May
24
2008
0

Ockham’lı William kimdir?

Ockhamlı William 1285-1347 yılları arasında yaşamış ünlü bir filozoftur. Ockham’ın Usturası, gereksiz spekülasyonları önlemeye, onlara değer vermemeye yarayan, O’nun geliştirdiği bir tutumluluk ilkesidir. Buna göre, herhangi bir şeyi açıklamak üzere öne sürülen birden fazla açıklama söz konusu olduğunda, açıklanmak durumunda olanı, en az sayıda açıklayıcı ilke ve kabulle açıklayan ve olabildiğince çok şeyi açıklamayı başaranın seçilmesi gerekir; en basit açıklama, gerçekliği olduğu şekliyle tarif eden en muhtemel açıklama olma durumundadır.

Ockhamlı’nın bu ilkesi, hem modern bilimin, hem de felsefenin önemli ilkelerinden biri olarak geniş kabul görmüştür. Bu ilke sayesinde “zihnimizde ve dilimizde var olanlar” ile “gerçekte var olanları” ayırt etmeyi öğrenir, gereksiz ve yararsız izahlarla uğraşmaktan korunuruz. Bu ilkenin usturadan söz etmesinin nedeni, gereksiz olanı kopartıp atmaya yaramasıdır.

Teorik fizikte, Ockhamlı’nın usturasının hışmına uğraması gereken birçok spekülasyon vardır. Bu spekülasyonların usturanın hışmına uğramalarını gerektiren ortak nedenler şunlardır:

1- Bu iddialar hiçbir delile dayanmamaktadır.

2- Bu iddialar evrendeki hiçbir olguyu açıklamamakta ve bilgimize katkıda bulunmamaktadır.

3- Bu iddialar sadece bilim-kurgu filmlerinin işlevini görmekte ve tartışarak vakit kaybına sebep olmaktadır.

Yaziyi gonderen in: Bilim Adamları,BİYOGRAFİ |
May
24
2008
0

Yalçın küçük kimdir?

Yalçın Küçük, baba tarafından, bugün Toroslar”da Abacılı adıyla bir de köyleri bulunan Türkmen bir aileye mensuptur: “Biz Akkoyunluyuz, yerleşmiş, Yörük. Akkoyunlular isyancı olur.” İskenderunlu bir aile olan Yalçın Küçük”ün ailesi, yörede Küçükefendiler olarak tanınmaktadır. Kendisi de Küçükefendi”nin Yalçın”ı olarak bilinmektedir. Özellikle baba tarafı, zamanın varlıklı ailelerindendir. Ticaret ve kereste tüccarlığı yapan dedesi Hüseyin Küçükefendi”nin Teslime Hanım”la evliliğinden doğan dört çocuğundan biri, Yalçın Küçük”ün de babası olan Hakkı Bey, diğer erkek kardeşi ile birlikte ailenin mal varlığını batırmış biri olarak aile tarihine geçmiştir: “Halep”te para yemişler, lüks içinde yaşamışlar.”
Hakkı Bey, İskenderun”a Halep”ten gelip yerleşmiş Sabuni ailesinden Şerife Hanım”la evlenmiştir. Şerife Hanım, İskenderun Belediye Reisliği de yapmış olan Ahmet Sabuni”nin torunudur: “Annemle babam, İskenderun”un Sabuniler ile Küçükefendiler adlı iki konağının evliliğidir.” Şerife Hanım, Ahmet Sabuni”nin kızı olan Behiye Hanım”ın, yörede ihtilâlci olarak bilinen Osman Yanuçoğlu ile evliliğinden dünyaya gelmiştir. Ailesi Kafkasyalı olan Osman Yanuçoğlu”nun, Kurtuluş Savaşı yıllarında Hatay ve civarında çete reisliği yaptığı bilinmektedir: “Hüseyin Kıvrıkoğlu zamanında Genelkurmay, Hatay/Dörtyol”un düşmana ilk kurşun atılan yer olduğunu kabûl etti. İlk kurşunu atanlardan biri deseler ben buna inanmam; ama bizim bildiğimiz, dedemiz orada çete reisi idi. İskenderun”da CHP”den belediye başkanlığı yapmış dayım Orhan Yanuçoğlu da, babasının Teşkilat-ı Mahsusa”dan olduğunu söyledi. Dolayısıyla benim anne tarafım ihtilâlci, baba tarafım işbirlikçi idi.”

Yaziyi gonderen in: Bilim Adamları,BİYOGRAFİ |
May
24
2008
0

Sir Isaac Newton kimdir?

Sir Isaac Newton (Zikir anmak, Allah’ı hatırlamak, her sözünde ve her işinde O’nun emirlerine uymak, yasakladıklarından sakınmak. (Bkz. Tasavvuf) Anma, anımsama, ezberleme, hatırlama. Söylenmesi tavsiye edilen hamd, sena ve dua için kullanılan sözler. Bazı alimler zikri, insana sevap kazandıran her türlü hareket olarak tarif etmişlerdir.
…Detaylı bilgi için linke tıklayınız.1642 – 1727), tarihin yetiştirdiği en büyük bilim adamlarından biridir. matematik, Matematik, sayma, ölçme, cisimlerin şekillerini tanımlama gibi temel işlemlerden ortaya çıkan ve yapı, düzen ve ilişkileri inceleyen bilim dalı. Mantıksal irdeleme ve nicel hesaplamaları konu alan matematik, idealleştirme ve soyutlamalara dayanır.
…Detaylı bilgi için linke tıklayınız.astronomi ve Astronomi (Yunanca: astron “yıldız” ve nomos “yasa”), GÖKBİLİM olarak da bilinir, bütün gökcisimlerinin ve evrende dağılmış olan yıldızlararası maddenin kökenini, evrimini, bileşimini, uzaklığını ve hareketini inceleyen bilim. Gökcisimlerinin ve evreni oluşturan maddenin fiziksel ve kimyasal özelliklerini konu edinen astrofizik bu bilimin bir dalıdır.
…Detaylı bilgi için linke tıklayınız.fizik alanlarındaki buluşları göz kamaştırıcı niteliktedir; Fizik, gözlenebilir evrenin temel bileşenleri arasındaki etkileşmelere ve maddenin yapısına ilişkin temel sorunlarla ilgilenen bilim. Fizik sözcüğü, Eski Yunancada “doğa” anlamına gelen physis’ten türemiştir. Uzun süre doğa felsefesi olarak anılan fizik, doğanın makroskopik ve mikroskopik tüm görünümlerini inceleme konusu olarak seçmiştir.
…Detaylı bilgi için linke tıklayınız.klasik fizik onunla doruğa erişmiştir. Bilime yaptığı temel katkılar, diferansiyel ve entegral hesap, evrensel çekim kanunu ve Güneş ışığının yapısı olarak sıralanabilir. Çalışmalarını Doğa Felsefesinin Matematik İlkeleri (Principia) ve Optik adlı eserlerinde toplamıştır.

Newton, diferansiyel integral hesabı bulmuştur ve bu buluşu Işıkla ilgili olayları inceleyen fizik dalı. Optik, ışıkla ilgili olayları üç değişik modelde inceler. Buna göre optik üç kısma ayrılır: 1) Geometrik optik, 2) Fizik optik (Dalga optiği), 3) Kuvantum optiği.
…Detaylı bilgi için linke tıklayınız.17. yüzyılda ortaya çıkan ve çözümlenmek istenen bazı problemlerden kaynaklanmaktadır.

Bu problemlerden ilki, bir cismin yol formülünden, herhangi bir andaki hız ve ivmesini, hız ve ivmesinden ise aldığı yolu bulmaktı. Bu problem ivmeli hareketin incelenmesi sırasında ortaya çıkmıştı; buradaki güçlük, 17. yüzyılda ilgi odağı haline gelen ansal hız, ansal ivmenin hesaplanması (hızın veya ivmenin bir andan diğer bir ana değişmesini belirlemek) idi. Örneğin, ansal hız bulunurken, ortalama hız durumunda olduğu gibi, alınan yol geçen süreye bölünerek hesaplanamaz, çünkü verilen bir an içinde alınan yol ve süre sıfırdır; sıfırın sıfıra oranı ise anlamsızdır. Bu biçim hız ve ivme değişimleri diferansiyel hesap ile bulunabilir.

