını kimseye anlatamaz. O da yazar; eline geçen her şeyin üzerine yazar. Eski kurutma kâğıtları, takvim yaprakları, mektup zarfları ve dosyalar. Bunlara “Özel Notlarım” der. Ne düş kurduğunu da, ne yazdığını da kimse bilmemelidir.

7 Şubat 1837′de yazdığı bir cümle yaşamı boyunca en önemli rolü oynayacaktır: “Tanrı benimle konuştu ve beni hizmetine çağırdı.” Gerçekten bir “ses” duymuştur. Yaklaşık 40 yıl sonra 1847′de yazdığı notlarında bu “sesi” tüm yaşamında dört kez duyduğunu doğrular.

Flo kendisini bir göreve “çağrılmış” hissetmektedir. Fakat hangi göreve? Bunu anlayana kadar sekiz uzun yıl geçer. Genç Florence Nightingale için ıstıraplı yıllar. “Günlük yaşantım zor değil ama sıkıcıydı,” diye anlatacaktır bu dönemi daha sonra. Babası, kahvaltıdan sonra kütüphanede Times”m sayfalarını çevirip okurken, kızlarının da yanında olmasından hoşlanırdı: “Bir kitap ya da gazeteden birbiriyle ilgisi olmayan küçük bölümler dinlemek zorunda kalmak! Tabii Parthe’ye bu sabah okumaları rahatsızlık vermezdi. O sessiz bir şekilde resim yapmaya devam ederdi, ama benim arkasına saklanacağım böyle bir uğraşım olmadığından çok sıkıcı gelirdi bana!”

Özel not defterine o zamanlar şöyle yazar: “Bu dünyadaki görevim ne? Son 14 gün içinde ne yaptım? Babama bir kitap ve iki bölüm, anneme ise iki kitap okudum. Yedi gam ezberledim. Birçok mektup yazdım. Babamla birlikte at gezintisine çıktım. Sekiz ziyaret yapıp onlarla oturdum. Hepsi bu.” Gene o yıllarda şöyle der: “Yapacak bir şeyleri olmadığı için, benim gibi deliren bir sürü insan görüyorum. Aslında çok mutlu olabilecek insanlar.”

Flo’nun anne ve babası ise kızları için en iyi şeyi yaptıklarından emindirler. Ne de olsa bu arada Florence’i isteyen biri de ortaya çıkmıştır: Yorkshire’da büyük bir mülkün varisi Richard Monckton Milnes. Richard, Florence’i elde etmeye çalışırken, genç kızın kafasında tamamen başka düşünceler vardır. Yavaş yavaş kendisine yapılan “çağrı’nın” hastaların bakımına yönelik olduğu kesinlik kazanmaktadır.

Ancak, iyi bir aileye mensup genç bir İngiliz kızının hastanelerde “sürtmesi”, “uygun ve caiz” değildir. İyi bir çevreden genç bir hanım olarak şefkatli ve cömert olunabilir, bu tamam. Islahanelerde, hastanelerde, hapishanelerde yoksullara sıcak çorba ve para dağıtılır.

Böylece durumları kendisinden iyi durumda olmayanların kaderlerine ortak olunduğu yeterince kanıtlanmış olur. Ama Flo’nun kafasına koyduğu şey nedir? Hasta bakımını mı öğrenmek ister? Birincisi, bu konuda öğrenilecek hiçbir şey yoktur. Kadın olmak yeter sadece. O zaman hastalara da bakılabilir. Bu kadının doğasında vardır. İkincisi, iyi bir aile kızı böyle bir çevreye girdiğinde öyle korkunç şeyler olabilir ki…

Florence yıllar sonra yazdığı bir mektupta, “Doktorlarla hastabakıcılar arasında olduğu söylenen şeyler yüzünden annem çok korkmuştu. Terbiyesizlikler duyabilirmişim. Oysa çocuk odasında konuğum olan, annemin özellikle iyi Protestan arkadaşlarının kızlarından daha terbiyesizce şeyler işitiyordum,” der. Nigthingale’lerin korkusunu anlayabilmek için, geçtiğimiz yüzyılın ortalarında hastanelerdeki durumun ne olduğunu bilmek gerek. Hastalar “karga delikleri” denen kenar mahallelerden geliyorlardı. Çoğunluğu koleraya yakalanmıştı. Revirlere kaçak olarak konyak ve sert

İçkiler sokuluyor, hastabakıcılar da en az hastalar kadar içiyordu. Hastalar pislik içinde hastaneye geliyor ve pis kalıyorlardı. Revirler de çok ender temizleniyordu. Hastabakıcılık çoğunlukla “düşmüş” kızlar tarafından yapılan oldukça “pis bir meslek”ti. Çoğu yarım gün hastabakıcılık, yarım gün fahişelik yapıyordu.

