
‘İş Adamları’ Kategorisi Yazıları


Sanayici 1964 yılında İstanbul’da doÄŸdu. EÄŸitimini Leysen American School’da tamamlayan Demirören TÜSİAD, TUGİAD ve TABA üyesidir. Hobileri arasında golf oynamak ve seyahat etmek olan Demirören İngilizce biliyor. Demirören evli olup 2 çocuk babasıdır.
Hiçbiri

Sanayici ve Turizmci 1946′da Çorum’da dünyaya geldi. Orta öğrenimini HaydarpaÅŸa Lisesi’nde tamamladıktan sonra iÅŸ hayatına tuÄŸlacılık sektöründe baÅŸladı ve Volkan 1, 2 ve 3 TuÄŸla ve Kiremit Fabrikalarını kurdu. 1989′da Silivri Klassis Oteli’ni Türk ve dünya turizmine açtı. 1994′de Dünya golf ÅŸampiyonalarına ev sahipliÄŸi yapan Klassis Golf and Country Club’ı kurdu. 1996′da İstanbul’un en büyük alışveriÅŸ merkezi olan Maxi Shopping City’i ve bir yıl sonra TekirdaÄŸ ÅŸubesini hizmete açtı. HamoÄŸlu, halen HamoÄŸlu Holding Yönetim Kurulu BaÅŸkanı olarak turizm ve sanayi sektöründe hizmet vermekte olup bir dönem de BJK Yönetim Kurulunda görev almıştır. Evli ve bir çocuk babasıdır.
Hiçbiri

MeÅŸhur Kiğılı MaÄŸazası, Fenerbahçe eski yöneticisi ve Futbol Federasyonu eski BaÅŸkanı Abdullah Kiğılı’nın sahibi olduÄŸu bir hazırgiyim markası. Anlaşılacağı üzre soyadlarını marka ismi yapmışlar. Aile köken olarak Bingöl’ün Kiğı ilçesinden göçme olduÄŸu için soyadı kanunu çıktığında Kiğılı soyadını almışlar.
Hiçbiri

Mehmet Tanrısever 1953 yılında Konya’nın Bozkır ilçesi BaÄŸardı köyünde dünyaya geldi. İlkokuldan sonra çalışma hayatına atıldı. Genç yaÅŸta giriÅŸimci özellikleriyle öne çıktı. Bugün Türkiye’nin önde gelen firmalarından Mert Çelik’in sahibi. Tanrısever, iÅŸadamı kimliÄŸi yanında sinema ile de yapımcı ve yönetmen olarak ilgileniyor. Yönetmen kimliÄŸi ile gerçekleÅŸtirdiÄŸi filmlerden biri Sürgün’ Bu filmle milletlerarası 45. Salemo Film Festivali’nde ve 11. TaÅŸkent Film Festivali’nde ödüller aldı. Tanrısever, ayrıca birçok filmin de yapımcılığını üstlendi. Tanrısever, hayatını ve görüşlerini, ‘Varolmanın Yolunda Zengin Olmak’, adıyla kitapla kitaplaÅŸtırdı.
Etiketler: iş adamı-Mehmet Tanrısever


Mehmet Emin Karamehmet 1 Nisan 1944 tarihinde Mersin’in Tarsus ilçesinde dünyaya geldi.İstanbul’da Robert Kolej’de eğitim gördü.Bilahare İngiltere’de Dover Kolej’de ekonomi eğitimi aldı.İlk şahsi şirketini 1966 yılında kurdu.Mehmet Emin Karamehmet, tarım ve sanayi kökenli Karamehmet ailesinin üçüncü kuşağı.Türk sanayiine Eliyeşil ailesi ile birlikte Çukurova Sanayi İşletmelerini kurarak giren Karamahmet ailesi, bölgede gayrimüslümlerden sonra sanayie adım atan ilk Türk ailesi olarak biliniyor.Mehmet Emin Karamahmet’in dört kardeşi var.Deniz, Nil, Neslihan ve Ali Samsa Karamahmet.Kardeşlerden Ali Samsa ve Neslihan Yılmaz holding yönetiminde bilfiil görev alıyorlar.Yapı Kredi Bankası, Pamukbank,Caterpiller mümessilliği ve Turkcell, Show Tv ve Akşam gazetesi Karamahmet’in sahibi olduğu kuruluşlar.
Hiçbiri

1952 yılında Diyarbakır Ergani’de dünyaya geldi.Babası ilkokul öğretmeni olan Aziz Yıldırım orta öğrenimini Düzce’de tamamladı. Ankara Devlet Mühendislik Mimarlık Akademisini bitirerek inÅŸaat mühendisi oldu. Nato mühendisliÄŸi yaptı.MaktaÅŸ mühendislik firmasının sahibi.1990-1992 yıllarında Metin Aşık baÅŸkanlığındaki yönetimde görev aldı.1991-1992 sezonunda Futbol Åžubesi sorumluluÄŸunu üstlendi.O dönemde Tanju’nun Galatasaray’dan Fenerbahçe’ye transferini gerçekleÅŸtirdi.Evli ve iki çocuk babası.
GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM 1 HAZİRAN 2001
Gitme kal baskısı
Hürriyet 1 Haziran 2001
Sadi Kemal YaÅŸar
Ali Åžen: Gerekirse evine, iÅŸine, kulübe gider, göreve devamını rica ederiz…
Vefa Küçük: Artık kendimi emekli yaptım. Fenerbahçe’nin F’sinde bile yokum.
Şadan Kalkavan: Kararını tekrar gözden geçirmesinin doğru olacağına inanıyorum.
SaÄŸlığına ve ailesine yeterli zaman ayıramadığını ileri sürerek baÅŸkanlığı bırakacağını açıklayan Aziz Yıldırım’ın kararından dönmesi için sarı lacivertli camia ayaklandı. Eski yöneticiler, futbolcular ve dernekler Yıldırım’ın kararını bir kez daha gözden geçirmesini istedi.
Fenerbahçe BaÅŸkanı Aziz Yıldırım’ın “Görevi bırakıyorum” açıklaması camiayı ayaÄŸa kaldırdı. Sarı lacivertli kulübün önde gelen isimleri, ÅŸampiyonluk kutlamaları devam ederken ÅŸok kararını veren Yıldırım’ın devam etmesi gerektiÄŸini savundu. Gündeme bomba gibi düşen bu karar üzerine çeÅŸitli görüşler ortaya çıktı.
ALİ ŞEN: OLMADI BAŞKAN
Olmadı baÅŸkan. Camiamız, Yıldırım’a her zaman büyük destek vermiÅŸtir. Ben ve bütün taraftarlar, gerekirse evine, kulübe veya iÅŸine gidip, göreve devam etmesini rica ederiz. Kimse yeni baÅŸkan aramasın. Görevine devam etmelidir. Ancak F.Bahçe Kulübü BaÅŸkanı televizyonlarda asla aÄŸlamamalıdır. OlaÄŸanüstü kongre kararı alınırsa 1 Temmuz’da yeni baÅŸkan seçilecek. Yeni yönetim iç transferin ÅŸeklini beÄŸenmeyebilir.
ŞADAN KALKAVAN: İYİ DÜŞÜNSÜN
İstifasını üzüntüyle izledim. 3.5 yıllık hizmetinde ve son yılında ÅŸampiyonluÄŸa giden yolda büyük baÅŸarı kazandırmıştır. Bundan sonraki hedef Åžampiyonlar Ligi ÅŸampiyonluÄŸdur. Bu ilk senede illaki olacak diye düşünmüyoruz. Kendisinin baÅŸkanlığında daha ileri gideceÄŸiz. Zaman zaman fikir ayrılığımız olmuÅŸtur. Amaç hep F.Bahçe’nin baÅŸarısıydı. Kararını tekrar gözden geçirmesinin doÄŸru olacağına inanıyorum. Gitmesi camiaya zarar verecektir.
VEFA KÜÇÜK: BEN YOKUM
F.Bahçe için hayırlı uÄŸurlu olsun. Åžu an seyahatteyim. Ben tarihi görevimi kongrede yaptım. Üyelere ve F.Bahçe’ye sahip çıktım. Karşılığını göremedim ve kendimi emekli ettim. Artık F.Bahçe’nin F’sinde bile yokum. Kulüp sahipsizdi, çıktım ortaya, ama kongre üyeleri bana sahip çıkmadı. Üyeler yine en doÄŸrusunu yapar en doÄŸru kiÅŸiyi seçerler.
MURAT ÖZAYDINLI: ZOR BULUNUR
F.Bahçe taraftarı olarak kalmasını istiyorum. Yakın dostu olarak, bırakması gerekir. Yaşadıkları ve çektiği sağlık sorunlarıyla stresini yakından gördüm. F.Bahçe, bir Aziz Yıldırım� bence bulamaz. Uzun bir süre de bulamayacak. 3.5 yıldır hep yanında oldum.
MAHMUT USLU: BIRAKTIRMAZLAR
Onunla başladım, onunla bitireceğim. Büyük fedakarlıklar yaptı. Sağlığına, ailesine yeterli zamanı ayıramadı. Bundan böyle onun yükünü hafifletebiliriz. Camianın onu bırakacağını sanmıyorum. Bıraktırmazlar. Onun gibi başkan zor çıkar. Kişisel tercihim, o giderse ben de yokum.
Etiketler: bilim adamları-kim kimdir-sanatcılar-ünlüler-ünlülerin hayatları


Kadir Has, 20 Eylül 1921′de Kayseri’de dünyaya geldi. Kayseri’nin tanınmış Has AÄŸa ailesinden, merhum Nuri Has’ın oÄŸluydu. Babası Nuri Has ile birlikte Cumhuriyet’in ilk yıllarında Kayseri’den Adana’ya gelmiÅŸtir. Kadir Has, ilkokulu Adana’da bitirdi. Sonra Adana Ticaret Lisesi’ni bitirdi. İş hayatına erken baÅŸladı. Kayseri eÅŸrafından Mehmet GermirliÄŸi’nin kızı Rezzan hanımla evlendi. 1947 yılında Akbank yönetim kurulunda görev aldı. 1960 yılında Adana’dan İstanbul’a gitti.
1964 yılında Coca Cola’nın Türkiye’deki ilk üretimini gerçekleÅŸtirdi. Mercedes Benz’i 1968 yılında Türkiye’ye getirdi. Otomarsan firmasının yönetim kurulu baÅŸkanlığını 25 yıl sürdürdü. 1990 yıllarında Kadir Has, eÅŸi Rezzan hanımla birlikte Kadir Has Vakfı’nı kurdu.
Ülkenin dört bir yanına yaptırdığı kalıcı eserlerinin maddi deÄŸeri 500 milyon doları geçti. Kayseri’ye yaptığı hizmetlerle gönüllerde taht kuran Kadir Has, 2004 yılında ‘Yılın Ahisi’ seçildi. Son olarak Kayseri’de 35 bin kiÅŸilik Kadir Has Stadı yapımını üstlenen, 7 bin 500 kiÅŸilik Spor Salonu, Kayseri’de Nuri Has Cami ve imam lojmanı, Kayseri Müftülüğü Diyanet Sitesi’nin bir katının inÅŸaası, Nuri ve Zekiye Has İlköğretim Okulu, Kadir Has İlköğretim Okulu, Zekiye Has ilköğretim Okulu, Rezzan Has ilköğretim Okulu, Erciyes Üniversitesi’nde Kadir Has Merkez Kütüphanesi, Kayseri BüyükÅŸehir Belediyesi Kadir Has Kültür Parkı, Erciyes Üniversitesi’nde Nuri- Zekiye Has Enstitüler binası, Mahmut Has Mediko Sosyal Merkezi, Erciyes eteklerinde Kadir Has Kent Ormanı ve bir çok hayır eseri yaptırdı.