İkinci problem, bir eğrinin teğetini bulmaktı. Bu problem hem bir
…Detaylı bilgi için linke tıklayınız.geometri problemiydi, hem de çeşitli alanlardaki uygulamalarda çok önemliydi. Bu problemlerin çözümü için diferansiyel hesabı uygulamak gerekir.

Üçüncü problem de, bir Geometri eski adı Hendese, Alm. Geometrie (f), Fr. Geometrie (f), İng. Geometry. Uzayı ve uzayda tasarlanabilen şekilleri ve cisimleri inceleyen matematik dalı. Yunanca bir kelime olan geometri, kelime anlamı olarak yerin ölçülmesi demektir. Geometri çok eski çağlardan beri vardı. Ancak geometri ismi, bu ilmin ilk sistematik hâle gelmeye başladığı eski Yunanlılarda verilmiş olup, aksiyomatik bir ilim hâline gelmesine rağmen, halen kullanılmaktadır.
…Detaylı bilgi için linke tıklayınız.fonksiyonun maksimum veya minimum değerlerinin bulunması sorunuydu. Örneğin, gezegen hareketlerinin incelenmesinde, bir gezegenin Güneş’ten en büyük ve en küçük mesafelerinin bulunması gibi maksimum ve minimum problemleri ile karşılaşılmaktaydı.

Dördüncü problem ise, bir gezegenin verilen bir süre içinde aldığı yol, eğrilerin sınırladığı alanlar, yüzeylerin sınırladığı hacimler gibi problemlerdi. Bunların çözümleri integral hesap yardımıyla bulunur.

Newton Bir nesnenin, bir şeyin ya da bir kişinin ait olduğu bütün ya da bir sis*tem içindeki kendine özgü faaliyeti. Bir şeyin, ait olduğu sınıfa özgü olan tarzda ey*lemde bulunma yetisi ya da gücü. Bir organın, parçaları birbirine bağımlı bir bütün içinde oynadığı kendisine özgü ve belirleyi*ci, karakteristik rol
…Detaylı bilgi için linke tıklayınız.1665 yılında uzunluklar, alanlar, hacimler, sıcaklıklar gibi sürekli değişen niceliklerin değişme oranlarının nasıl bulunacağı üzerinde düşünmeye başlamıştı. Bir niceliğin diğer birine göre ansal değişme oranını (dx/dy) diferansiyel hesap ile bulmuş ve bu işlemin tersiyle de (integral hesap) sonsuz küçük alanların toplamı olarak eğri alanların bulunabileceğini göstermiştir. Newton, iki mekanik problemin çözümünü bulmaya çalışırken diferansiyel entegral hesabı geliştirmiştir. Bu problemler:

1) Gezegenin hareketi sırasında yörüngesi üzerinde katettiği yoldan, herhangi bir andaki hızını bulmak,
2) Gezegenin hızından, herhangi bir anda yörüngesinin neresinde bulunacağını hesap etmekti.

Bu problemlerin çözümüne hazırlık olarak Newton, y = x2 denkleminde herhangi bir andaki yolu y, ve düzgün bir dx hızı ile alınan başka bir andaki yolu da x ile göstererek, 2xdx’in aynı anda y yolunu alan hızı temsil edeceğini söylemiştir.

Newton diferansiyel-integral hesabı bulduğunu 1669 yılına kadar kimseye haber vermemiş ve ancak 42 yıl sonra yayınlamıştır. Bundan dolayı da Leibniz ile aralarında öncelik problemi söz konusu olmuştur. Leibniz, Newton’dan daha iyi bir notasyon kullanmış, x ve y gibi iki değişkenin mümkün olan en küçük değişimlerini dx ve dy olarak göstermiştir. 1684 yılında yayımladığı kitabında dxy= xdy+ ydx, dxn= nxn-1, ve d(x/y)=(ydx-xdy)/y2 formüllerini vermiştir.

Newton matematiğin başka alanlarına da katkıda bulunmuştur. Binom ifadelerinin tam sayılı kuvvetlerinin açılımı çok uzun zamandan beri biliniyordu. Pascal, katsayıların birbirini izleme kuralını bulmuştu; ancak kesirli kuvvetler için binom açılımı henüz yapılmamıştı. Newton (x-x2)1/2 ve (1-x2)1/2 açılımlarını sonsuz diziler yardımıyla vermiştir.

Principia’da Newton,
…Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Galilei ile önemli değişime uğrayan hareket problemini yeniden ele alır. Uzun yıllar Aristoteles’in görüşlerinin etkisinde kalmış olan bu problemi Galilei, eylemsizlik ilkesiyle kökten değiştirmiş ve artık cisimlerin hareketinin açıklanması problem olmaktan çıkmıştı. Ancak, problemin gök mekaniğini ilgilendiren boyutu hala tam olarak açıklanamamıştı. Galilei’nin getirdiği eylemsizlik problemine göre dışarıdan bir etki olmadığı sürece cisim durumunu koruyacak ve eğer hareket halindeyse düzgün hızla bir doğru boyunca hareketini sürdürecektir. Aynı kural gezegenler için de geçerlidir. Ancak gezegenler doğrusal değil, dairesel hareket yapmaktadırlar. O zaman bir problem ortaya çıkmaktadır. Niçin gezegenler Güneş’in çevresinde dolanırlar da uzaklaşıp gitmezler?

Newton bu sorunun yanıtını, Aristoteles MÖ 384 – MÖ 7 Mart 322 tarihleri arasında yaşamış Yunanlı filozof ve bilim adamı. Platon ile birlikte Batı düşüncesini en çok etkileyen en önemli iki kişiden biri olarak düşünülür.
…Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Platon’dan beri bilinmekte olan ve miktarını Galilei’nin ölçtüğü gravitasyonda bulur. Ona göre, Platon M.Ö. 427-347 yılları arasında yaşa*mış olan ve düşünce tarihinin tanıdığı ilk ve en büyük sistemin kurucusu olan ünlü Yunan filozofu. 20 yaşında Sokrates’le karşılaşınca felsefeye yönelmiş ve hocasının ölümüne kadar (M.Ö. 399) sekiz yıl boyunca öğrencisi olmuştur; hocası ölünce, diğer öğrencilerle birlikte Megara’ya gitmiş ama burada uzun süre kalmayarak önce Mısır’a, oradan da ythagorasçıların etkili oldukları Sicilya ve Güney İtalya’ya geçmiştir.
…Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Yer’in çevresinde dolanan Dünya’nın yörüngesinde herhangi bir olağandışılık yok. Dünya’nın Güneş’ten ortalama uzaklığı 149.597.000 kilometre; Güneş etrafında dolanım süresi 3651/4 gün; yörüngesel hızı saniyede ortalama 29,8 kilometre, yani saatte 107.000 kilometredir. Dünya’nın Güneş etrafında izlediği yol kusursuz bir daire değildir; Ocak’ta günberi, Temmuz’da günöte noktalarına ulaşırız.
…Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Ay’ı yörüngesinde tutan kuvvet yeryüzünde bir taşın düşmesine neden olan kuvvettir. Daha sonra Ay’ın hareketini mermi yoluna benzeterek bu olayı açıklamaya çalışan Newton, şöyle bir varsayım oluşturur:

Bir dağın tepesinden atılan mermi yer çekimi nedeniyle A noktasına düşecektir. Daha hızlı fırlatılırsa, daha uzağa örneğin A’ noktasına düşer. Eğer ilk atıldığı yere ulaşacak bir hızla fırlatılırsa, yere düşmeyecek, kazandığı merkez kaç kuvvetle, yer çekim kuvveti dengeleneceği için, tıpkı doğal bir uydu gibi Yer’in çevresinde dolanıp duracaktır

Böylece yapay uydu kuramının temel prensibini de ilk kez açıklamış olan Newton, çekimin matematiksel ifadesini vermeye girişir. Kepler kanunlarını göz önüne alarak gravitasyonu F = M.m /r olarak formüle eder. Daha sonra gözlemsel olarak da bunu kanıtlayan Newton, böylece bütün evreni yöneten tek bir kanun olduğunu kanıtlamıştır. Bundan dolayı da bu kanuna evrensel çekim kanunu denmiştir.