Florence Nightingale’in fikirlerine kimsenin kulak asmayışına, arzularını gerçekleştirebilmesi için daha yıllar gerekmesine şaşmamak gerek.

Şimdilik yalnız bir seçeneği vardır. Kamu sağlığı ve hastaneler hakkında malzeme toplar ve böylece en azından kuramsal olarak bu sahada bir uzman olur. Evde ise bu dik kafalı kız sorun yaratmaktadır. Richard’ın evlenme teklifini reddeder. Hayata daha yüksekten bakan kız kardeşiyle her gün kavga eder, “Sevgili Parthe’yi kızdırmadan ağzımı açamıyorum hiç. Söylediğim, yaptığım her şey onu üzüyor.” Aynı şekilde annesiyle de şiddetli kavgaları olur. Bu kavgaları şöyle yazar: “Onu bu kadar hayal kırıklığına uğratmak deli ediyor beni… Onun mutluluğunu böylesine bozmakla, cinayet işlemiş olmuyor muyum?”

Ancak 30 yaşlarının başlarında Florence Nightingale baba evinden ayrılır. 185Tde ailesi hakkında yazdıklarında yepyeni bir ifade kullanır: “Onlardan anlayış ve yardım bekleyemem. Bazı şeyleri zorla almam lazım. Almak zorundayım, çünkü istediklerim verilmiyor bana.”

Suçluluk duygusu taşıyan kız evlat, bağımsız, istediğini elde eden genç bir kadına dönüşmektedir. Ren Nehri kıyısındaki Kaiserswerth Hemşirelik Enstitüsü’nde 1851 yılında birkaç ay geçirir. Hemşirelerin hastalara özveriyle bakmalarına hayret eder. Fakat, sağlık şartlarını “tüyler ürpertici” bulur. Hasta bakımının temelden ıslah edilme gereğine olan inancı daha da güçlenir. “En sonunda yaşamanın ve yaşamı sevmenin ne demek olduğunu anlıyorum,” diye itirafta bulunur anne ve babasına yazdığı bir mektupta. “Hayaller’^ ihtiyacı yoktur artık. 1852 yılının özel notlarında, “Kendi kaderimi kendim belirleyeceğim,” der.

Özveri ve kendini adamak - evet, ama bu da tek başına yetmez. Her meslek gibi hastabakıcılığı da doğru dürüst öğrenmek gereklidir. Ve hastanelerin dış görünümü mutlaka değiştirilmelidir. Florence Nightingale Londra’ya geri döndüğünde bu fikirleri ile büyük ilgi toplar. Yepyeni bir hemşire tipi yetiştirilmelidir. Nasıl olacaktır bu?

“Dini cemiyet falan kurmak istemiyorum, aksine iyi para ödenen bir meslek dalı kurmak istiyorum. Ahlaken, ruhen, bedensel olarak hemşirelik mesleği için gerekli koşullara sahip, hangi sınıf ve mezhepten olursa olsun her kadına en iyi eğitimi vermek ilkem olmuştur daima… Hastalara yardım etmek isteyen kişi duygusal bir hayalperest değil, aksine zor işleri seven, sadık biri olmalıdır.” Ve bu bağlamda önyargıların duvarına toslar durur. Onyıllar boyunca.

Mart 1854: İngiltere ve Fransa Rusya’ya savaş ilan eder. Eylül ayında müttefik birlikler Kırım’a çıkar. Times’ta savaş haberleri, İngiliz askeri hastanelerindeki korkunç durumları anlatan yazılar çıkar. Yaralı erkekler pis battaniyelere sarılmış yerlerde yatmaktadır. Mutfak yoktur, onlara içmeleri için bir şeyler verilecek kap veya fincanları da yoktur. Yeterli doktor olmadığı için tedavileri yapılamaz. Hatta sargı malzemesi bile yoktur.

Ordudaki sağlık işlerinden de sorumlu olan işbaşındaki Savaş Bakanı Sidney Herbert, “Niçin şefkatli hemşirelerimiz yok? Bu konuda Fransızlar bizden çok üstünler,” şeklindeki şikâyet ve sorular üzerine, derhal harekete geçer:

“Sayın Miss Nightingale,

Gazetelerde Üsküdar’daki askeri hastanemizde hastabakıcılara büyük ihtiyacımız olduğunu okumuşsunuzdur. Oraya gitmek isteyen hanımlardan sayısız teklifler alıyorum, fakat bunlar bir askeri hastanenin ne olduğunu bilmeyen, orada olmakla görevlerini yapacak tabiatta olmayan kadınlar. Ciddi durumlarda ya işten kaçacaklar ya da tümüyle faydasız kalacaklardır. Daha da kötüsü ayak bağı olacaklardır.