Bir ay sonra Kayseri’ye gelmeyi planlayan Kadir Has, 4 ilköğretim okulunun temel atma törenine katılacaktı. Okullar için Kadir Has Vakfı’ndan, Kayseri’ye 2 milyon YTL gönderen Kadir Has, son olarak Kral TV’de Kayseri BüyükÅŸehir Belediye BaÅŸkanı Mehmet Özhaseki’nin konuk olduÄŸu programa katılarak, Özhaseki2ye milletvekili adayı olmamasını, BüyükÅŸehir Belediye BaÅŸkanlığı’na devam etmesini önermiÅŸti.
Kadir Has’ın anıları
Kalp krizi geçirerek hayatını kaybeden hayırsever iÅŸadamı Kadir Has’ın yaÅŸamı birbirinden ilginç anılarla doluydu. Has, otobiyografisini “Vatan Borcu Ödüyorum” kitabında topladı. Kitabı gazeteci Hulusi Turgut kaleme aldı. Sabah Gazetesi’nde Mart 2002 tarihinde yazı dizisi olarak yayınlanan anılar Hası’ın kiÅŸiliÄŸi ve yaÅŸamı hakkında bir çok ipucu barındırıyor.
‘Üniversitemize mühür bile vurdular’
“40 yıl çalıştım. Çok güzel para kazandım. Yüksek vergi ödedim. Ama, madden zenginliÄŸin yanı sıra, manevi zenginlik arıyordum. Ona ulaÅŸabilmenin tek yolu vardı; hayır iÅŸlerine baÅŸlamak…”
GENÇLİK yıllarımda, rahmetli babam, memleketimiz Kayseri ile, yaÅŸadığımız Adana ÅŸehirlerinde muhtelif hayır iÅŸleri yapıyordu. Kendisi, okul yüzü görmediÄŸi için, eÄŸitime çok önem verdiÄŸini sürekli anlatıyor; “Bir okul yaptırmak, bin kiÅŸiyi hapishaneye düşmekten kurtarır.” diyordu. Bizler ise, bunu, masal gibi dinliyorduk. Babam, hayır iÅŸleri yaparken, zaman zaman bizleri çok ÅŸaşırtıyordu. Bir bakıyorsunuz, Kayseri’de “umumi tuvalet” yaptırıyor; bir bakıyorsunuz, “ÅŸehir içme suyu ÅŸebekesinin yenilenmesi” için bağışta bulunuyordu.
Hiç unutmuyorum; babam, Kayseri ÅŸehir merkezindeki çeÅŸitli yerlere tuvalet yaptırma fikrini açtığı zaman, kendisine muhalefet etmiÅŸtim. Çünkü, o tarihte yaşım çok gençti, deÄŸer yargılarım da farklıydı. Tuvalet yaptırmanın anlamsız bir iÅŸ olacağını düşünüyordum. Hele hele, yapılacak olan tuvaletin duvarına, “Bu tuvalet, Nuri Has’ın bağışlarıyla yaptırılmıştır.” ÅŸeklinde bir tabelânın asılmasını ise, aslâ tasvip etmiyordum.
Babam, gösterdiÄŸim tepki üzerine, ÅŸunları söylemiÅŸti: “OÄŸlum, belki sana garip gelecek ama; tuvalet yaptırmak, çok sevaptır. Bunun önemini, bugün kavrayamamış olabilirsin.
BABAMIN YAPTIĞI HAYIR İŞLERİ
Çünkü, konuÅŸmandan anlıyorum ki; ‘Umumi tuvalete ne gerek var’ diyorsun. Sen onu, bana deÄŸil de, sokakta, tuvalet ihtiyacı çekene sor.”
Rahmetli babam, 30′lu yıllarda, yani bundan yaklaşık 60-70 yıl önce Adana’da “Zekiye - Nuri Has İlkokulu”nu inÅŸa ettirmiÅŸ. Bu arada, ortaklarıyla beraber, bir de “Milli Mensucat İlkokulu” adıyla bir baÅŸka eÄŸitim kurumunu, Adana ÅŸehrinde Milli EÄŸitim’in hizmetine vermiÅŸ.
Babamın, Kayseri’ye bağışları ise, 40′lı yıllarda baÅŸlamış. Önce, “Åžadırvanlı ÇeÅŸme” ile, “Nuri Has Camii”ni yaptırmış; ardından da “Seyyid Burhanettin Türbesi”nin restorasyonu ile, ÅŸehir içme suyu ÅŸebekesinin inÅŸasını ve umumi tuvaletlerin yapımını gerçekleÅŸtirmiÅŸ. 1958 yılında da “Nuri Zekiye Has İlkokulu”nu inÅŸa ettirmiÅŸ.
İşte, böyle bir aile ortamında yetiştim. Sonuçta, ben de babamı model alıp, genç yaşta hayır işlerine başladım.
Uzun çalışma hayatım süresince, maddi zenginliÄŸe ulaÅŸtım; yani, varlıkla ölçülen zenginliÄŸe… Ama, bu arada, manevi zenginlik arıyordum. Ona ulaÅŸabilmenin bence tek yolu vardı; o da, babamı örnek alıp, hayır iÅŸleri yapmak…
Bir gün eÅŸim Rezan’a dedim ki; “Bak hanım, Allah’a şükürler olsun, hayatta, beklediÄŸimiz madden refaha fazlasıyla ulaÅŸtık. Gönlümüzce yaÅŸadık. Kimseye muhtaç olmadık. Yüz kızartıcı bir iÅŸin içinde bulunmadık. Bu yalancı dünyadan edindiÄŸimiz serveti, artık milletimizle paylaÅŸma zamanı geldi. Åžimdi bir vakıf kuralım; bu serveti de, vakfa verelim. Vakıf, hayır iÅŸlerini sürdürsün. Çünkü bu iÅŸleri, bizden sonra yürütecek bir ferde sahip deÄŸiliz.” EÅŸim, vakıf kurma teklifimi olumlu karşıladı. Bu konu için hukukçularımız çalışmaya baÅŸladı; ardından da “Kadir Has Vakfı” kuruldu. Artık, kafamız rahattı.
Bugün 80 yaşındayım. Geriye dönüp, şöyle bir baktığım zaman; hayatta yapmış olduÄŸum en iyi iÅŸin, “hayır iÅŸi” olduÄŸu sonucuna varıyorum. Ticari hayatta edindiÄŸim serveti, hayır iÅŸlerine harcama durumuna geldiÄŸim için, kendimi, târifi imkânsız bahtiyar bir insan olarak telâkki ediyorum. Ama, bu hâlimi tarif edecek kelime bulmakta, doÄŸrusu zorlanıyorum.
Gerçekten, hayırseverliÄŸin verdiÄŸi mutluluÄŸu anlatmak çok güç. Çünkü, bunu anlamak için, hayırsever olmak lâzım. Bir ticaret erbabı olarak diyorum ki; “Çıkar gözetmeyen iyilik, en yüksek ve en güzel faizi getirir.”
DEMİREL’DEN, DESTEK ALDIM
Bugün, sayıları 13′e ulaÅŸan eÄŸitim kurumlarında, hep “Kadir Has” imzası vardı. EÄŸitim alanında yaptığım hizmetleri, bir üniversite kurarak zirveye taşıyıp, noktalamak istiyordum. Bu amaçla, her zamanki gibi, yine akıl hocamız Sayın Demirel’e baÅŸvurdum. Kendisinden ÅŸu cevabı aldım: “Kadir Bey, bu fikrini çok beÄŸendim. Üniversite kurmak, bugüne kadar yaptığınız hayır iÅŸlerinin en önemlisi olacaktır. Yaptığın hayır iÅŸleri, belki bir gün unutulabilir. Ama üniversite kurarsan, tarihe geçersin.”
Sayın Demirel, bu sözleriyle beni gerçekten yüreklendirdi. TeÅŸvik edici sözlerini şöyle tamamladı: “Ben de, sizin isminizin ebedileÅŸmesini istiyorum. Kurmayı düşündüğünüz üniversiteyi, elbirliÄŸiyle yapacağız.”
Süleyman Bey’den aldığım bu destekle kolları sıvayıp, üniversiteyi kurmaya karar verdim.
Rahmetli babamı örnek alarak, 1980′li yıllarda yoÄŸun bir biçimde baÅŸlattığım kalıcı hayır iÅŸlerini, 1992′de, Kadir Has Üniversitesi’nin resmen kuruluÅŸu ile taçlandırdım.
Üniversite, kağıt üzerinde kurulmuÅŸtu. Ama, binaya ihtiyaç vardı. İstanbul’un Selim paÅŸa Belediyesi, bu iÅŸ için bir arsa tahsis etti.
Milyonlarca dolar bağışlayarak, binaları yapmaya baÅŸladık. Arazi tahsisini yapan Belediye, bir süre sonra Üniversitemizin kapısına mühür vurdu. Bu binalar aslında, tapu kayıtlarında Belediye’nin malı olarak görünüyordu. Selim paÅŸa Belediye BaÅŸkanı, bir bürokratik eksiklik nedeniyle, bir Cumhuriyet Üniversitesi’ni, gözünü kırpmadan mühürleyebiliyordu. Bu manzara karşısında, ‘Bağış yapmakla, acaba hata mı ettim’ diyordum…
Mercedes’de de ‘Has’ imzası var
DÜNYA devi Coca Cola’nın hikâyesini anlatmaya çalışmıştım. O teÅŸebbüsümle daima gurur duyuyorum. Ama gelinen sonuç ne olursa olsun, bu iÅŸten kendi rızamla ayrılıp, hisselerimi, kardeÅŸim Kemal’e devrettim. Coca Cola ile evliliÄŸimizi bitirdikten sonra, yeni arayışlara giriÅŸtim. Çok kısa bir süre sonra, iÅŸ arkadaÅŸlarım, Mercedes’in Türkiye’ye gelmek istediÄŸini söylediler. Ben de, “Bu neyin nesidir Bir araÅŸtırın bakalım.” tâlimatı verdim.
MERCEDES PİYANGOSU
Bu iÅŸi bilen kiÅŸilere ve dostlarıma danıştım. Onlardan ÅŸu cevabı aldım: “Åžimdi duracak sıra mı Derhal koÅŸ. Ne yap yap, bu iÅŸi al. Sana, büyük bir piyango vurmuÅŸ.”
Dostlarımdan gelen bu tavsiyelerin hepsi aklıma yatıyordu. Bana bir piyango vurmak üzere olduÄŸunun farkındaydım. Ama, kendimi emniyete alma ihtiyacı hissediyordum. DoÄŸrusu, böyle bir teÅŸebbüse giriÅŸtikten sonra, “Ya iÅŸlerim kötü gider de, iflas edersem” endiÅŸesi taşıyordum.
Zihnen hazırlığımı tamamlamıştım. Şimdi bir tek iş vardı; o da, Mercedes firmasına resmen müracaat etmek. Elime kağıdı kalemi aldım, Almanların Mercedes firmasına dilekçemi yazdım.
“Bekleyen derviÅŸ, muradına ermiÅŸ.” derler ya; Batı Almanya’dan beklediÄŸim müjdeli haber geldi. Beni, Stuttgart ÅŸehrinde toplantıya davet ettiler. Büyük bir sevinçle, davete icabet etmek için yola çıktım. Beraberimde, çalışma arkadaÅŸlarım vardı. Bizleri, havaalanında karşılayıp, ÅŸirket merkezine götürdüler. Hemen müzakerelere baÅŸladık.