Newton’un diğer bir katkısı da fizikte kuramsal evreyi gerçekleştirmiş olmasıdır. Kendi zamanına kadar bilimde gözlem ve deney aşamasında bir takım kanunların elde edilmesiyle yetinilmişti. Newton ise bu kanunlar ışığında, o bilimin bütününde geçerli olan prensiplerin oluşturulduğu kuramsal evreye ulaşmayı başarmış ve fiziği, tıpkı Ay Alm. Mond (m), Fr. Lune, İng. Moon. Dünyanın tek doğal uydusu. Dünyanın çapının dörtte birinden biraz fazla olan çapı ile güneş sistemi içinde en büyük uydulardan biridir. Dünya etrafında her kameri ayda bir eliptik yörünge etrafında dönüşünü tamamlar. Dünya ve güneşe kıyasla yerine bağlı olarak ayın şekli birçok zamanlarda (devrelerde) değişerek, tam bir daire veya ince uzun bir hilal şeklinde gözükür. Her ayda birkaç gün, yeni ay denilen zamanda, ay dünyadan bakıldığında tamamen karanlıktır, gözükmez.
…Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Eukleides’in geometride yaptığına benzer şekilde, aksiyomatik hale getirmiştir. Dayandığı temel prensipler şunlardır:

1. Eylemsizlik prensibi: Bir cisme hiçbir kuvvet etki etmiyorsa, o cisim hareket halinde ise hareketine düzgün hızla doğru boyunca devam eder, sükûnet halindeyse durumunu korur.
2. Bir cisme bir kuvvet uygulanırsa o cisimde bir ivme meydana gelir ve ivme kuvvetle orantılıdır (F = m.a).
3. Etki tepki prensibi: Bir A cismi bir B cismine bir F kuvveti uyguluyorsa, B cismi de A cismine zıt yönde ama ona eşit bir F kuvveti uygular.

Newton’un ağırlıkla ilgilendiği bir diğer bilim dalı da optiktir. Optik adlı eserinde ışığın niteliğini ve renklerin oluşumunu ayrıntılı olarak incelemiştir ve ilk kez güneş ışığının gerçekte pek çok rengin karışımından veya bileşiminden oluştuğunu, deneysel olarak kanıtlamıştır. Bunun için karanlık bir odaya yerleştirdiği prizmaya güneş ışığı göndererek renklere ayrılmasını ve daha sonra prizmadan çıkan ışığı ince kenarlı bir mercekle bir noktaya toplamak suretiyle de tekrar beyaz ışığı elde edebilmiştir. Ayrıca her rengin belirli bir kırılma indisi olduğunu da ilk bulan Newton’dur.
…Detaylı bilgi için linke tıklayınız.

Yaziyi gonderen in: Bilim Adamları,BİYOGRAFİ |
May
24
2008
0

Oktay Sinanoğlu kimdir?

1935 yilinda dogdu. Adi Oktay Sinanoglu.
1953/ 18 yas- Ataturk tarafindan 1928 yilinda kurulmus TED Yenisehir Lisesini burslu olarak okudu ve birincilikle bitirdi.Okulun bursuyla kimya muhendisligi okumak uzere ABD’ye gitti.1956/ 21 yas- ABD Kaliforniya Universitesi, Berkeley Kimya muhendisligi’ni birincilikle bitirdi.1957/ 22 yas- Massachusetts Institute of Technology’yi (MIT) 8 ayda birincilikle bitirerek Yuksek kimya Muhendisi oldu.1960/ 25 yas- Yale Universitesinde “asistant professor” (yardimci docent)olarak calismaya basladi.1961/ 26 yas- Atom ve molekullerin cok elektronlu kurami ile “associate professor” (docent) ve 50 yildir cozulemeyen bir matematik kuramini bilim dunyasina kazandirdi ve “full professor” (profesor) unvanini aldi.Bu unvan ile MODERN UNIVERSITE TARIHININ VE YALE UNIVERSITESININ TARIHININ(son 300 yildaki ) EN GENC PROFESORU oldu.1964/ 29 yas- ODTU ye danisman profesor oldu. Yale Universitesinde ikinci bir kursuye daha profesor olarak atandi. Dunyada yeni kurulmaya baslayan MOLEKULER BIYOLOJI dalinin ilk birkac profesorunden birioldu.(Watson ve Crick sarmal modelindeki dna sarmalinin cozelti icinde o halde nasil durdugunu kesfeden adam – solvofobik kuvvet) Amerikan Ulusal bilimlerakademisine Uye olarak secildi. Buraya secilen ilk ve tek Turk oldu.

Iki defa Nobel’ e aday gosterildi. Defalarca Nobel Akademisinin istegi uzerine Nobel’e adaylar gosterdi. Dunyanin sayisiz yerinde sayisiz buluslari ve teoremleri ile ilgili sayisiz konferans verdi. Su anda 67 yasinda 26 yasindan beri devam ettigi Yale Universitesinde Molekuler biyoloji ve kimya olmak uzere iki kursude profesor ve son 7 senedir gorev yaptigi Yildiz Teknik Universitesinde ise Kimya dalinda olmak uzere bir kursude Profesor olarak gorevini surduruyor.

“…Ben baktim , Turk Bayragi, Ataturk karsimda, camcerceveli olduguicin bayragin ustunde kendi yansimami goruyorum. Icimden yemin ettim, dedim ki:Gidecegim ve orada soz sahibi olacagim, ondan sonra gelip o namussuzlarla burda ugrasacagim. O zaman anlamistim ki burada kalirsam Amerika’nin kolesi olurum, oraya gidersem Amerika’nin efendisi olur, buraya gelip onlarla daha rahat mucadele ederim. Ve iste bizi gonderdiler…”"…Hicbir zaman Amerikan vatandasi olmayi dusunmedim. Aklimdan dahi gecmedi. Ben atalarimdan beri Turk kimligimle varim. Ne yaptiysam o sayede yaptim. Ona buna yaranayim diye degil.Otuz yilda bak milleti ne hale soktular. Simdi de ‘aclikla’ terbiye ediyorlar. Ayarli basinin kose yazarlarindan biri gecenlerde Avrupa Birligine girmenin yararlarindan diye ‘O zaman bu ay yildizli pasaport ile Avrupa kapilarina gitmenin utancindan kurtulacagim ‘ diyor. Tanri, bu millete acisin…”

“…Yildiz Teknikte kimyada bir takim hanimlar var beyler var, ! profesor, docent. Disarida da vardir. Burada da var, entrikalar doner, ona buna kostek olurlar. Birkaci dedikoducu belli odama geliyorlar. Herkeste dahili telefon var. Ankara’ya bile telefon edemiyorsun, bilgisayardan baglanamiyorsun. Bolum baskanlarinin telefonlari vardi, onlar da benim yanimda ya. Suraya bir telefon bulun bari dedim. Bilgi cagindayim diyorsunuz daha telefon cagina gelmemissiniz diyorum.Bilgisayara telefonu baglayamiyorsun. Internet yok. Uc dort yil baglanti kurulmadi. Huseyin Afsar’a (bolum baskani) bari bir telefon bulun dedim.Bana direk telefonundan paralel hat cektirdi. Bazen o yokken ariyorlar,telefonu acip sekreteriyim diyorum. Bolumde iki tane merakli hanim var,ortalikta dolasip dedikodu yapiyorlar. Bunlar bir gun odama geldiler o sirada da telefon caldi. Bu ne dediler. Ben de saf saf telefon dedim. Ertesi gun geldim, makas attirip kestirmisler, koridordan teli kesmisler.Ben de zannediyorum ki, ben bunlar icin firsatim, oyle konular var ki dunyada herkes gelmis, Yale’de benden ogrenmis; Rusya’sindan, Dogu blokundan Avrupasindan. Ben ayaklarina gelmisim, yeni birsey ogrenin,yapin. Yok.Ozel ders actik, yepyeni seyleri dunyada ilk defa anlatiyorum, disarda herkesin benden ogrenmek istedigi seyleri Turkiye’de Turkce anlatiyorum.Alakasi olmayan, fizikten matematikten insanlar geliyor, asil gelmesi gerekenler yok!..”