İngiltere’de böyle bir işi örgütleyip denetleyebilecek tek bir kişi tanımıyorum. Hastabakıcıların seçimi ve görevlendirilmeleri hiç de kolay olmayacaktır. Bir sürü hevesli ve duygusal hanım askeri hastanelere salınsa, belki de orada birkaç gün sonra işlerine engel olunan, otoriteleri bozulan kişiler tarafından kapı önüne koyulacaklardır. O halde benim basit sorum şu olacak: Böyle bir girişimi yönetme çağrısına kulağınızı tıkar mıydınız:

Sidney Herbert’in bu yazısı ile Florence’in devlete yardım teklif ettiği mektup birbiriyle çakışır. Böyle bir görev için Florence Nightingale uygun kadınları seçerken “hasta bakımını” doğru dürüst bir meslek haline getirmenin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anlar. Çünkü kendisine başvuruda bulunanlar ya Londra’daki hastanelerden tanıdığı “şişman ve ayyaş” kadınlar, ya da vücutlarından çok hastaların ruhlarıyla ilgilenmek isteyen herhangi bir mezhebe mensup hemşire ve rahibelerdir. “Mükemmel, kendini adamış kadınlar,” der Florence Nightingale, “ama hastaneden çok göklere yaraşırlar. Hastalar arasında elsiz melekler gibi havada gezinip duruyorlar.”

Florence Nightingale’in küçük ekibiyle Üsküdar ve Balaklava’daki (Kırım) İngiliz hastanelerinde karşılaştığı durum Times gazetesi haberlerinden tahmin edileceğinden daha kötüdür. Örneğin 4ü kadın, biri mutfak, diğeri daracık bir hücre olan 6 odaya sığdırılmıştır. Hastaların ve yaralıların kaldıkları yerlerdeki pislik ve bakımsızlığın tarifi mümkün değildir.

F. Nightingale’e sık sık “Bu canavarları şımartmayın!” denir. Temiz yatak çarşafı ve hastalara özel diyet yemeği “görülmemiş bir lüks” olarak kabul edilmektedir. Genç bir kızdan beklenmeyecek bir azimle bu “iyi aile kızı” temizlik ve hasta bakımı konusundaki fikirlerini kabul ettirir. Başarı: En basit temizlik önlemlerinin alınmasıyla birlikte ölüm oranı düşer.

Birkaç ay gibi kısa bir zamanda Florence Nightingale ve hastabakıcıları, kışlaları insana yakışır yerler haline dönüştürür ya da yeni askeri hastaneler açarlar. Askerler “Bayan Nightingale’leri”ne taparlar. O “Tanrı’nın bir hediyesidir, “tatlı gülümsemesiyle bir melektir ve gecenin geç saatlerine kadar hasta ve yaralılar arasında görev yapan “Lambalı Hanunefendi”dir.

1855′te kendisi de o ünlü “Kırım Ateşi”ne yakalanıp hastalandığında, “Yaralılar duvara dönüp ağlıyorlardı. Tüm umutlarını ona bağlamışlardı,” diye yazar çavuşlardan biri eve yolladığı mektupta.

Hastalığı atlatır. 1856′da son hasta da taburcu edilir. Bayan Nightingale görevini tamamlamıştır. Artık vatanına geri dönebilecektir.

Bu arada İngiltere’de bir efsane yayılmaktadır. İngiliz ordusundan sağ olarak eve dönen askerler, “Tanrısal” Nightingale’in öyküsünü anlatmaktadır. Adına sayısız şarkılar bestelenmiştir. Gemilere adı verilmiş, portreleri satılmış ve Madam Tussaud’nun ünlü mumyalar müzesinde yerini almıştır bile… Kendi kişiliği üzerine kopartılan bu kadar patırtıdan fazlasıyla rahatsız olur. Fakat onu
gururlandıran ve mutlu eden bir şey vardır: Artık hastabakıcılar ilgi ve saygı görmenin tadını çıkarmaktadırlar. Bu mesleğe kendine özgü bir imaj kazandırmıştır.

Kendisi için toplanan “Nightingale Fonu” ile ilk Hastabakıcı Eğitim Okulu’nu kurar. Müracaat eden kadınlar en katı kurallara göre seçilirler. Her gün ders görürler ve yardımcı hastabakıcı olarak pratik çalışmalar da yapmak zorundadırlar. Ayrıca her biri için “ahlak” raporu tutulur. Çünkü hastabakıcılar bir daha asla sarhoş, bilgisiz ve ahlaksız damgası yememelidir.