Stuttgart’a giderken çok iyi hazırlık yapmıştım. Mercedes yetkilileri, karşılarında beni ve dosyamı görünce, kararlarını güven duygusu içinde açıkladılar. Evet, Türkiye’de, Mercedes otobüs fabrikasının kurulması faaliyetinde her türlü yetki ile donatılıyordum.
FABRİKAYI KURDUK
Almanlarla, kısa sürede kaynaÅŸtık. Çok iyi dost olduk. Onlara, Coca Cola maceramı anlattım. Mercedes’in Yönetim Kurulu BaÅŸkanı, beni dikkatle dinledikten sonra, “Herr. Has, Coca Cola’yı devrettiÄŸinize hiç üzülmeyin. Emin olun ki; bu iÅŸte Coca Cola’dan çok daha fazla para kazanacaksınız. Çünkü, onu ÅŸiÅŸe ÅŸiÅŸe satıyordunuz. Onbinlerce ÅŸiÅŸeden kazanacağınız parayı, bir otobüsten kazanmanız mümkün.” diyordu.
1968′de, Almanlardan vizeyi alıp, Mercedes’in, Otomarsan Fabrikası’nı İstanbul’da hayata geçirdik.
Eski MİT’çi ortak olunca Coca Cola’yı satın aldık
“EVLENDİKTEN hemen sonra, iÅŸ hayatına atıldım. Adana’da yaÅŸarken, Amerikalıların içtiÄŸi ‘Coca Cola’ ile tanıştım. 1950′de, bu meÅŸrubatın Türkiye’de üretilmesi için baÅŸvuruda bulundum. Olumsuz cevap aldım.”
“ESKİ MİT baÅŸkanlarından General Behçet Türkmen’le, 1964′te ortak ÅŸirket kurduk. Behçet PaÅŸa, Amerikalılardan, Coca Cola’nın Türkiye’de üretim iznini aldı. Halkımız, yerli Coca Cola ile 16 Eylül 1964′te tanıştı.”
YaÅŸamımı Adana’da sürdürürken, yani gençlik yıllarımda “Coca Cola” ile tanışmıştım. Çok sevdiÄŸim, keyifle içtiÄŸim bu meÅŸrubatı, zamanla evime ÅŸiÅŸe ÅŸiÅŸe istif etmeye baÅŸladım. Adana’nın İncirlik semtindeki asker havaalanı, o yıllarda Amerikalıların yönetimi altındaydı.
Bu nedenle, Adana’da pek çok Amerikalı asker ve sivil personel görev yapıyordu. Kaçakçı pazarlarında, İncirlik’ten çıkarılan Amerikan eÅŸyaları satılıyor, yine Amerikalıların İncirlik Tesisleri’nde, PX adındaki alışveriÅŸ merkezlerine girmek için insanlar torpil arıyordu. Adana’nın kaçakçı pazarlarında satılan Amerikan eÅŸyaları da, bu merkezlerden çıkarılırdı. İşte, bizim tanıştığımız, tadına doyamadığımız Coca Cola’nın kaynağı da orasıydı.
Amerika BirleÅŸik Devletleri’ne ilk defa 1950 yılında gittim. Orada da, karşıma hep Coca Cola çıkıyordu. Ayıp deÄŸil ya, bu içeceÄŸi çok seviyordum. İşte o seyahatte dostlarıma, “Coca Cola’yı acaba Türkiye’ye getirebilir miyiz” diye sordum. Tebessümle karşılayıp, imkânsız olduÄŸunu imâ ettiler.
Amerika seyahatim sırasında, Coca Cola ile birlikte “McDonald’s”ın da varlığından haberdar oldum. Bu sandviç dükkanlarının, hemen her köşe başını iÅŸgâl ettiÄŸini gördüm. Seyahatim sırasında, hem ziyaret, hem ticaret yapmak istiyordum. DoÄŸrusu, elimin boÅŸ dönmesini içime sindiremeyecektim. Ama, her isteÄŸime çevremden olumsuz cevaplar geliyordu. Acaba, hiç olmayacak iÅŸlerin peÅŸine mi düşmüştüm Coca Cola için, “O bir dünya ÅŸirketi.” diyorlar, McDonald’s için ise, baÅŸka bahâneler uyduruyorlardı. Yani, Coca Cola’nın büyüklüğü sebebi ile, o ÅŸirketten temsilcilik alamayacağım vurgulanıyordu.
İstanbul’a taşındıktan sonra, sık sık Batı ülkelerine gitmeye baÅŸladım. Hem geziyor, hem de yeni iÅŸ imkânları arıyordum. O gençlik yıllarımda, biraz da sevgiden olacak, “Acaba bu Copa Cola’yı, Türkiye’de imâl edemezmiyimÅŸ” diye baÅŸlayan düşüncemi unutmuÅŸ deÄŸildim. Bunun peÅŸini bırakmayacaktım.
Demokrat Parti döneminin Milli Emniyet (MİT) BaÅŸkanı General Behçet Türkmen’i, bir vesile ile tanımıştım. 27 Mayıs 1960 İhtilâli’nden sonra, her ÅŸey altüst olmuÅŸ, Behçet PaÅŸa da emekliye ayrılıp, İstanbul’a yerleÅŸmiÅŸti.
Bu Coca Cola iÅŸini, bir gün, Behçet PaÅŸa’ya açtım. Kendisi, çok iyi İngilizce biliyordu. Dünyanın her yerinde dostları vardı. Amerika’da ve Avrupa’nın çeÅŸitli ülkelerinde asker ataÅŸelik yapmış olan Behçet Türkmen PaÅŸa, her gittiÄŸi yerde saÄŸlam dostluklar edinmiÅŸti. PaÅŸa, iÅŸte bu dost çevresini seferber edip, Coca Cola’yı Türkiye’ye getirebilmemiz için, çalışmalara baÅŸladı.
Emekli büyükelçi İlter Türkmen’in babası olan Behçet Türkmen, Amerika’daki dostları ile yaptığı yazışmalardan sonra, Coca Cola’yı Türkiye’ye getirebileceÄŸimizin iÅŸaretini verdi. Bu, benim için çok büyük bir fırsat ve imkândı.
İşin başında, Coca Cola üretimi için kurmuÅŸ olduÄŸumuz limited ÅŸirketin % 95 hissesi, eniÅŸtem Tâlip Aksoy ile bana ait idi. Behçet Türkmen PaÅŸa da, % 5′lik ortaklık payına sahipti. Bu arada, Tâlip’le bana ait olan hissenin % 35′ini kardeÅŸim Kemal’e verdik. Daha sonra Tâlip, kalan hissesini de Kemal’e devredecekti.
1950′DE PEŞİNE DÜŞMÜŞTÜM
İZNİ, BEHÇET PAŞA KOPARDI
Coca Cola’nın Türkiye’de üretilmesi için, gerekli izni hükûmetten aldık. Artık düğmeye basıp, üretime geçme zamanı gelmiÅŸti. 16 Eylül 1964 tarihinde de, Türk halkını, kendi ülkesinde üretilen Coca Cola ile tanıştırdık.
Üretime geçmeden önce, İstanbul’un en büyük reklâm ajanslarından, Eli Acıman’ın sahibi olduÄŸu Manajans’a yoÄŸun bir reklâm kampanyası yaptırdık. Gazetelerde yayınlanan reklâmlarda, Coca Cola kapaklarının içinde 400 bin liralık çeÅŸitli ikramiyeler olduÄŸunu ilân edip, ÅŸiÅŸe kapaklarının içine, çok sayıda buzdolabı, radyo, plâk ve yüz binlerce ÅŸiÅŸe bedava Coca Cola isimleri yazdırmıştık. Kapaklardan, bu isimleri bulan talihliler, sürpriz bir ÅŸekilde ikramiye kazanacaklardı. ÅžiÅŸesi 60 kuruÅŸtan satılacak olan Coca Cola reklâm kampanyasının adına da, “Gizli Define” demiÅŸtik.
38 YIL ÖNCE PROMOSYON YAPTIK
Üretimin yapılacağı gece, bayram çocukları gibi sevinçli idik. Fabrikada, makinaların başında bekliyor, Coca Cola’nın ÅŸiÅŸelere dolduruluÅŸunu, ÅŸiÅŸelerin bantlarda dolaÅŸmasını, ardından da kasalara istif edilmesini heyecanla izliyorduk. Her kasada, 12 ÅŸiÅŸe Coca Cola vardı. Kasalar daha sonra kamyonlara yüklenip, tüketim noktalarına doÄŸru, hızla yola çıkarılıyordu.
Üretimin baÅŸlamasından hemen sonra sevindirici haberler gelmeye baÅŸladı. Makinaların düğmesine basalı henüz 2 saat olmuÅŸtu. Kasa kasa Coca Cola taşıyan kamyonlar, yüklerini boÅŸalttıktan sonra, yeni mal almak için hızla fabrikaya dönüyordu. UmduÄŸumuzu, fazlasıyla bulmuÅŸtuk. Dört ortak, çok sevinçli idik. Fabrika personeli, bu sevinci bizlerle birlikte yaşıyordu. Evet, Coca Cola tutmuÅŸtu. Türk insanı, Coca Cola’yı sevmiÅŸti. Coca Cola, bizleri de sevindirmiÅŸti.
Görücü usûlüyle evliliğin resmidir
1941yılında, BoÄŸaziçi Lisesi’ndeki öğrenimimi tamamladıktan sonra, İstanbul anılarımı bu güzelim ÅŸehirde bırakıp, Adana’ya, “Baba Ocağı”na dönmüştüm.
İstanbul’dan ayrılışımın altıncı ayında, Mahmut aÄŸabeyimden önemli bir haber aldım. AÄŸabeyim, beni karşısına çekip, “Kadir, babam, senin evlenmeni istiyor. Kayseri’de, çok iyi bir ailenin kızı varmış. Kendisi, bu aileyi tanıyormuÅŸ. Düşün, taşın. Önümüzdeki günlerde Kayseri’ye gidip, kız tarafı ile konuÅŸacağız.” dedi.
Ağabeyimin söylediklerini, ölçüp tartmadan buna karşı çıktım. Kendisi, beni dikkatlice dinledikten sonra, şunları söyledi:
- “Kadir, babam bu konuda kararlı. Hiç itiraza gerek yok. Kayseri’ye gideceÄŸiz, o aileyi ziyaret edeceÄŸiz. Babamdaki bilgilere göre, kız İstanbul’da, Kanlıca’da doÄŸup büyümüş. Aile çok iyi imiÅŸ. GöreceÄŸin gelin adayı, Kayseri’nin ünlü ailelerinden Ali Kâmil Germirli’nin torunu, Mehmet Germirli’nin kızı imiÅŸ.”
Emir büyük yerden gelmiÅŸti. Babamızın arzusu üzerine Kayseri’ye gidip, gelin adayını görecektik. Ama ilk gelen haberlerde, göreceÄŸimiz kızın henüz 14 yaşında olduÄŸu söyleniyordu. Önce ÅŸaşırmıştım, sonra İstanbul’da öğrencilik yıllarımda iÅŸittiÄŸim ÅŸu güzel cümle hâtırıma geldi: “Kadınla, müziÄŸin yaşı olmaz.”
1941 yılının son günlerinde, kız görmek için, ani bir kararla ailece Adana’dan Kayseri’ye gittik.