“… ABD icinden cok gocmus bir ulkedir, tabii pat diye gocmez, arada bir canlanir, tekrar bir seyler olur ama icinden cok zayif taraflari vardir.Dunyada en buyuk borcu olan devlet mesela. Ic ve dis. Ama bir devingen tarafi vardir, arada birsey cikarirlar bir sene oyle idare ederler, sonra yine inise gecerler. Oyle pek gorundugu gibi bir guc degildir..

“…GENCLER, Turkiye’ de adet haline gelmis gostermelik islerden kacinin.Sirf universite bitirdi desinler diye, ananiz babaniz Amerika’da mastir yapti diye ogunebilsin diye yuksekogrenime gitmeyin.Sonunda ancak kendinizi kandirirsiniz.! Temel gayeleriniz, kendinizin ufak cikarlari otesinde, kendiniz disinda, bu ulke, bu ulus, Turk dunyasi,Avrasya,insanlik icin olsun. Yuksek hedefleriniz icin calisin. O zaman,kendi durumunuz da kendiliginden duzelecektir.

Maddiyat ile maneviyati dengeleyin.Formulunuz ‘bilim’ + ‘gonul’dur. Bu iki kanadin biri eksik olursa ne kendinize ne de insanliga hayriniz dokunur. Gundelik siyaset, cikar gruplari, disardan gudumlu gizli veya acik “cemiyet”lerden uzak durun.

Ataturkun dediklerini bol bol okuyun, onlari iste bu gunler icin demis,yazmis. Turkiye’nin serefli, refahli, itibarli ve bagimsiz gelecegi icin Ataturk yolumuzu cizmistir. Dis ulkelerden, onlarin yerli kuyruklarindan medet ummayin. Gayeleri bize yardimci olmak degil, Turk adini tarihten silmektir. Dunyanin neresinde olursaniz olun, kimliginizi, Turk dilini, Turk tarih ve kultur bilincini, binlerce yillik gelenegini kaybetmeyin.

Dis ulkelerde ne kadar kimliginizi korursaniz yabancilar da size o kadar itibar e! decektir. Baskasini taklit etmeyin. Kendi yolunuzu cizip azimle yuruyun.O zaman herkes sonradan sizi taklit edecektir.

Egitimde once bir meslek gercek bir beceri bir altin bilezik sahibi olmaya bakin. Ne yaparsaniz yapin en iyisini yapin. Siyasetcinin bilimcinin en kotusu olunacagina tamircinin parmakla gosterilen en iyisi olmak yegdir.

Bulabilirseniz Turk okuluna, egitimin Turkce verildigi okullara gidin.Konulara merak sarin not icin calismayin.

O meslekte yararli olacak bir yabanci dili ogrenin. Bulbul gibi konusup yabancidan ayirt edilemez hale gelmek hic sart degil. Unutmayin ki Turk olmak bir kafa gonul isidir. Turk kulturuyle, diliyle, ata sevgisiyle Turktur. Soy sop meselesi karistirarak, o herseyimizi borclu oldugumuz serefli atalarimizi karalamaya calisan ic dusmanlarin kitaplarina, yaygaralarina kulak asmayin.Kultur genleri, irk genlerinden daha onemlidir.

Vatani, milleti icin her turlu fedakarliga hazir bir taban gerekiyor. Bu taban son elli yilda! hayli eritilmis, kafasi, gonlu karistirilmis,birbirine dusen kesimler, disa bagimli sahte aydinlar, icinde vataninin gelecegini dusunmeyen, daha da acisi vurdum-duymazlasmis kalabaliklar olusturulmustur. Bu durumda gercek bir onder cikabilse bile basarili olma sansi pek azdir. Simdi yapilacak is hizla bu toplumun yeniden kaynasmasina, bilinclesmesine, vatanini, milletini kendisinden once dusunen insanlarin cogalmasina onayak olmaktir.Turkiyeyi tekrar Kuvayi Milliye ruhu, Ataturk ruhu kurtaracaktir…”

OKTAY SINANOGLU, kimdir bu adam ?

“…bizi 17 yasimizda apar topar zorla Amerikaya gonderdiler; cirkin bir gaye ile, ‘devsirme’ olalim diye gonderdiler; cok sukur olmadik!..” diyen adam bu.

Amerikanin tepesine oturan, dunya bilim cevrelerinin pesinde kostugu adam bu. Dokuntulerini toplayanlarin Nobel aldigi adam bu iste.Isaret ettiginin Nobel aldigi adam bu iste. Yale Universitesini,Amerikayi alt ust etmis, modern universite tarihine adini yazdirmis adam bu iste.Bu adam bizim. Bu adam bizi dusunuyor, bizi sayikliyor geceleri

uyuyamiyor ulkesi icin insanlari icin ve biz bu adami tanimiyoruz. Cunku tanimamiza izin vermediler.

Bu adama 10 kere hakettigi halde Nobel bile vermediler cunku bize gereken bir kivilcimdi bu. Goreceksiniz ki istediginiz kivilcim orda var. Goreceksiniz ki hala ve her zaman bu ulke icin gercekci bir umut var.

Goreceksiniz ki ne varsa bizde var, ruh var, gonul var, gorunmeyen bir bag var. Onlarda olmayan bir sey var, sonradan kazanilamayacak birseyler var.

..Goreceksiniz ve uzuleceksiniz, ne yurtseverler var bizden; ne dahiler var…Ne sesi var ne sedasi var…

Canim Turkiyem, donuyla birlikte bes para etmez, sefil, sozum ona mankenlerin hayatini ezbere bil ama Oktay Sinanoglu’nu tanima.Canim Turkiyem, televoleyi kacirma, unluler ciftligini kacirma ama bu adami kacir!

Canim Turkiyem, pastanelere “patiseri”, lokantalara, “restaurant”,magazalara “shop” yazmaya devam et. D&R yaz sonra da Tarzanca iletisim kurulamaz ingilizcenle “dienar” diye oku.Canim Turkiyem, tepeden tirnaga, sat ulkeni, dilini, degerlerini sat,kendi degerlerini asagila, nasil olsa onlarinki daha iyidir. Sana laf edene ise “fasist” de, “milliyetci” de, “sagci” de “solcu” de, “komunist” de,”dinci” de, de oglu de. Ama sakin YURTSEVER” deme!

Yaziyi gonderen in: Bilim Adamları,BİYOGRAFİ |
May
24
2008
0

CAHİT ARF kimdir?