Florence Nightingale daha sonraki yıllarda İngiliz ordusu hakkında istatistiki bilgiler yayınlar. Yeni sivil ve askeri hastanelerin gerekli sağlık koşullarına uygun bir şekilde inşası söz konusu olduğunda, o gönüllü danışman haline gelmiştir. İstekleri genellikle savaş bakanlığını rahatsız eder. Deneyimleri hakkında birçok kitap yazar. En tanınmışı; Hasta Bakımı Üzerine Düşünceler, aile için pratik bir el kitabı olur.

Bu kitapta önerdikleri o kadar doğal şeylerdir ki: “Temiz hava, günışığı, temizlik ve ölçülü beslenme.” Fakat onun devrinde bunlar beklenmedik yeniliklerdir. Florence Nightingale genç kızların kendi vücutları hakkında daha fazla bilgiye sahip olmaları gereğini söylemek cesaretini bile gösterir. Bu tür cümleler kafaları karıştırır! Ya Florence’in ailesi bir zamanların beğenilmeyen kızlarının birdenbire üne kavuşmasına ne tepki göstermiştir?

Florence bir kız arkadaşına yazdığı mektupta tipik bir sahneden söz eder: Annesi ve kız kardeşi divana uzanmış “İkisinin de tüm uğraşı birbirlerine çiçeklerin düzenlemesinde kendilerini yormamalarını rica etmek. Bana, sen çok eğlenceli bir hayat sürüyorsun, dediler… Tamamen sağlıklı iki insan bütün gün divana uzanmış, kendilerini ve başkalarını, kendisi aşırı yorgunluktan ölen biri için özverilerinin kurbanı olduklarına inandırmaya çalışıyorlar!”

Belki de Florence’ın kendi toplumundaki kadınlar hakkında edindiği bu tür deneyimler, onun yaşadığı dönemde kadın hareketlerine neden kuşkuyla baktığını açıklar. Örneğin, erkeklerle eşit koşullarda doktorluk eğitimi görme isteminde bulunan kadınları desteklemez. Ona göre şu anda yararlanabileceklerinden daha fazla imkânlara sahiptirler. Kadınların seçme ve seçilme hakkı konusunu da boş bulur. “Ben kendi seçim hakkımı hiç kaybetmedim,” olur bu konudaki tek yorumu.

Yaş*****n son yıllarında, Florence Nightingale, (90 yaşına gelmiştir) evini bir daha terk edemez. Kör olur. Ölümünden üç yıl önce İngiliz Kralı’ndan Britanya İmparatorluğu ve İnsanlık Yüksek Hizmet madalyası alan ilk kadın odur. Öldüğünde yalnız Amerika’da binin üzerinde Nightingale Okulu vardır. Hemşireliği saygın bir meslek yapma amacına ulaşmıştır; “İyi kazanç getiren bir meslek haline getirmek” düşüncesi ise bugüne dek hâlâ gerçekleşememiştir.


Etiketler: ----

Selahattin Yusuf Kimdir?

Selahattin Yusuf 1974 yılında Trabzon’da dünyaya geldi. 1991 yılında A. Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne girdi. SBF’de edebiyat ve felsefe ağırlıklı yayım yapan bir okul dergisi olan Mekteb-i Mülkiye’yi dört yıl boyunca arkadaşlarıyla birlikte çıkardı.

İlk şiirleri ve denemeleri bu dergide yayımlandı. Okuldan 1997 yılında mezun olan Selahattin Yusuf, aynı yıl Dergâh Yayınları tarafından haftalık olarak yayımlanmaya başlanan Ülke dergisinde kısa bir süre kültür-sanat kritikleri yazdı. Yeni Şafak gazetesinde 1996′dan itibaren popüler kültür eleştirileri yazdı. Yeni Şafak’tan 2000 yılında ayrıldı ve Milli Gazete’de yazmaya başladı. Ancak Milli Gazete’deki serüveni kısa sürdü. Şu anda yalnızca edebiyatla uğraşıyor ve haftalık Gerçek Hayat dergisinde yazmaya devam ediyor. Yazarın daha önce yayımlanmış Sirenleri Taşa Tutun! (Kırkambar Yayınları 1999) ve Şimdiki Zamanın İzinde (Birey Yayınları 2000) adlı iki kitabı bulunmaktadır. Halen İstanbul’da yaşamaktadır.

Hiçbiri


Kapat
E-posta ile paylaş