Åžimdi sizlere, 40′lı yıllardan ilginç bir sahne nakletmek istiyorum. Bu, “görücü usûlü” ile kız beÄŸenme sahnesi. Bu sahnenin, şüphesiz baÅŸrol oyuncularından birisiyim. Rol arkadaşım da, müstakbel hayat arkadaşım Rezan Germirli. Bu oyunda, rol alan öteki sanatçılar ise, Adana’dan gelen annem, babam ve aile büyüklerimle, kız tarafının aile fertleri.
Görücü giderken, kız evinde nasıl bir davranış içerisinde bulunmam gerektiÄŸini de bilmiyordum. İstanbul’da, o yılların ünlü terzisi İzzet Ünver’e diktirdiÄŸim şık kıyafetlerden birisi üzerimdeydi. Saatler geçtikçe, sabrım da tükeniyordu. Aile büyüklerim, kız evinde nasıl hareket edeceÄŸimi anlattılar. Kızı iyice süzmemi, yani inceden inceye tetkik etmemi istediler. Çünkü, bu ilk ziyarette belki de hemen söz kesme teÅŸebbüsünde bulunabileceklerini ifade ettiler. Bana da, sıkı sıkı ÅŸu tembihatta bulundular:
KIZ GÖRMENİN İNCELİKLERİ
- “Kadir, kızı beÄŸenirsen, hareketlerinle bu durumunu belli et.”
İlk defa damat adayı olmanın heyecanı içerisinde, Germirli Mehmet Beyler’in evine gittik. Bizi, geniÅŸ bir salona aldılar. Büyükler baÅŸköşeye, küçükler ise kapı önüne doÄŸru yerleÅŸti. Kalbim küt küt atıyordu. 14 yaşındaki gelin adayı Rezan geldi. Büyüklerin ellerinden öptü, küçüklerle tokalaÅŸtı.
Kayseri’deki âdet gereÄŸi, “kız evi”nde bizlere çok aşırı ikrâmda bulunuldu. İkrâm servisini Rezan’la birlikte kız kardeÅŸleri yapıyordu. Rahmetli annem, gelin adayını kaynana gözüyle süzüyor, rahmetli babam da, Germirli Ailesi’nin erkekleri ile koyu bir sohbete dalıyordu. Rezan, bizlere hizmet ettikten sonra, karşımıza geçip oturuyor, ama mahcubiyet içerisinde, başını hep önüne eÄŸiyordu. Yani Rezan’ın, beni tetkik etme özgürlüğü dahi yoktu.
Görücü evindeki kadınlar ve erkekler, hem sohbet ediyor, hem de göz ucuyla benim hareketlerimi izliyordu. Belki acemilikten, belki heyecandan, sert hareketler yapıyor, başımı ansızın yukarı doÄŸru kaldırıyor, daha sonra aÅŸağıya düşürüyordum. Bir an baktım, o koca salondakiler benimle birlikte baÅŸlarını bir yukarı, bir aÅŸağı hareket ettiriyordu. Benim hareketimin amacı, Rezan’ı tepeden tırnaÄŸa incelemekti. Ben o hareketleri yaparken, aile büyükleri ise, ÅŸifre çözer gibi, benim hareketlerimden bir anlam çıkarmaya çalışıyorlardı.
Her iki ailenin büyükleri de, heyecan içinde sonucu beklemeye koyuldu. Kararımı vermiÅŸtim. Bu, şüphesiz “evet” ÅŸeklinde bir karardı. Zaten, bu kararımı hemen hareketlerime yansıtmıştım. Ciddi tavrım kayboldu. Tebessüm etmeye baÅŸladım. Sözün özü: Rezan’ı beÄŸenmiÅŸtim.
Rahmetli babam, tez canlı idi. Benden olumlu cevabı aldıktan sonra, bu iÅŸi hemen baÄŸlamak istiyordu. Bu arada, Rezan’dan ve Germirli Ailesi’nden de olumlu cevap geldi. Daha önce de açıkladığım gibi Rezan, henüz 14 yaşında idi. Ama, o yaÅŸtaki bir gencin nikâh masasına oturması, “Medeni Kanun”a aykırı bulunuyordu.
Mutluluk yolunda, önümüze çıkan engeli nasıl aÅŸtık Onu da, ÅŸimdi Rezan’dan dinleyelim: “Ailelerimiz, niÅŸanımızın, nikâhımızın ve düğünümüzün Adana’da yapılması konusunda anlaÅŸtılar. Ancak, nikâh için bir büyük engel vardı. Henüz 14 yaşında idim. Medeni Kanun’a göre, resmnikâhımın kıyılması mümkün deÄŸildi. Tabii, o günün ÅŸartlarında bunların hiçbirisini bilmiyordum; ama bir gün babam, elimden tuttu, beni bir yerlere götürdü. GittiÄŸimiz yer, mahkeme binasıymış. Daha dün gibi hatırlıyorum; üstümde kukuletalı mavi bir palto vardı. Babamın yanında durdum. Babam, hâkimle bir ÅŸeyler konuÅŸuyordu. Sonra, mahkeme binasından çıktık.
Aradan yıllar geçti, aklım herÅŸeye ermeye baÅŸladı. Bu mahkeme faslını, rahmetli babama sordum. O da gerçekleri anlattı. Hâkim huzuruna çıktığım gün 14 yaşındaydım; ama, nikâh defterine imza atmak için 18 yaşında olmak gerekiyormuÅŸ. Hâkime durum anlatılmış. O da anlayışla karşılamış ama, babama ÅŸu sözleri de söylemiÅŸ: ‘Mehmet Bey, yazık, çok yazık. Bu çocuÄŸu niçin erken evlendiriyorsunuz’ Evet, bu maceradan sonra Nikâhımız 14 Nisan 1942 tarihinde Adana’da kıyıldı.”
AKBANK’taki ihtilâf Sabancılar’a yaradı
ADANA’DA, Kayserililer’in öncülüğünde geliÅŸen sanayi, ticaret hayatına da canlılık getirdi. 1945 yılında, II. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte, herkes rahat nefes almaya baÅŸladı. Ardından, 1946 yılında çok partili rejime geçildi, bu arada “Demokrat Parti” kuruldu.
Ümitler, yeniden yeÅŸermiÅŸti. “Marshall Plânı” çerçevesinde, Amerika BirleÅŸik Devletleri’nden, Türkiye’ye yardım kararı çıkmış, piyasa rahatlamıştı. O tarihlerde, para piyasasını “İş Bankası” yönlendiriyordu. Babam ve ortakları, iÅŸ hayatında oldukları için, bankalara büyük komisyon veriyorlardı.
Piyasadaki hareketlilik, MillMensucat’ın dört ortağı ve Hacı Ömer Sabancı’yı yeni arayışlara ÅŸevketti. MillMensucat’ın ortakları Nuh Naci Yazgan, Nuri Has, Mustafa Özgür ve Seyit Tekin, yanlarına Adanalı Ahmet ve Bekir Sapmaz’ı alarak, bir banka kur- maya karar verdiler. Devletten gerekli izin saÄŸlandı, bankaya da “Akbank” adı verildi.
12 Aralık 1947 tarihinde, Türk finans sektöründe yerini alan Akbank’ın asıl adı, “Adana-Kayseri Bankası”dır. Ancak, her iki ÅŸehrin isimlerindeki baÅŸ harfler, Akbank’ın adını oluÅŸturmaktadır.
Akbank’ın kuruluÅŸu sırasında, ortakların hisse oranları ise şöyle idi: Nuri Has: % 15, Hacı Ömer Sabancı: % 15, Nuh Naci Yazgan: % 15, Mustafa Özgür: % 15, Ahmet ve Bekir Sapmaz: % 15, Seyit Tekin: % 5.
Kurucu ortaklar, hisselerin %80′ini paylaÅŸtıktan sonra, Adanalı iÅŸadamları için %10, İstanbullu iÅŸadamları için de yine %10′luk kota ayırdılar.
Dolayısıyla, bu %20′lik hissenin Adanalı ve İstanbullu “seçkin ve itibarlı” iÅŸadamlarına satılmasına karar verdiler. Kayserili, Adanalı ve İstanbullu 83 iÅŸadamı, bankanın kurucu ortakları heyetinde yer aldı.
Akbank, 1950-1962 yılları arasında kurucu ortaklar tarafından yönetildi. Bu süre içerisinde, Seyit Tekin’in oÄŸlu İbrahim Tekin, Yönetim Kurulu BaÅŸkanlığı yaptı. Ben de, uzunca bir zaman Sakıp Sabancı ile birlikte Yönetim Kurulu ÜyeliÄŸi görevinde bulundum.
1962 yılına gelindiÄŸinde, Akbank ortakları arasında zaman zaman baÅŸgösteren yönetim anlaÅŸmazlığı, iyice su yüzüne çıktı. Bir güven bunalımı yaÅŸandı. Ortaklar, iki kutba ayrıldı. Bir tarafta Sabancı Ailesi, diÄŸer tarafta da kardeÅŸim Kemal’le birlikte hareket eden Ahmet Sapmaz kıyasıya rekabete giriÅŸtiler.
İşin tadı kaçmıştı. Mutlaka bir orta yol bulunması gerekiyordu. İki tarafı yatıştıracak bir üçüncü kişiye ihtiyaç vardı. Bu kişiyi bulmuştum.
Tarafları, ancak ünlü bankacı, İş Bankası’nın eski Yönetim Kurulu BaÅŸkanı Ahmed Dallı birarada tutabilirdi. Ortaklar arasındaki gerginlik, beraberinde rekabeti de getirmiÅŸti. Bir grup, sermaye artırımına gitmek istiyor, diÄŸer grup ise buna engel oluyordu. 1962 yılında vefât eden babam, Akbank hisselerini saÄŸlığında iken, evlâtları arasında taksim etmiÅŸti. Babamdan bize intikal eden bu hisseler nedeni ile benimle birlikte kardeÅŸim Kemal ve eniÅŸtemiz Tâlip Aksoy da, hissedarlar arasında bulunuyordu.
İşte böylesine gergin ortamda, bir yandan Sabancılar, bir yandan da kardeÅŸim rahmetli Kemal ile merhum Ahmet Sapmaz, piyasadan Akbank’ın hisse senetlerini toplamaya baÅŸladılar. Bu iki grup, bankayı ele geçirmek için kıyasıya çarpışıyordu. Ama bu rekabetten, sadece müessese yıpranıyordu.
Akbank’taki iktidar mücadelesi sırasında doÄŸal olarak, kardeÅŸim Kemal ve Ahmet Sapmaz’la aynı grupta yer aldım. Ancak, piyasadan iddialı ÅŸekilde hisse toplamayı hiç düşünmedim. Böyle bir teÅŸebbüse girmem halinde, bankadan kredi çekmem gerekecekti. Çünkü, elimde yeterli miktarda nakit para yoktu. Bu durum da, belki beni ilerde borç krizine dü- şürebilirdi. Akbank’ın, gelecekte muvaffak olup olamayacağını da kestiremiyordum.
AKBANK’IN BÜYÜK ORTAKLARI, ANLAÅžAMIYOR
Fakat, buna raÄŸmen o günün ÅŸartlarında ucuz bulduÄŸum bazı hisseleri satın almıştım. Hacı Ömer AÄŸa’nın oÄŸlu Erol Sabancı ise, fiyatına bakmadan, Akbank hissesi toplamaya baÅŸladı. Türkiye’nin her tarafına adamlarını sevkedip, büyük-küçük ne varsa, bütün hisselerin satın alınması tâlimatını verdi.