Ülkemizde matematiğin simgesi haline gelen Cahit ARF 1910 yılında Selanik’te doğdu. 1932 yılında Galatasaray Lisesi’nde matematik öğretmenliği, 1933 yılında İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nde profesör yardımcısı (Doçent adayı) olmuştur. Doktorasını 1938 yılında Almanya’da Clölting Üniversitesi’nde tamamladı. Daha sonra İstanbul Üniversitesi’ne dönen ARF. 1943′de profesör. 1955′de Ordinaryüs Profesör oldu. 1964-1965 yılları arasında Fransa’da bulunan Prineiton’dakı Yüksek Araştırma Enstitüsü’nde konuk öğretim üyesi olarak görev yaptı.
1938 yılından ben Cahit ARF cebir, sayılar teorisi, elastisite teorisi, analiz, geometri ve mühendislik matematiği gibi çok çeşitli alanlarda yaptığı çalışmalarla matematiğe temel katkılarda bulunmuş, yapısal ve kalıcı sonuçlar elde etmiştir.
Bütün Türk matematikçilerine dolaylı veya dolaysız bir şekilde esin kaynağı olmuş, yaptığı uyarılar ve verdiği fikirlerle çevresindeki tüm matematikçilerin ufuklarını genişletmiş ve çalışmalarını yeni bir bakış açısıyla yönlendirmelerini saklamıştır.
Cahit ARF’ın ilk çalışması, 1939 yılında Almanya’nın ünlü bir matematik dergisi olan Crelle Journal Dergisi’nde yayınlanmıştır. Cahit ARF çözülebilen cebirsel denklemlerin bir listesini yapmak amacıyla Göttingen’de ünlü matematikçi Hasse’nin doktora öğrencisi oldu. Hasse’nin önerisiyle özel hallerle problemini çözdü. Cahit ARF bu çalışmasıyla sayılar teorisinde çok özel bir yeri olan lokal cisimlerde dallanma teorisine çok öneli yapısal bir katkıda bulunmuştur. Burada bulduğu sonuçlardan bir bölümü dünya matematik literatüründe “Hasse-Arf teoremi” olarak geçmektedir
Bundan sonra uğraştığı problem, matematikte “kuadratik formlar” olarak bilinen konudadır. Uzayda konisel yüzey denklemleri buna basit bir örnek olarak gösterilebilir. Bu konudaki temel problem, kuadratik formların bir takım invariantlar, yani değişmezler yardımıyla sınıflandırılmasıdır. Bu sınıflandırma Witt adında ünlü bir Alman matematikçi tarafından karakteristiği ikiden farklı olan cisimler için 1937′de yapılmıştır. Karakteristik iki olunca problem çok daha zorlaşıyor ve Witt’in yöntemi uygulanamıyordu. Cahit ARF bu problemle uğraştığı ve karakteristiği iki olan cisimler üzerindeki kuadratik formları çok iyi bir biçimde sınıflandırdı. Bunların invariantlarını, yani değişmezlerini inşa etti. Bu invariantlar dünya literatüründe “Arf İnvariantlan” olarak geçmektedir. Bu çalışması 1944 yılında Crelle dergisinde yayınlandı ve Cahit ARF’ı dünyaya tanıttı.
1945′lere gelindiğinde düzlem bir eğrinin herhangi bir kolundaki çok kat noktaların çok katlılıklarının yalnız aritmetiğe ait bir yöntem ile nasıl hesaplanacağı iyi bilinmekteydi. Düzlem halde algoritmanın başladığı sayılar eğri kolunun parametreli denklemlerinden bilinen bir kanuna göre elde ediliyordu. Genel durumda ise böyle bir sonuç henüz bulunamamıştı. Hu sıralarda İstanbul’da Patrick du Val adında İngiliz bir matematikçi bulunuyordu. Du Val genel halde algoritmanın başladığı sayılara “karakter” adını vermiş ve eğrinin tüm geometrik özelliklen bilindiği zaman bu karakterlerin nasıl bulunacağını göstermişti. Bunun tersi de doğruydu. Bu karakter bilinirse, eğrinin çok katillik di/isi, yani geometrik özellikleri de bulunabiliyordu. Burada açık kalan problem ise bir eğrinin parametreli denklemleri verildiğinde karakterlerini bulabilmek idi. Cevap düzlem eğriler için bilinmekte, ama yüksek boyutlu uzaylarda bulunan tekil eğriler için bilinmemekte idi. Ayrıca, yüksek boyutlu bir uzayda tanımlanmış bir tekil eğrinin çok katillik özelliklerini, yani geometrik özelliklerini bozmadan en düşük kaç boyutlu uzaya sokulabileceği de bu problemle beraber düşünülen bir soru idi. Bu çeşit sorular matematiksel bakış açısının temel problemi olan sınıflandırma probleminin eğrilere uygulanması bakımından son derece önemli ve zor sorulardı. Cahit ARF bu problemi 1945′de tamamıyla çözmüş ve tek boyutlu tekil cebirsel kolların sınıflandırılması problemini kapatmıştır. Bu sonucun zorluğu hakkında fikir elde edebilmek için düzgün varyetelerin sınıflandırılması probleminin bugüne kadar yalnız 1. 2 ve kısmen 3 boyutlu varyeteler için çözüldüğünü tekilliklerinin sınıflandırılması probleminin ise l boyutlu varyeteler, eğriler için Cahit ARF tarafından çözüldüğünü göz önüne almak gerekir. Cahit ARF bu problemi çözerken önemini gözlediği ve problemin çözümünde en önemli rolü oynadığını farkettiği bazı halkalara “karakteristik halka” adını vermiş ve daha sonra gelen yabancı araştırmacılar bu halkalara “Arf halkaları” ve bunların kapanışlarına “Arf kapanışları” adını vermişlerdir. Cahit ARF’ın bu çalışması 1949′da Proceedings of London Mathematical Society dergisinde yayınlanmıştır.
Cahit ARF’ın 1940′lı yıllarda yaptığı bu çalışmaların günümüzde hala kullanılıyor olması, onun kalıcılığını ispatlamıştır.
Cahit ARF’ı ilk tanıyan bir kişi onun sadece matematiğe ilgi duyan bir insan olduğu izlenimini edinebilirdi. Cahit ARF için. matematik her şeyin üzerinde ve ötesindeydi. Ancak, onun TÜBİTAK’ın kurulmasında ve gelişmesinde gösterdiği çabayı ve özeni bilenler Cahit ARF’ın öyle içine kapanık, matematikle uğraşan dış dünyayla ilgilenmeyen bir kişi olmadığını bilirler. Mühendisliğin günlük hayattan doğan problemlerine her zaman ilgi gösterirdi. Ama, bu probleme mutlaka matematiksel bir model bulmaya da çalışırdı. Hele bir de pratikten gelen problemi matematik olarak çözüme kavuşturursa pek keyiflenirdi. Mustafa İNAN’la böyle bir işbirliği yapmış ve İNAN’ın köprülerde gözlemleyip, araştırdığı bir sorunun matematiksel kesin çözümünü vermiştir. Bu çalışmaları Cahit ARF’a İnönü Ödülünü kazandırmıştır.
Üniversitede rektörlük, dekanlık gibi idari görevler almaktan kaçınmıştır. Araştırmacıların bu gibi görevlerden uzak durmaları gerektiği görüşündeydi. Ama uzun yıllar TÜBİTAK Bilim Kurulu Başkanlığını da özveriyle yürütmüştür.
Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde bulunduğu yıllarda yeni ve farklı bir üniversite modelinin ve kültürünün ortaya çıkması için çaba göstermiştir. Akademik dünyanın yapay hiyerarşik ayrımlarıyla alay etmiştir. Genç öğretim üyeleri ve öğrencilerle çok güzel, yararlı ve keyifli bir diyalog içindeydi. Her zaman üniversite içi çekişmelerden ve politikadan özenle uzak durduğu halde. ODTÜ sistemi tehlikeye düştüğünde duyarlı ve sorumlu bir bilim adamı olarak kendini bir mücadelenin içine atmaktan çekinmemiştir. Bu onurlu mücadelede bile matematiğin aksiyomatik yaklaşımını kimseye fark ettirmeden kullanmıştır.
Cahit ARF 1948′de İnönü Ödülü, 1974′de TÜBİTAK Bilim Ödülü, 1980′de İTÜ ve KTÜ Onur Doktorası, 1981′de de ODTÜ Onur Doktorasını aldı, genç yaşta Mainz Akademisi Muhabir üyeliğine seçildi ve Türkiye Bilimler Akademisi Onur Üyesi olmuştur.
Cahit ARF matematikte kalıcı izler bırakarak 26 Aralık 1997′de aramızdan ayrılmıştır(alıntıdır)

Yaziyi gonderen in: Bilim Adamları,BİYOGRAFİ |
May
24
2008
0

BAŞARMAN- HEİLBRONN, MEHPARE

1908′de İstanbul’da doğmuştur. İlk okulu Bezmialem Sultanisi’nde ortaokul ve liseyi İstanbul Lisesi ve İstiklal Lisesinde okumuştur. Yüksek öğrenimini Fen Fakültesi Tabii İlimler kısmında yapmış ve buradan; 26 Ekim 1933′de Jeoloji, 15 Ağustos 1934′de Botanik, 21 Şubat 1934′de Mineraloji, 26 Şubat 1934′de Anatomi ve Fizyoloji, sertifikalarını almıştır. Mezun olduktan sonra 27 Ekim 1934′de Nebatat Enstitüsü asistanlığına tayin edilmiştir. 1938′de doktora tezi kabul edilerek kendisine “iyi” derece ile “Tabii ilimler Doktoru” ünvanı verilmiştir. 1938′de Başasistan, 1941′de de Doçent vekili olmuştur. “Mercuriolis annua’da su ekolojisi” adlı eseri Brauner ve Heillbronn tarafından doçentlik tezi olarak kabul edilmiştir. 3 Haziran 1943 tarihli kararla Fen Fakültesi Eczacı Okulu İspençiyari Botanik doçentliğine tayin edilmiştir. 30 Eylül 1948′de Botanik profesörü A. Heillbronn ile evlenmiştir. 28 Ekim 1960 tarihli ve 114 sayılı kararla görevinden affedilmiş 12 Nisan 1962 tarih ve 43 sayılı kararla 24 Nisan 1962 tarihli Senato kararı ile iade edilmiştir. 8 Haziran 1963′te emekliye ayrılmıştır. 1993 yılında Almanya’da vefat etmiştir.
Kaynak:
- Sevtap İshakoğlu- Kadıoğlu, İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Tarihçesi (1900-1946), İstanbul Üniversitesi Yayınları No: 4106, İstanbul 1998, s.189-191.