Benim asıl amacım, bankanın büyümesi ve kalkınması idi. İhtilâfın sürmesini istemiyordum. Onun için, merhum Ahmed Dallı’nın profesyonel bir yönetici olarak iÅŸin başına geçmesini arzu ediyordum. Ortaklardan bir kısmı, merhum Dallı’nın, Sabancılar’a yakın bir kiÅŸi olduÄŸunu söylüyordu. Ama ben, Ahmed Bey’in hiçbir tarafı tutmayacak dürüstlükte olduÄŸunu biliyordum.
Dallı ile ilgili teklifimi, ortaklarımıza açtım. Ayrıca, o tarihte Yönetim Kurulu BaÅŸkanlığı’nı yapan İbrahim Tekin’in de iznine baÅŸvurdum. Tekin, görevini Ahmed Dallı’ya seve seve verebileceÄŸini bana ifade etmiÅŸti. Ancak, kardeÅŸim Kemal ile, hissedarlardan Ahmet Sapmaz bu konuda beni uyararak ÅŸunları söylemiÅŸlerdi:
- “Aman Kadir Bey, dikkatli ol. İbrahim Tekin’e bu teklifi yaparsan, aksi tesir yaratabilir. Yönetim Kurulu BaÅŸkanlığı’ndan uzaklaÅŸtırılması durumunda, Sabancılar’la birlikte hareket edebilir.”
İbrahim Tekin, bu konuları kendisiyle görüşürken bana karşı çok dürüst bir görüntü sergiliyor, Ahmed Dallı’nın getirilmesinden büyük memnuniyet duyacağını ifade ediyordu. Bundan dolayı, herhangi bir sürprizle karşılaÅŸmayacağımızı düşünüyordum.
1962 yılının sanırım Haziran ayında, Akbank’ın Genel Kurul Toplantısı’nı yaptık. Toplantı açılırken Sakıp Sabancı, ellerindeki hissenin %50′yi geçtiÄŸini söyledi. Bizler, beklenmedik bir sürprizle karşılaÅŸmıştık. Çünkü, o güne kadar Sabancılar’ın elindeki hisselerin henüz %50′ye ulaÅŸmadığını zannediyorduk.
Sakıp Bey’in bu sürpriz açıklamasından sonra, iÅŸin aslını öğrendik. Yönetim Kurulu BaÅŸkanı İbrahim Tekin’in, hisselerini, bir gün önce Sabancılar’a sattığı ortaya çıktı. Kendisi de zaten o günkü toplantıya gelmedi. Tekin’in, Yönetim Kurulu BaÅŸkanlığı’ndan ayrılması için baÅŸlattığımız hareket, kendisinde rahatsızlık yaratmış. Hemen, bu kızgınlıkla gidip, hisselerini Sabancılar’a satmış.
Sabancı Ailesi, Akbank’a 1962 yılının ortalarında hâkim oldu. Yeni patronlar, banka yönetimindeki mevcut görevlilere dokunmadı. Sadece Erol Sabancı, Yönetim Kurulu Üyesi oldu. Bana da rahmetli babamdan %5.5′luk bir hisse intikâl etmiÅŸti.
KardeÅŸim Kemal Has ve Ahmet Sapmaz’la birlikte yürüttüğümüz, Akbank yarışını kaybetmiÅŸtik. Merhum kardeÅŸim Kemal de, daha sonra elindeki hisseleri Sabancı Ailesi’ne sattı. Bu arada, merhum Ahmet Sapmaz ise, bu bankanın hisselerini, borçlarına karşılık yine Sabancılar’a devretti.
Ortaklar arasındaki ihtilâfı sona erdirmek amacıyla Yönetim Kurulu BaÅŸkanlığı’na teklif ettiÄŸim merhum Ahmed Dallı, Genel Kurul’da bu göreve seçildi.
Ahmed Dallı döneminde, Akbank büyük bir kalkınma hamlesine giriÅŸti. Yurt çapında ÅŸubeleri yaygınlaÅŸtı. Ahmed Dallı ile çok iyi bir dostluk iliÅŸkim vardı. Yönetim Kurulu Toplantıları’na beni almadan gitmezdi. Merhum Dallı, 1969 seçimlerinde, Adalet Partisi’nden önce milletvekili seçildi, ardından da Ticaret Bakanlığı’na atandı.
Dallı, bankadan ayrıldıktan sonra, Akbank Yönetim Kurulu BaÅŸkanlığı’na İş Bankası’nın eski yöneticilerinden Bülent Yazıcı getirildi. Bu arada, Demokrat Parti iktidarının baÅŸbakan yardımcılarından merhum MedenBerk de Genel Müdürlük görevini üstlendi.
12 Mart 1971 Muhtırası döneminde Ticaret Bakanlığı, daha sonra da BaÅŸbakanlık yapmış olan Merkez Bankası eski BaÅŸkanı merhum Naim Talû ise, 70′li ve 80′li yıllarda, uzun süre Yönetim Kurulu BaÅŸkanı olarak görev yapacaktı.
Akbank, yıllardan beri Erol Sabancı’nın dirayetli yönetimi altında finans sektörüne hizmet veriyor. Bu arada, benim ortaklığım da sürüyor. Erol Sabancı, Türkiye’nin, dünyaya açılan bu bankasını her geçen gün daha baÅŸarılı, daha yararlı ve daha modern hale getirmek için çaba harcıyor.
Sabancı Ailesi’nin bugün elde ettikleri büyük baÅŸarının sırrı, baba Hacı Ömer Sabancı’nın vefâtından sonra, kardeÅŸler arasında saÄŸlanan birlik, beraberlik, dayanışma ve güven duygusunda saklıdır. Tabii bu birliÄŸin saÄŸlanmasını temin eden de, büyük aÄŸabey Sakıp Sabancı’dır. Kendisi, çok iyi bir orkestra ÅŸefidir.
AKBANK YARIŞINI KAYBETTİK ÜNLÜLER BANKA YÖNETİMİNDE
Hatay bizim olmasa hiç para saçar mıyım
14 MAYIS 1950 tarihinde, Türkiye tam demokrasiye geçmiÅŸ, Demokrat Parti de, ezici bir çoÄŸunlukla iktidar olmuÅŸtu. Yeni iktidarla birlikte, ülke ÅŸantiyeye döndü. Bu arada, sanayileÅŸme hamlesi baÅŸlatıldı. Babam Nuri Has, Adana’daki yatırımlardan sonra, yeni teÅŸebbüsler peÅŸine düştü. Tabii, MillMensucat Fabrikası’ndaki baÅŸarısı, onun için çok iyi bir imtihan olmuÅŸtu. Tüccar kimliÄŸinin yanı sıra, iyi bir sanayici olarak da kendini kabul ettirmiÅŸti.
Babam, yeni yatırımları için çevre ve piyasa etüdüne giriÅŸmiÅŸti. O yıllarda, Antakya yöresinde işçi ücretleri çok düşüktü. Ayrıca, o bölgede yetiÅŸtirilen pamuk elyafı ise, Adana pamuÄŸundan daha kaliteli idi. Babam, bu avantajları göz önüne alarak, Antakya’da AkiÅŸ İplik Fabrikası’nı kurmaya karar verdi.
Türkiye’nin 3. CumhurbaÅŸkanı merhum Celâl Bayar, bir yurt seyahati sırasında Hatay’ı ziyaret ediyor, bu arada, ÅŸehir merkezi Antakya’daki AkiÅŸ İplik Fabrikası’nı da geziyordu. Bayar, babama, bu fabrikayı niçin kurduÄŸunu sorarken, ÅŸu anlamlı sözleri de söylüyordu:
- “Bak Nuri Bey, Suriyeliler devamlı ÅŸekilde Hatay’ı istiyor. Sen ise, gelip burada fabrika kuruyor, büyük yatırım yapıyorsun. Bunun sebebini bana anlatır mısın”
Rahmetli babam, CumhurbaÅŸkanımız Bayar’a ÅŸu cevabı vermiÅŸti:
- “Muhterem Reisicumhurum, bu topraklar bizim olmasa, gelip para saçar mıymış Artık, bu toprakların bize ait olduÄŸunu, yaptığım yatırımla Suriyelilere göstermek istiyorum. Burada yaÅŸayan vatandaÅŸlarımız da, benim yatırımımdan sonra, iyice inandılar ki; artık burası Türk toprağı. Burada, Türklerin fabrikaları dahi var.”
‘1930′lu yıllarda ‘flört’ün adı bile yoktu
Bizim gençliğimizde, elektronik medya yoktu, ama yıldırım aşklar vardı. Flörtün adı yoktu, ama karasevdânın kendisi vardı. Sıkılma vardı, utanma vardı, gizlenme vardı; zarafet, sevgi ve saygı vardı.
KADİR HAS’TAN
Maddi zenginliği, manevi zenginlikle süslerseniz, hayattan büyük zevk alırsınız. Doğduğu topraklarla ödeşmeyi, tüm zengin vatandaşlarımıza tavsiye ederim.
Kendi ayakları üzerinde duramayan kişi, hayat mücadelesini kazanamaz.
Kadir Has, İstanbul’daki lise yıllarını aristokratlar gibi yaÅŸadı.
Elbiselerini, Türkiye’nin en ünlü terzisi İzzet Ünver’e diktirirdi; ayakkabılarını da, BeyoÄŸlu’ndaki ünlü Mahmut Usta’ya ısmarlardı. Kadir Has, fırsat buldukça BeyoÄŸlu’na çıkar, şık elbiseleri içinde arkadaÅŸlarıyla volta atardı.
“Bizim kuÅŸak, ‘blue jean’ nedir bilmezdi. ‘Coca Cola’ ile de henüz tanışmamıştı. Ama erkekler, takım elbise giyip, ayna gibi parlayan ayakkabılarla kız okullarının önünde volta atmaya bayılırdı.”
ADANA Ticaret Lisesi orta kısmındaki baÅŸarısızlık rüzgârı, beni bir anda İstanbul BoÄŸazı’na attı. Bebek’teki tarihi BoÄŸaziçi Lisesi’nin 7. sınıfına kaydoldum. Öğrenimimi artık, paralı yatılı öğrenci olarak sürdürecektim. Henüz 16 yaşında idim. O günkü düşünceme göre, babamın baskısından kurtulup, özgürlüğümü elde etmiÅŸtim. Bu arada, İstanbul’un Bebek semtinde öğrencilik yapma lüksünü de yaÅŸayacaktım.
O yıllarda, “flört” kelimesi henüz sözlüklerde yer almıyor, kızlı-erkekli gençler, birbirlerini süzmekten öteye gidemiyordu. Her- ÅŸey çok mesafeli idi. Ama, becerikli olan, bir süre sonra mektup faslına baÅŸlıyordu. 30′lu yılların aÅŸk mektupları, bugünkü internetin fonksiyonunu yerine getiriyordu.
Bizim gençliğimizde elektronik medya yoktu, ama yıldırım aşklar vardı. Bizim gençliğimizde, flörtün adı yoktu, ama kara sevdânın kendisi vardı. Bizim gençliğimizde, sıkılma vardı, utanma vardı, gizlenme vardı, zarafet vardı, sevgi vardı, saygı vardı.
Bütün bunları, günümüzün hayat tarzını eleştirmek için söylemiyorum. O günün şartları öyle idi, bugünün şartları ise böyle.