Yaziyi gonderen in: Bilim Adamları,BİYOGRAFİ |
Nis
28
2008
0

AKDİK, SARA, Prof.Dr. kimdir?

AKDİK, SARA, Prof.Dr. (1897-1982)
7 Eylül 1897′de Girit’te doğmuştur. Orta öğrenimini İstanbul Alman Lisesi’nde yapmış ve 1918′de buradan mezun olmuştur. İstanbul Dârülfünûnu’nun ilk kız öğrencisi olarak Fen Fakültesi Tabiiye kısmında sürdürdüğü öğrenimini 1921 yılında tamamlamıştır. Mezun olduktan sonra sıra ile Çamlıca, Erenköy ve İstanbul Kız Liseleri ile, Gazi Eğitim Enstitüsü’nde öğretmen ve yönetici olarak görev yapmıştır.
1933 Üniversite Reformu’ndan sonra yabancı dil bilmesi sebebiyle yabancı hocalara yardımcı olması için üniversitede görevlendirilmiştir. 1934 yılında İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi İspençiyari Nebatat ve Genetik Enstitüsü’nde asistan olarak göreve başlamıştır. Bu enstitüde asistanlığı sırasında Prof.Dr. Alfred Heilbronn’un bazı derslerini Türkçe’ye çevirmiştir. Özellikle Farmakobotanik ve Genetik dallarında yetişmiştir. 8 Mart 1937′de doçentliğe tayin edilmiştir. 11 Mayıs 1945′te Fen Doktoru ünvanını almıştır. 1947-1948 tarihleri arasında bir yıl süre ile ünlü genetikçi İsveçli Profesör Muntzig yanında genetik çalışmaları yapmış ve bu çalışmaların sonuçlarını üç makale halinde yayınlamıştır. 9 Temmuz 1948′de üniversite profesörlüğüne yükseltilen Sara Akdik, Heilbronn’un emekliye ayrılması üzerine 28 Mayıs 1955′de Fen Fakültesi Farmakobotanik ve Genetik Kürsüsü’nün başkanlığına getirilmiştir. 18 yılı aşkın bu görevde bulunan Prof. Akdik, bu süre içinde 8 doktora çalışması yönetmiş, öğretim üyesi olarak da Genel Botanik, Moleküler Biyoloji, Sitoloji, Genetik, İnsan Genetiği, Evolüsyon, Bitki Coğrafyası ve Farmakobotanik derslerini okutmuştur. 13 Temmuz 1973′te emekliye ayrılmış, 6 Kasım 1982′de de vefat etmiştir.
Kaynak:
- Sevtap İshakoğlu- Kadıoğlu, İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Tarihçesi (1900-1946), İstanbul Üniversitesi Yayınları No: 4106, İstanbul 1998, s.175-176.

Yaziyi gonderen in: Bilim Adamları,BİYOGRAFİ |
Nis
28
2008
0

Macit Rıza Erbudak kimdir?

15 Mayıs 1912 tarihinde Istanbul’da doğdum. Asker olan babam Ali Rıza, o yıllarda Harbiye Levazım Mektebi’ni bitirerek 4. Ordu Menzil Müfettişliğine atandı. Böylece 1. Dünya Savaşı devam ederken evimiz İstanbul’dan Şam’a taşındı. 1916 yılında babamın ölümü ve Şam’ın İngiliz birliklerinin eline düşmesi üzerine, annemle bir likte Mısır’da bir göçmen olarak yaşayan dayımın yanına gittik. Ağabeyim Muammer ve ablam Kamuran benden çok büyüktüler. Ağabeyim Mersin’e giderken, ablam Türk bir mühendisle evlenip Şam’da kalmıştı. Tanta’da iki yıl okula gittim. Dayımın beklenmeyen ölümü üzerine, Şam’a ablam ve eniştemin yanına döndük, Ilk öğrenimimi, 1925 yılında müdürü bir hıristiyan Arap olan Muhacirin mahallesi örnek ilkokulunda bitirdim. 1927 yılında Mersin’e ağabeyimin yanına geldim. Yengemin ağır bir hastalığa yakalanması yüzünden, o yıl okula gidemedim. Ertesi yıl Hama Bayındırlık Müdürü olan eniştemin yanına döndüm; dışardan 8. sınıf sınavını vererek bir üst sınıfa geçtim.
10. sınıfı okumak üzere Şam’a, babamın mezarını bekleyen annemin yanına gittim. Bu arada savaşı kazanan devletlerin Ortadoğu’yu paylaşma program ları çerçevesinde, Suriye Fransa’nın payına düşmüştü. Bu nedenle liseyi, Amber Sultanisi’nde Arapça ve Fransızca çifte eğitim görerek 1931 yılında bitirdim. Suriye hükümeti hesabına burslu bir öğrenci olarak yüksek öğrenim yapmaya Fransa’ya gitmeği kendime yediremedim. Bu arada, Suriye kurtuluş hareketine katılan öğrencilerle birlikte tutuklandım. Koşullu olarak salıveril dikten sonra hemen İstanbul’a geldim. Lise diplomamın Milli Eğitim Bakanlığı tarafından onanma işleminin uzaması dolayısiyle o yıl Yüksek Mühendis Mek tebi’nin giriş sınavlarına katılamadım. Darülfünun Riyaziye Şubesi’ne din leyici öğrenci olarak yazıldım. Nüfus kaydım da bulunamamıştı. Bu kaydı, merak zorlamasıyla, 1950 yıllarında ben kendim bulmuştum. Anavatanımda karşılaştığım zorluklar yüzünden, bir ara Suriye’ye geri dönmeyi bile göze aldım. Vali yardımcısı Fazlı Güleç’in uzanan yardım eli beni bu kararımdan vaz geçirdi. Aslında vatan hasreti ile büyümüş kişiler, böyle bir kararı kolay kolay uygulayamazlar. 1933 yılında Yüksek Mühendis Mektebi’nin giriş sınavlarını kazandımsa da, yatılı olan okulun kapılarının saat 19 da kapanması, tekrar Fen Fakültesi’ne dönmemi kolaylaştırdı.

Üniversitenin ilk öğrencileri arasında matematik bölümünü 1935 yılında bitirdim. Cahit Arf ve Ratip Berker gözde okul arkadaşlarımdı. Sümerbank, o yıl sınav yapmadan Avrupa’ya öğrenci gönderdiğinden, ben de değerli hocalarım Prof. Ali Yar ve Kerim Erim’in teşvikleriyle fakülte adayı olarak ordu hesabına açılan sınavlara katıldım. Sınavları kazanarak Berlin’de harita mü hendisliği öğrenimine gönderildim. Berlin Yüksek Mühendis Mektebi’ni 1940 yılında, karartmalı ve sığmaklı bir hayat sürerek bitirdim. Önceden yapılmış sözleşme gereğince staj yeri aramaya koyuldum. Almanya’ya karşı savaşa katılmış olmamıza rağmen, Potsdam Jeodezi Enstitüsü müdürü olan hocamız Prof. Schmehl, hükümetinden özel izin alarak beni doktora çalışmasına teşvik etti. Bu çalışmalara başlamak üzere iken yurda geri çağrıldım. 1940 yılında Harita Genel Müdürlüğü’nde göreve başladım. Staja gönderilmem için dilekçe verdimse de, bu dileğim yerine getirilemedi. İ.T.Ü. İnşaat Fakültesi, beni topografya kürsüsü için istediyse de, ayrılmama izin verilmedi. 3 yıl süren askerlik görevimi bu dairede yaptım. Baz yönetmeliğinin hazırlanmasında, Batı Anadolu nirengi şebekesinin dengeleme hesaplarının yürütülmesinde ve Bolu 1. derece şebekesinin rasat işlerinde çalıştım. Harita dergisinde, fo togrametri ve şakul sapması üzerine yayınlanmış yazılarım vardır. 1944 yılında, Suriye’de yerleşmiş bir Türk ailesinin kızıyla evlendim. Aynı yıl, askeri bir dairede sivil olarak çalışmanın verimsiz olduğunu görerek, terhis olduktan sonra askeri daireden ayrıldım. Mecburi hizmet süremin bitmemiş olmasından dolayı mahkemeye verildim. 7 yıl süren bu davayı en sonunda kazandım. Askerlik görevimin yanı sıra Türk Maarif Koleji’nde öğretmenlik de yaptım. Bir ara Sağlık Bakanlığı Sıtma Savaşı Teşkilatı’nda çalıştım. Mühendisler Birliği’ne yazılmak istedimse de, bu dileğim yerine getirilemedi. Türkiye’de harita mühendisliği diye bir meslek de yoktu. 1945 yılında harita müteahitliğine girişmek istedim. Bir kasabanın haritasını yapmış olmak koşulu ileri sürülünce, İller Bankası’ndan harita işi alamıyacağımı anladım.
Bu defa bu dairenin harita servisine memur olarak girmek istedim. Uzun bir bekleyişten sonra, ancak eniştemin dostu olan o devrin Maliye Bakanı’nın aracılığıyla 1945 yılında İller Bankası Harita Servisi’ne kabul edilebildim. Serviste tek harita mühendisi bendim.
Değerli devlet adamı Mümtaz Tarhan, Tapu ve Kadastro Teşkilatı’nın başına getirildikten sonra, bu kuruluş artık bu haliyle kala mazdı. Girişeceği reformlar için teknik ele mana ihtiyacı olacaktı. Kuracağı planları ger çekleştirecek elemanları ararken, dostlarının beni salık vermeleri üzerine 1947 yılında Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’ne atandım ve 1959 yılına kadar orada çalıştım. 1949 yılında tapulama teşkilatının, 1950 yılında da harita ve kadastro mühendislerini yetiştirecek olan bölümün kurulmasında payıma düşeni yapmaya çalıştım. Böylece müfettişlik görevime bir de öğretmenlik görevi eklenmiş oldu.
Bedi Ilgım o yılları canlı anımsıyor: “1947′de Macit işinin ağırlık merkezini Yıldız Teknik Okulu’na taşımış, Harita-Kadastro Mühendisliği Bölümü’nün açılması çalışmalarına başlamıştı. Ben o tarihte okulumuzun Öğretim Müdür Yardımcılığı görevini yapıyordum. Bölümün açılışı çalışmalarında beraber olurduk. Sonra bölümde öğretime başlandı. Görevini artık tümüyle okula aktarmıştı. Öğretim kadrosunun oluşturulmasında, bölümün ihtiyacı olan donatımın sağlanmasında, bölüme kısa sürede kişilik kazandırılmasında ileriye yönelik gelişme planlarının oluşturulup uygulanmasında son derece ağır bir yükü sırtlamış olduğu halde bunu hiç belli etmez, belki belli etmemeğe de çalışmaz, yapılan işlerin gürültü ve gösterişsiz bir alçak gönüllülükle yürütülmesinde emsalsiz bir ustalık gösterirdi.”
Ekrem Ulsoy da o yılları şöyle anlatıyor: “Macit Erbudak, fakültemizin kuruluş komisyonunda en önemli rolü oynamıştır. Böylece Harita-Kadastro Bölümü Yıldız Teknik Okulu bünyesinde, Milli Eğitim Bakanlığı’nın 3.2.1949 tarihli emri ile öğretime açılmıştır.”
Aralıksız çalışmadan yorgun düştüğümden, müfettişlikten ayrılmak zorunda kaldım. Ayrıca İstanbul Üniversitesi Jeofizik Enstitüsü’nde jeodezi dersleri vermekteydim. 27 yıl içinde ancak üç kez Avrupa’ya gidebildim. 1955 yılında İsviçre hükümetinin davetlisi olarak Bern, Basel, Lugano ve Zürih kentlerinde çalışmak üzere dört ay, 1962 yılında Alman hükümetinin davetlisi olarak bir buçuk ay Frankfurt’ta ve 1966 yılında da Zeiss Jena ve Agfa fabrikalarının davetlisi olarak bir ay süre ile Jena ve Stockholm’da bulundum.
M. Emin Ertürk’ün Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası yetkilisi olarak eski genel başkanları hakkında söyledikleri şöyle: “Kendileri gerek öğrencilik anlarımızda, gerekse mühendis olarak hayata atıldığımızda, oda faaliyetleri mizde daima derdimizi sabırla dinleyen ve çareler gösteren bir hoca, bir ağabey, bir baba ve bir meslektaş olarak önümüzde ve yanımızda bulunmuşlardır.”
Aynı şekilde Ahmet Aksoy’un dedikleri de kendisinin önemli bir yönünü tanıtıyor: “Biz Macit Bey’i tanımazdık; o da bizi tanımazdı. Öyle ise bize niçin babalık yapıyordu. Çünkü başka türlü yapamazdı, çünkü bu onun insanlık anlayışı, hayat felsefesi idi. Çünkü o başka türlü olamazdı. Çünkü o başkaları için yaşıyan bir insandı. İşte Macit Bey, işte baba Macit Bey!”
Yarım yüzyıllık dostu Bedi Ilgım ise şöyle diyordu: “Çok zengin kültürü, in ce ruh ve zekası, engin hoşgörüsü ile insanların zor zamanlarında, ses çıkarmadan acılarına ve üzüntülerine katılmasını bilen bir kişiliği vardı.”
Macit Erbudak, 27 Nisan 1981 tarihinde ölür. Oğlu Mehmet’in söyledikleri şu: “Babam her an ya yazar ya da okurdu. Kendisini inandığı yola adamıştı. Emekliye ayrılmaktan çok korkardı, bir ölüm korkusu gibi. Ölümü kendisini bu korkudan kurtardı.” İnandığı yolu 1960 yıllarının sonuna doğru İstanbul Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi Harita Kadastro Şubesi Talebe Cemiyeti’nin dergisi Devrim’e şöyle açıklamıştı: “Ulusumuzun geleceği gençliğe bağlıdır; bugün ne ekersek, yarın onu biçeriz. Bu yüzden eğitimi yalnız gençlere değil, tüm toplumumuza uygulamalıyız. Siz öğrencilerin yolları güçlükler ve çözüm bekliyen karmaşık sorunlarla doludur. Yılmayınız, geleceğe umutla bağlı kalınız!”
Ölümünden hemen sonra kadir bilir dostları Macit Hoca’yı ödüllendirirler; Kadiköy’de oturduğu sokağa “Prof. Macit Erbudak” adı verilir, Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurulu da kendisine hizmet ödülü verir.

Yaziyi gonderen in: Bilim Adamları,BİYOGRAFİ |
Nis
28
2008
0

Prof. Turhan BAYTOP, Dr.pharm., Dr.h.c. kimdir?