Öğrencilik yıllarımın en güzel dönemi, BoÄŸaziçi Lisesi’nde geçti. Bu okulu, tüm öğrenciler çok sevdik; okul da bizi sevdi. BoÄŸaziçi Lisesi, bende çok derin izler bıraktı. Fevkalâde güzel yıllar geçirdik orada. Zaten, insanların hayatındaki en önemli dönem, şüphesiz öğrencilik yıllarıdır. Kime sorsanız, ya askerlik, ya da öğrencilik yıllarının unutulmaz hatıralarını anlatır.
Bütün güzellikleri, BoÄŸaziçi Lisesi’nde tattım. Bütün haÅŸarılıkları, BoÄŸaziçi Lisesi’nde yaptım. Diyebilirim ki; dünyanın kaç bucak olduÄŸunu, BoÄŸaziçi Lisesi’nde öğrendim. Orası, benim hem evimdi, hem de okulum. Hatta, hayat üniversitem.
İstanbul’un güzelliÄŸini orada yaÅŸadım. BoÄŸaziçi’nin sihrini, orada hissettim. Arkadaşın hasını, orada gördüm. Sosyal hayatı da orada öğrendim. Ergenlik çağımı orada yaÅŸadım. Delikanlılığımı orada sergiledim. Çünkü orası benim, güzelliklerle dolu okulumdu.
30′lu yılların İstanbul gençliÄŸi genellikle “plâtonik” bir aÅŸk yaşıyordu. Bu, birbirini seven, birbirine gönül veren tüm gençler için böyle idi. Yani, el ele tutuÅŸup, göz göze gelmek, hayâldi. İşte bu yüzden gençler, hayâl gücünü devreye sokardı. Plâtonik aÅŸk, çok yüce bir duygu idi. Mâsumdu. Tamamen sevgi ve saygı temeli üzerine kurulmuÅŸtu. Çıkar, söz konusu deÄŸildi. Hep özveri ve özlem vardı.
Plâtonik aÅŸk, bizim kuÅŸağı ÅŸair yapmıştı. Eline kalemi alan, ÅŸiirler döktürürdü. “Nereden Sevdim O Zâlim Kadını”, bizim dönemimizin anlamlı ÅŸarkılarından biri idi. “Akasyalar Açarken”, “Makber”, “Kimseye Etmem Åžikâyet” ÅŸarkıları, plâtonik aÅŸk yaÅŸamış ünlü ÅŸairlerin güfteleriyle yaratılmış ÅŸaheserlerdi.
Bizim kuÅŸak, “blue jean” nedir bilmezdi. “Coca Cola” ile de henüz tanışmamıştı. Ama erkekler, takım elbise giyip, ayna gibi parlayan ayakkabılarla kız okullarının önünde volta atmaya bayılırdı. Tabii briyantinli saçlar ise, her birimizi Hollywood artisti yapardı. Bizim kuÅŸağın bayanları, pantolonu sadece erkeklerin üzerinde görmeye alışıktı. Bir bayanın pantolon giymesi, belki de kıyamet alâmeti olarak deÄŸerlendirilirdi. ErkeÄŸin kıyafeti ayrı, kadının kıyafeti apayrı idi. Bu iki cins arasında ortak bir kıyafet ise, aslâ düşünülemezdi.
BoÄŸaziçi Lisesi’nin en iyi giyinen, bu arada en çok para harcayan öğrencisi olmuÅŸtum. Bu delikanlılık çağında, elbise, palto ve par-
BOÄžAZİÇİ LİSESİ’Nİ UNUTAMAM BİZİM KUÅžAK, ÅžAİR OLDU
Pardösülerimi CumhurbaÅŸkanı İsmet PaÅŸa’nın terzisi İzzet Ünver’e diktirirdim. Bugün gibi hatırlıyorum, ilk elbisem için terziye 65 lira ödemiÅŸtim. Okulumun bir yıllık ücreti ise, 350 lira idi. İzzet Bey, daha sonraki yıllarda rahmetli BaÅŸbakan Adnan Menderes’in terzisi olarak da isim yapacaktı.
Öğrencilik yıllarımda, Türkiye’de henüz konfeksiyon elbise, gömlek ve hazır ayakkabı imalâtı yoktu. Bunlar, hep ısmarlama yaptırılırdı. Ben de, yine o tarihlerde, piyasada çifti 3 lira olan ısmarlama ayakkabıyı, BeyoÄŸlu’ndaki ünlü Mahmut Usta’ya 10 liraya yaptırırdım. İş bununla da kalsa, 40′lı yıllarda moda olan fötr ÅŸapka merakı, beni de sarmıştı. Henüz 20 yaşında iken, yine büyük paralar verip, çeÅŸit çeÅŸit “melon” tipi fötr ÅŸapkalar alırdım.
Kıyafetlerimi, okuldaki dolabımda titizlikle muhafaza ederdim. Cumartesi günleri, okulda benim gibi yatılı kalan öğrenciler, “Kadir bugün acaba nasıl bir kıyafet giyecek” diye merak içerisinde çıkışımı bekler, giysilerimi hayranlıkla seyrederlerdi. Okulumuzdaki yatılı kızlar ise, pencerelere toplanır, kuÅŸ bakışı beni gözetlerlerdi. Bir anda, sanki BoÄŸaziçi Lisesi’nin mankeni olmuÅŸtum. Buna, “moda öncüsü” de diyebilirsiniz.
Yine hafta sonlarında, fırsat buldukça, BeyoÄŸlu’na çıkıp, ünlü Abdullah Efendi Lokantası’nda aristokratlar gibi yemek yerdim. Garsonlara, peÅŸinen bol bahÅŸiÅŸ verdiÄŸim için, lokantanın en güzel masası bana tahsis edilirdi. Genç bir insanın, yaşını başını almış kiÅŸiler arasında yemek yemesi, çok dikkat çekerdi. Ama, hem kıyafetim, hem de davranışlarım bu ünlü lokantanın atmosferine uygun düşerdi. Kısacası, güzel giyinir, güzel lokantalarda yemek yer, sinemalarda güzel filmler seyreder, güzel maçları aslâ kaçırmaz, velhâsıl İstanbul’un güzelliklerini doya doya yaÅŸardım.
ARİSTOKRATLAR GİBİYDİM…
Adana’daki baÅŸarısızlıktan sonra, İstanbul’da mutlaka baÅŸarılı olma zorunluluÄŸu ile karşı karşıya bulunuyordum. Ancak, bu romantik kentin yaÅŸantısı, hakkıyla öğrencilik yapmamızı engelliyordu. Derslerde, zorlan- maya baÅŸlamıştım. Açığımı, çoÄŸu öğrenci gibi kopya ile kapatmaya çalışıyordum.
Sınıfımı problemsiz geçebilmek için, okul yönetim kurulu üyesi, yani sınıf başkanı ol- maya karar verdim. Bu sayede, derslerden iyi not alma ihtimali de artacaktı. İsterseniz bu tavrımı, Kayseri zekâsı olarak da değerlendirebilirsiniz.
Tüm sınıf baÅŸkanlarından oluÅŸan bir yönetim kurulu vardı. Oranın baÅŸkanlığını ise, son sınıfın baÅŸkanlarından birisi yapardı. Önce, sınıf baÅŸkanı seçildim. Kısa sürede, faydasını da gördüm. 11. sınıfa gelince, okul baÅŸkanı olmayı kafama koydum. O yıllarda, Türkiye’de henüz çok partili demokratik hayata geçilmemiÅŸti. Ülke yönetiminde tek parti vardı. O da, Cumhuriyet Halk Partisi idi.
BoÄŸaziçi Lisesi’ne, Türkiye’den önce gelen demokrasi, bizi kıran kırana bir seçim kampanyasının içine itti. BaÅŸkan seçilebilmek için, bugün pek revaçta olan Amerikanvari bir seçim kampanyası yürüttüm. O dönemin ünlü gazetecilerinden Sedat Simavi’nin oÄŸlu Haldun Simavi, seçimde beni destekledi. Babasının matbaasında, çok etkili posterler bastırdı.
Çetin bir seçim mücadelesinden sonra, okul baÅŸkanı oldum. Seçimde, kızlardan oy alamamıştım. Çünkü kızlar, beni biraz sert mizaçlı buluyorlardı. Erkekler sayesinde ipi göğüsledim. Kızların adayı Tarsus’lu Can EliyeÅŸil ise, seçimi kaybetti.
Okul başkanlığı çok forslu idi. O forsu da sonuna kadar kullandım. Ama, kızlardan oy alamamanın ızdırabını uzun yıllar yaşadım.
Åžimdi babam Nuri Has’ın yaÅŸam prensiplerini hayata nasıl geçirdiÄŸini, ilginç bir olayla anlatmak istiyorum. Adana’da, 20-30 yıl öncesine kadar ÅŸehir içi ulaşımı “fayton” dediÄŸimiz lüks at arabalarıyla saÄŸlanırdı. Babam da, iÅŸine faytonla gidip gelirdi. Tabii, daha sonra köşkümüzün kapısına son model otomobiller park edilecekti. Åžimdi, o günlere dönüyorum:
Babamla birlikte bir iÅŸ dönüşü faytona binip, eve gelmiÅŸtik. Babamın iÅŸyeri ile evimizin arasındaki mesafe için taşıma ücreti, arabanın içinde, asılı duran tarifeye göre 40 kuruÅŸ idi. Kendisi, arabacıya 50 kuruÅŸ uzattı, arabacıdan paranın üstünü bekledi. Babam Nuri AÄŸa, o yıllarda Adana’da parmakla gösterilen üç-beÅŸ ünlü zengin arasında yer alıyor, arabacı da kendisini tanıyordu. Onun, para üstü beklemesini hayretle karşılamış olacak ki; ÅŸunları söyledi: “AÄŸa, paranın üzerini almasan olmazmış Sen, koskoca Nuri AÄŸa’sın. ZenginliÄŸin şânında para üstü almak var mış”
Babam, faytoncunun bu beklenmedik tavrı karşısında kendisine ÅŸu cevabı vermiÅŸti: “Ben, senin paranı kesmiyorum. Tarifende ne yazıyorsa, onu veriyorum.”
Faytoncu, tavrında bir değişiklik yapmayıp, babama lâf yetiştirmeye başladı. Babamın yanı sıra, bizleri de tanıdığı anlaşılıyordu. Faytoncu, sözlerini şöyle sürdürdü:
- “Nuri AÄŸa, büyük oÄŸlun (Mahmut aÄŸabeyimden bahsediyor) bize hep 1 lira veriyor. Sen ise, 10 kuruÅŸun hesabını yapıyorsun.”
Babam, işi büyütmeden evine girmek istiyordu ama, hiçbir lâfın altında kalmayı da kendisine yedirmezdi. Ayaküstü arabacıya, şunları söyledi:
- “Sana bol bahÅŸiÅŸ veren Mahmut, milyoner Nuri Bey’in oÄŸlu, ben ise, Kasap Mahmut AÄŸa’nın oÄŸluyum.”
KIZLARDAN, OY ALAMADIM
FAYTONCU İLE TARTIŞMA
BoÄŸaziçi Lisesi’nin ünlüleri
İSTANBUL’UN ünlü BoÄŸaziçi Lisesi’nde, edebiyat hocası Hıfzı Tevfik Gönensay, okul müdürlüğü yapıyordu. Yine, dönemin ünlü edebiyat hocalarından Nihâl Adsız ile Nihat Sami Banarlı, okulumuzda derslere geliyordu. Hani o ünlü “Bayrak” ÅŸiirinin ÅŸairi Arif Nihat Asya var ya; o da bizim öğretmenimizdi.