20 Haziran 1920′de İstanbul’da doğdu. İlk öğrenimini İstanbul ve Babaeski’de, orta öğrenimini Kırklareli’de yaptı. Lise öğrenimini, Edirne ve İstanbul’dan (Kabataş Lisesi) sonra Erzurum’da 1941′de tamamladı. 1945′de İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Eczacı Okulu’ndan mezun oldu. Askerlik görevini yaptı ve bu görevden Mart 1947′de eczacı teğmen olarak terhis edildi. 1948′de, aynı okuldaki Farmakognozi Enstitüsü’ne (direktörü Prof.Dr. Sarım Çelebioğlu) asistan girdi. Ord.Prof.Dr. Alfred Heilbronn’un yönetiminde başladığı tezi ile Haziran 1949′da Dr.pharm. ünvanını aldı. 1951-1952′de, bir yıl süre ile Paris Eczacılık Fakültesi Farmakognozi Kürsüsü’nde (direktörü Prof.Dr. René Paris) çalıştı. 1953′te doçent, 1963′te profesör oldu. Okul, Fakülte olunca, dekan seçildi. 1987′de yaş haddinden dolayı emekli olduğu zamana kadar geçen süre içinde, değişik tarihlerde beş dönem dekanlık yaptı. 1969′dan itibaren, Farmakognozi Anabilim Dalı başkanlığını sürdürdü. 25 Haziran 2002′de İstanbulda vefat etti. Naaşı, Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.
Kürsü ve Fakülte içindeki ve dışındaki öğretim, eğitim, idari ve mesleki faaliyetleri dışında, T.Baytop’un sürdürmüş olduğu bilimsel araştırmaları, başlıca üç konu altında toplayabiliriz: Türkiye’nin tıbbi bitkileri, Türkiye’nin florası, Türk eczacılık tarihi. Bütün bu araştırmalarının sonuçları, bildiri, makale ya da kitap halinde yayımlanmış durumdadır.
İlk çalışmaları, tıbbi bitkilerin botanik ve kimyasal yönlerden incelenmesi konusundadır. Yönettiği Farmakognozi Kürsüsü’nde, genç elemanlara bu konularda araştırma yaptırmış ve 1976 yılında, o zamandan beri iki yılda bir muntazaman yapılmakta olan Bitkisel İlaç Hammaddeleri Toplantılarını başlatmıştır. Farmakognozi alanındaki bu çalışmaları ile birlikte, Türkiye florası üzerindeki araştırmalarını yürütmek için T.Baytop, Anadolu’nun hemen hemen her bölgesinde dolaşmış, bitki örnekleri toplamış, onların renkli resimlerini bizzat çekmiş, topladığı örnekleri Eczacılık Fakültesi Herbaryumu’na vermiştir. Arazi çalışmalarından toplayıp getirdiği başlıca soğanlı bitkileri, Maltepe’deki evinin bahçesinde yetiştirmiş ve bahçeyi araştırmaya yönelik canlı bir bitki koleksiyonu, yani küçük bir botanik bahçesi haline getirmiştir.
T.Baytop, yabancı bilim adamlarıyla işbirliğine her zaman önem vermiş ve etrafındaki genç meslektaşlarına da bunu tavsiye etmiştir. Birçok yabancı bilim adamı ile beraber Anadolu’da botanik geziler veya yayınlar yapmıştır. Kew Herbarium uzmanlarından B.Mathew ile birlikte çalışarak, tutku derecesinde ilgilendiği soğanlı bitki örneklerini değerlendirmiş ve Türkiye’nin soğanlı bitkileri konusunda, bu uzman ile birlikte, İngilizce bir kitap yayımlamıştır. Bu kitap dolayısıyla, her iki araştırıcı da, 1986 yılında OPTIMA gümüş madalyası ile ödüllendirilmiştir. T.Baytop, aynı zamanda 1988 TÜBİTAK Bilim Ödülü ve 1998 ECO altın madalyası sahibidir.
T. Baytop, çeşitli yerli ve yabancı derneklerin üyesi olmuştur. Académie Nationale de Pharmacie’nin yabancı muhabir üyesiydi. Akademi’de Osmanlı döneminde Türkiye’den dört eczacı (François Della Sudda, Nicolas Panas, Charles Bonkowski, Pierre Apéry) üye vardı. Cumhuriyet döneminde seçilen ilk eczacı T.Baytop’tur.
T.Baytop’un eczacılık tarihine olan merakı, akademik yaşamının ilk yıllarında başlar. Eczacılık eğitiminin ve mesleğinin geçmişi, eski eczaneler, eski reçete, fatura, diploma, dergi, kitap vs. ile ilgilenmiş, bu konularda yaptığı araştırmaların sonuçlarını dergilerde, kitaplarda yayımlamış, 1960 da Fakülte içinde Eczacılık Tarihi Müzesi’ni kurmuş, birçok tarihi eşyayı bu müzeye kazandırmış, 1990 da Türk Eczacılık Tarihi Toplantılarını düzenlemeye başlamış, 1984-1996 yılları arasında eczacı öğrencilerine “Eczacılık Tarihi ve Deontolojisi” dersini vermiş, onlara bu konuda bir ders kitabı yazmıştır. T.Baytop, derslerini vermeğe başlamadan önce ders kitabını yazmış ve yayımlamış olan ender öğretim üyelerinden biri olmuştur.
Geçmişe meraklı olan T.Baytop, Osmanlı döneminde yetiştirilen süs bitkilerinden lâle ve gülün de geçmişini araştırmış ve onları bize tanıtmak istemiştir. Lâle ile ilgili kitabı, İngilizce ve Japonca’ya çevirilmiştir.
Kısaca belirtmek isteriz ki, T.Baytop araştırmayı ve araştırma sonuçlarını yayımlayıp bilgisini başkalarına aktarmayı seven, çok yönlü bir öğretim üyesi olmuştur. 330 kadar yayını arasında bulunan ders kitapları dışında yayımlamış olduğu diğer kitapları şunlardır: Türkiye’de Bitkiler ile Tedavi (1984 ve 1999), The Bulbous Plants of Turkey (1984, B.Mathew ile birlikte), Türk Eczacılık Tarihi (1985 ve 2001), İstanbul Lalesi (1992, 1996 ve 1998), Türkçe Bitki Adları Sözlüğü (1994 ve 1997), Eczahane’den Eczane’ye (1995), Laboratuvar’dan Fabrika’ya (1997), Türk Eczacılık Tarihi Araştırmaları (2000), Anadolu Dağlarında 50 Yıl (2000 ve 2001), Türkiye’de Eski Bahçe Gülleri (2001), İstanbul Florası Araştırmaları (2002).

Yaziyi gonderen in: Bilim Adamları,BİYOGRAFİ |
Nis
28
2008
0

Hazarfen Ahmed Çelebi kimdir?

Hezarfen Ahmed Çelebi, dünyada ilk kez uçmayı başaran Türk bilginidir. Onyedinci yüzyılda yaşadığı, 1623-1640 yılları arasında saltanat süren Sultan Dördüncü Murad zamanında, uçma tasarısını gerçekleştirdiği ve geniş bilgisinden ötürü halk arasında Hezarfen olarak anıldığı bilinmektedir.

Evinde deneylerle uğraşıp, çeşitli konularda araştırmalar yapan Hazerfan Ahmed Çelebi, İsmail Cevheri adlı bir başka Türk bilginini örnek alarak, bugünkü hava taşıtlarının ilkel şeklini gerçekleştirmişti. Kuşların uçuşunu inceleyerek tarihi uçuşundan önce hazırladığı kanatlarının dayanıklılık derecesini ölçmek için, Okmeydanı’nda deneyler yapmış ve bir sabah kıyılarda biriken İstanbul halkının gözleri önünde, Galata kulesinden kendisini boşluğa bırakarak, kanatlarını hareket ettirerek boğazı aşmış ve Üsküdar semtine inmiştir.

Sarayburnu’ndaki Sinan Paşa köşkünden bu durumu seyreden Sultan Dördüncü Murad, Ahmed Çeleb ile önce çok yakından ilgilenmiş, ancak bu derece bilgili ve becerikli bir adamın varlığından kuşkuya düşerek onu Cezayir’e sürgün etmiştir. Ahmed Çelebi orada vefat etmiştir.

Yaziyi gonderen in: Bilim Adamları,BİYOGRAFİ |

Altyapi WP Temadown Wp Tr Temayapim TheBuckmaker Cevirmen Otel