50′li yıllardan itibaren, İstanbul Üniversitesi’nin ünlü öğretim üyeleri arasına girecek olan sosyoloji hocası Ord. Prof. Dr. Ziyaeddin Fahri FındıkoÄŸlu, felsefe derslerine girerdi. 1961 Anayasası’nı yapan kurul üyelerinden Prof. Dr. Hüseyin Nail Kubalı, okulumuzda sosyoloji hocası idi. Ünlü tarihçi Samih Nafiz Kansu tarih dersine, ünlü müzik adamı Muhittin Sadak ise müzik derslerine girerdi.
Okulumuzdaki öğrencilere gelince; BoÄŸaziçi Lisesi’nin öğretmenleri kadar, onlar da ünlü idi. Veya, hayata atılınca üne kavuÅŸacaktı. İşte bunlardan birkaçı: Futbolcu Cihat Arman, büyükelçi Åžefik Fenmen, iÅŸadamı Can ve Sâdık EliyeÅŸil, Prof. Dr. Demir BaÅŸar, gazeteci Haldun Simavi, gazeteci Muzaffer AÅŸkın, gazeteci Emin Galip Sandalcı, TEMA Vakfı BaÅŸkanı Hayrettin Karaca ve BayrampaÅŸa eski Belediye BaÅŸkanı Muzaffer Öztekin.
Kayserililer, zenginliÄŸi Çukurova’da yakaladı
Kayseri’nin erkekleri, 1. Dünya Savaşı’ndan sonra, ekmek parası kazanmak için Adana seferlerine baÅŸladı.
Adanalılar, ticareti aynı dönemde Kayserililerden öğrendi. Adana’nın yeni sâkinleri, sonra fabrikatör oldu
ÜNLÜ bir düşünür, “Dünyaya geldiÄŸiniz gün, bir yandan yaÅŸamaya, bir yandan da ölmeye baÅŸlarsınız.” demiÅŸ. Evet, anılarımda, yaÅŸamaya baÅŸladığım yılların hikâyesini anlatırken; aynı zamanda tükettiÄŸim ömrün muhasebesini de yapacağım. Kederimi ve mutluluÄŸumu, bir ölçüde ortaya koyacağım. Bakalı m, bu yalancı dünyadan ne almış, ne vermiÅŸim. Bugüne kadar ÅŸu koca dünyadan aldıklarını yanında götürenleri ne gören olmuÅŸ, ne de duyan. Bilinen o ki, hayırlı bir ÅŸekilde âhirete göçenler, beraberlerinde sadece beÅŸ metrelik kaput bezi götürebilmiÅŸ. Biz de bunun bilincinde olduÄŸumuz için, ailece çalıştık, çabaladı k, kazandık. Allah’a şükürler olsun, bu arada çok iyi günler gördüm.
Hayatın gerçeklerini aslâ göz ardı etmeyi düşünmediÄŸim için, bu dünyadan edindiÄŸim hatırı sayılır nimetleri, yine bu dünyanı n ihtiyaç sahiplerine vermek için karar kıldım. Babamın baÅŸlattığı hayırseverliÄŸi, bugüne kadar sürdürdüm; ömrüm yettikçe de sürdüreceÄŸim. Devletimizin resim kayıtlarına göre, 1921 yılının 10 Eylül günü Kayseri’de dünyaya gelmiÅŸim. Yani, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin henüz kurulmadığı, ama Milli Mücadele’nin bütün ÅŸiddetiyle sürdüğü bir dönemde. İşte o gün, bugün, vatan bildiÄŸimiz bu kutsal topraklarda huzur ve mutluluk içinde yaşıyoruz.
DOKTORSUZ, EBESİZ DOĞMUŞUM
1921 yılında, rahmetli annem Zekiye Hanım, ikinci çocuÄŸuna hâmile kalmış. Kayseri’de kavurucu yaz sıcağının hükmünü kaybettiÄŸi bir gün, doÄŸum sancısı çekmeye baÅŸlamış. Tabii o tarihte doktor ve ebe olmadığı için, komÅŸular telâş içinde, doÄŸumdan anlayan bir hanım aramaya baÅŸlamış. Kısacası, konu-komÅŸunun yardımıyla dünyaya gelmiÅŸim.
Rahmetli babamın adı “Nuri Has”. Kendisi, köklü bir Kayseri ailesine mensup. Baba tarafımın geliri zayıfmış. Annem Zekiye Has ise, çok zengin bir ailenin kızıymış. Aslında annem de, babam da “Hacı AÄŸazâdeler Sülâlesi”nden; yani, bugün Kayseri’de, “HasaÄŸalar” diye anılan aileden geliyor. Babam, amcasının torunuyla hayatını birleÅŸtirmiÅŸ.
Cumhuriyet’in ilânından sonra, “Soyadı Kanunu” çıkınca, “Hacı AÄŸazâdeler Sülâlesi”ne mensup aileler, “HasoÄŸlu” soyadını almış. Kanun çıkmadan önce, bir ara “Olgun” soyadını kullanırdık. Ancak, kanunla birlikte soyadımız, kütüğe “HasoÄŸlu” diye yazıldı. Ama kamuoyunda soyadımız, “Has” olarak bilinir. BilindiÄŸi gibi, Harp Yılları’nda Adana ve çevresi Fransız iÅŸgâli altında imiÅŸ. Dolayısıyla, Orta Anadolu’dan, Çukurova’ya ticaret için gidenlerin tekrar memlekete dönmesi mümkün olmayabilirmiÅŸ. Zaten, erkeklerin büyük çoÄŸunluÄŸu silah altına alındığından, evleri yaÅŸlı erkekler bekliyormuÅŸ. Fakat, Cumhuriyet’in ilânıyla birlikte, hayat normale dönmeye baÅŸlamış. Orta Anadolu’nun insanları, ekmek için yollara düşmüş. O tarihlerde zenginlik, Adana ve çevresindeymiÅŸ. Kayseri erkekleri de, hayvan sırtında Çukurova’nın yolunu tutmuÅŸ.
20. asrın baÅŸlarında yokluk ve kıtlık kol geziyormuÅŸ. Ama, tasarrufa çok önem veren babam, annemin babası Hacı Ali AÄŸa ile çalıştığı yıllarda, çok güzel para kazanmış. Onu, çarçur etmemiÅŸ, biriktirmiÅŸ. Zamanla kendi iÅŸini kurmuÅŸ. İşte o yıllara “Kaç-kaç dönemi” denilirmiÅŸ. Herhalde bu sözle, “Buralardan kaç, zengin yerlere git.” mesajı verilmek isteniyormuÅŸ. Kayseri erkekleri de, hem para kazanmak, hem de memleketlerinin ihtiyaç maddelerini temin etmek için Adana seferlerine baÅŸlamış. GençliÄŸinde kasap çıraklığı ile hayata atılan babam Nuri AÄŸa da, iÅŸte bu Çukurova kervanına katılmış. Adana’ya ulaşınca, önce ufak tefek halı ticaretine giriÅŸmiÅŸ, daha sonra ticaretin her çeÅŸidini denemeye yönelmiÅŸ. 40′lı 50′li yıllarda ise, Türkiye’nin sayılı zenginleri arasına girmiÅŸ.
Adanalılar, ticareti Kayserililerden öğrenmiÅŸ. Kayserililer daha sonra sanayici olmuÅŸ. Adana’da zenginliÄŸi yakalayan Kayserililerden rahmetli babamı n yanı sıra Nuh Naci Yazgan, Mustafa Özgür ve Hacı Ömer Sabancı kısa zamanda büyük servete ulaÅŸmış ve ekonomiyi canlandı rmak için hatırı sayılır yatırımlar yapmış. ÅŸimdi sırası gelmiÅŸken, ilkokul yıllarına ait bir güzel hâtıramı burada nakledeyim. Biz, Gazi İlkokulu’nun son sınıfında öğrenci idik. Yani, sene 1933. Atatürk, Adana’ya geldi. Biz öğrencileri, topluca ÅŸehrin en mûtena yerindeki Atatürk Parkı’na götürdüler. Hepimiz pırıl pırıl giyinmiÅŸtik. Daha dün gibi hatırlıyorum, çok heyecanlıydık. Atatürk, bizim bulunduÄŸumuz yere geldi, hepimizi selâmladı, “Nasılsınız çocukları” diye sordu. Biz de “SaÄŸol.” çektik. Çok şık giyinmiÅŸti. O büyük insanı ilk ve son defa orada gördüm.
Henüz 11 yaşındaydım. İlkokulu zorlanmadan bitirmiştim ama, kitaplara ve okumaya karşı fazla bir ilgim yoktu. Serde Kayserililik var ya; bir an önce iş hayatına atılıp, zengin olmak istiyordum. Fakat bu düşüncemi, babama açmam mümkün değildi. Çünkü, kendisi okuma-yazma bilmemenin acı ve sıkıntısını çekiyor, bunu her vesile ile bizlere hissettiriyordu.
BABAMDAN, MEYDAN DAYAÄžI
Babamın tüm yazışmalarını, iÅŸyerindeki Kâtip Efendi yerine getirirdi. O, çok güvenilir bir kiÅŸi idi. Kâtip Efendi’nin aynı zamanda muhasebecilik görevi de vardı. Düşünebiliyor musunuz; 20. asrın ortalarına doÄŸru Adana’nın en zenginleri arasına dahil olan babamız Nuri Has, gazetesini dahi okuyamıyor, yanında çalıştırdığı Kâtip Efendi’yi adeta bilgisayar, hatta televizyon gibi kullanıyordu. Yani, Kâtip Efendi okursa, babam dünya haberlerini öğreniyordu. Babamın okur-yazar olmadığını pek kimse anlamazdı. Kendisi bir kâğıdı imzalayacağı zaman, “Parker” marka altın dolma kalemini cebinden çıkarır ve büyük bir dikkatle evrâkın üzerine üç çizik atardı. İşte bu, Nuri Has’ın imzası idi. Babam, aynı zamanda yelek cebinde ve masasının çekmecesinde birer mühür de bulundurur, duruma göre, kâh imza atar, kâh mühür basardı. İlkokulu bitirdikten sonra, 1933 yılının sonbaharında, gönülsüz bir ÅŸekilde Adana Ticaret Lisesi’nin orta kısmına kayıt oldum. Birinci sınıfı kör-topal geçtim. İkinci sınıfa gelince, tökezlemeye baÅŸladı m. İlk yarı yıl karnesini aldım. Manzara hiç de iyi deÄŸildi. Kırık notlarımı, babamdan sakladım. Ama bir süre sonra okulumuzu ziyaret eden babam, bu durumu öğrenmiÅŸ. O gün eve, barut fıçısı gibi gelmiÅŸti. Beni, önce sorguladı, sonra esaslı bir meydan dayağı çekti. DoÄŸrusu hak etmiÅŸtim. Bu dayak faslından sonra, Adana’daki öğrenimimi noktalayıp, İstanbul’a gönderilmem gündeme geldi. Çünkü, benden önce Mahmut aÄŸabeyim de İstanbul’daki BoÄŸaziçi Lisesi’ne gitmiÅŸti.
YAHUDİLER, KAYSERİ’DE NİÇİN BARINAMIYOR
KAYSERİ’DE yerli halkın kökeni, Selçuklu Türkleri’ne kadar dayanıyor. Bu toprakların eski sâkinleri arasında, Selçuklulardan önce Rumlar ve Ermeniler de varmış. Ama, Yahudiler her nedense burada hiç barınamamış. Tarih kayıtlarında, Yahudilerin, Kayseri’yi mesken tuttuklarına dair tek satır yok. EkmeÄŸini ticaretten çıkaran Yahudi ile, aynı yolun yolcusu Kayserilinin aynı ortamda birlikte barınması herhalde mümkün olmamış. Bizim atalarımız, Orta Asya’dan Kayseri’ye halıcılığı getirmiÅŸ ama; pastırma ve sucuk imalâtını gayrimüslimlerden öğrenmiÅŸ. Asırlardan beri, bu üç madde Kayseri’nin “alâmet-i fârika”sı, yani sembolü olmuÅŸ. Memleketimizde halı dokuma iÅŸi, hem Türkler, hem de Ermeniler tarafından çok önemsenmiÅŸ. Geçen zaman içerisinde, yörede çok deÄŸerli halılar dokunmuÅŸ. Yerli halk, bunun ticaretini yaparak güzel para kazanmış. Evlerdeki genç kızlar ve kadınlar, halı dokuyarak aile bütçesine katkıda bulunmuÅŸ. Halı iÅŸliklerinde çalışan erkekler ise, evlerinin geçimini temin etmiÅŸ. Kısacası halı iÅŸi, Kayserilinin “ekmek teknesi” olmuÅŸ. Bizim ailemiz de, ekmeÄŸini önce halıda aramış, sonra ticaret ve sanayiye yönelmiÅŸ.
Kadir Has’tan hayat dersleri
*Mutlu yaşamanın yollarını, fırsatı kaçırdıktan sonra ararsanız, yaya kalırsınız.
*Hayattan niçin korkuyorsunuz Bu tavrınız, gelmesini düşündüğünüz bir kötülüğü bekleme halidir. İyilikler düşünün, iyi yaşayın.
*Ticarhayatta, hesabınız-kitabınız düzgün olsun. Siz, siz olun; hayâli para ile yatırım yapmayın. Bir de şunu unutmayın: Faiz, tatil yapmaz.
Mete Has’tan dehÅŸet anı
4 NİSAN 1971 pazar günü, Kadir amcamla evimize ulaÅŸtık. Kapıyı, eli silahlı 3 kiÅŸi açtı. Hemen ardından, üzerimi aradılar. ‘Silahın nerede’ dediler. Olmadığını söyledim. ‘Biz, silah taşıdığını biliyoruz. Onun için bu aramayı yaptık’ cevabını verdiler.
Kendilerini Dev Genç üyesi olarak tanıtan teröristler, bizden 400 bin lira fidye istiyorlardı. Bu rakam, o tarihlerde çok büyük bir servetti. Hemen tedarik edilmesi mümkün deÄŸildi. Ama, eli silahlılar, bu parayı almadan gitmek istemiyorlardı. Saatler ilerledikçe, ortam gerginleÅŸiyordu. EniÅŸtem Tâlip Bey’le, bana doÄŸru bakıp, ‘Hadi’ dediler, o anda eniÅŸteme baktım; gözlerini önüne eÄŸmiÅŸ, dudaklarını ısırıyordu.
Teröristler, birbirlerine ‘Osman 1, Osman 2′ ÅŸeklinde hitap ediyorlardı. Elinde sten tabanca olan ‘Osman 1′ kod adlı terörist, ayaklandı. Evden çıkmaya hazırlandı. Kendisini takip etmemizi söyledi. ‘Osman 1′in peÅŸinden yürümeye baÅŸladım. Benim ardımdan, eniÅŸtem geliyordu. Onun da arkasında ‘Osman 2′ kod adlı terörist vardı.
MEÇHULE DOĞRU GİDİYORUZ
Boynumuz bükük, evden çıktık. Kapıda duran lacivert Mercedes otomobilimle gitmeye karar verdiler. Arabam, o ana kadar hiç böylesine kara yüzlü, hatta Azrail kılıklı bir hayâlet gibi görünmemiÅŸti. EniÅŸtemle, beni arkaya oturttular. ‘Osman 1′ direksiyona geçti; ‘Osman 2′ de yine arka koltukta yanımıza oturdu.
Evin dışında nöbette bekleyen ‘Osman 3′ ise, ön koltuÄŸa yerleÅŸti. Teröristler, birbirleriyle konuÅŸurken, kod adları olan numaralarını söylüyorlardı.
Direksiyondaki terörist, arabayı nasıl çalıştıracağını sordu. Târif ettim. Hemen ardından, gözlerimize plaster yapıştırıp, üstüne de gözlük taktılar. Mercedes, büyük bir gürültüyle çalıştı. Yola koyulduk. Lastik seslerinden, yolun asfalt olduğunu anlayabiliyordum. Fakat, çok dönüp dolaştık. Hangi istikamete gittiğimizi kestiremiyordum.
Araba, bir meçhulde durdu. Bizi indirdiler. Kolumuza girip, birkaç adım yürüttüler. Birkaç basamak merdiven çıktıktan sonra, sağdaki bir kapıdan içeri girdik. Orada, gözlerimizi açtılar. Odada tek kişilik bir somya vardı. Yatağın üzerinde de bir battaniye seriliydi. Perdeler ise, sıkı sıkıya kapatılmıştı. Zaten, tüm eşyalar da bundan ibaretti.
Teröristler, karşımıza geçip dikildiler. Silahları, sürekli ellerindeydi. Aralarından, baÅŸkanları olduÄŸunu zannettiÄŸim birisi, ‘İkiniz de yataÄŸa oturun.’ dedi. Sözlerini şöyle sürdürdü: ‘Sakın bir yanlışlık yapmayın, kurÅŸunu yersiniz.’
‘Osman 2′ kod adlı terörist de karşımıza oturup, kucağına sten tabancayı yerleÅŸtirdi. Gözünü kırpmadan bize bakıyordu. Hiç konuÅŸmuyorduk.
Saatler böyle ilerlemeye baÅŸladı. Daha sonra, bir bavul getirip, ortaya yere koydular. ‘İsterseniz, ayaklarınızı bunun üzerine uzatın.’ dediler.
Sabaha karşı eniÅŸtemle birlikte biraz kestirmiÅŸiz. Gözümüzü açtığımız zaman, sabahın 7’si olmuÅŸtu. Kapalı perdelerin aralığından, soluk bir ışık görünüyordu.
AkÅŸam üstü saat 17.00 civarında, yüzlerinin gülmekte olduÄŸunu fark ettik. Biraz sonra, bize ÅŸunları söylediler: ‘Bu dakikadan itibaren, artık misafirimizsiniz. Çünkü, fidye elimize ulaÅŸtı. Kadir Bey’in, 1 günlük kârına el koyduk.’
PARAYLA CANIMIZ KURTULDU
Bunun üzerine ÅŸu soruyu yönelttim: ‘EÄŸer para gelmeseydi, bizi gerçekten öldürecek miydiniz’ Karşımdaki genç cevap verdi: ‘Evet. Ne yazık ki, öldürecektik. Çünkü, sizi vurmazsak; bir daha kimseden para alamayız. Bu para, bizim ideallerimiz için ÅŸart. Herkes, bu parayı, Rusya’dan aldığımızı sanıyor; halbuki biz, bu yolla temin ediyoruz.’
Teröristlere ‘Peki, niyetiniz ne’ diye soracak oldum. İçlerinden biri yüzünü astı ve sert bir dille, ‘Soru sormak yok’ dedi.
Vakit gece yarısı olmuÅŸtu. Bir gece önce söyledikleri komutu tekrarladılar: ‘Haydi, gidiyoruz.’
Kurtulduktan sonra Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, Oktay Etiman, Kamil Dede ile bayan terörist Rüçhan Manas tarafından kaçırıldığımızı öğrendik.
DOSTLARI KADİR HAS’I ANLATTI
Mesut Yılmaz (Eski Başbakan): Yakın dostumdu, büyük üzüntü duyuyorum. Cumhuriyet tarihinin gelmiş geçmiş en hayırsever işadamıdır. Eminim bu hayırlar onu cennete taşır. Mekanı cennet olsun.
Erdal İnönü (Eski Başbakan): Çok değerli ve vatansever bir insandı. Hayatını eğitim ve hayır işlerine adamıştı.
Hulusi Turgut (Vatan borcumu ödüyorum adlı biyografi kitabının yazarı): Rahmetlinin babası Türkiye’nin ilk sanayicilerinden biridir. Türkiye’ye pek çok ilki getiren kiÅŸidir kendisi. 50 yıllık iÅŸ hayatından kazandığı birikimini hayır iÅŸlerine aktardı. Yaklaşık 600 milyon dolarlık servetini bağışladı.
Murat Yalçıntaş (İTO Yönetim Kurulu Başkanı): Kadir Has, Türk iş hayatına, Türk sanayisine ve ekonomisine, eğitim dünyasına çok büyük katkılar yapmıştı. Hepimizin başı sağolsun
Nazım Alpman (Gazeteci): HayırseverliÄŸinin yanı sıra soÄŸukkanlılığıyla da tanınırdı. 4 Nisan 1971′de yeÄŸeni Mete Has, Mahir Çayan ve arkadaÅŸları tarafından kaçırılınca kurtarmak için 400 bin lira fidye ödemiÅŸti. YeÄŸenini kurtarmak için atlattığı badireler az deÄŸildir. Allah’tan rahmet diliyorum
86 YILLIK ÇINAR
1921 Yılında Nuri ve Zekiye HasoÄŸlu’nun evladı olarak Kayseri’de doÄŸdu. 1942 yılında BoÄŸaziçi Lisesi’nden mezun oldu. Kayseri’nin tanınmış ailesi ve eÅŸrafından olan Mehmet-Åžehime Germirli’nin kızı Rezan HasoÄŸlu ile 1942 yılında evlendi. Babası Nuri HASOÄžLU, yorulma bilmez çalışkanlığı, azmi ve dirayeti ile, Adana’da yoktan baÅŸlayıp kurduÄŸu birçok fabrika ve ticari kuruluÅŸlarla Ülkenin sayılı zenginleri ve AKBANK’ın kurucuları arasında yer aldı.
BaÅŸta otomotiv sanayine yönelik iÅŸler olmak üzere, dürüstlüğü, azmi ve güvenilir kiÅŸiliÄŸi ile, İstanbul’da yine sayılı ve varlıklı iÅŸ adamları arasında yer aldı. Mercedes Otobüs ve Kamyon Fabrikası’nı kurdu ve bu kuruluÅŸun uzun yıllar Yönetim Kurulu BaÅŸkanlığı ve üyeliÄŸi görevini yürüttü.
Ülkemizde ilk olarak Coca-Cola Fabrikasını kurdu. Koç ailesi ile Bursa’da “Karsan” adıyla Peugeot marka Minibüs fabrikasının ortakları arasında yer aldı. Fransızların meÅŸhur Michelin Lastikleri’nin Türkiye distrübütörlüğünü üstlendi. Ayrıca, benzeri çeÅŸitli ticari kuruluÅŸları gerçekleÅŸtirdi.
Kadir HASOÄžLU, Sabancı Ailesi’nden sonra Akbank’ın en büyük kurucu hissesine sahiptir. Kadir HASOÄžLU, dirayetli yönetimi sayesinde kurduÄŸu ve geliÅŸtirdiÄŸi ticari kuruluÅŸların hepsinde, hiçbir ihtilafa düşmeden büyük bir baÅŸarı saÄŸladı ve her iÅŸten alnının akı ile çıktı.
EĞİTİM VE HAYIRLA ANILACAK
Kadir HASOÄžLU’na, eÄŸitime ve öğretime verdiÄŸi önemli katkılarla, gelecek nesillerin en iyi ÅŸart ve ortamlarda yetiÅŸmesi için gösterdiÄŸi çaba ve gayretlerden dolayı, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Senatosu’nca 16 Nisan 1998 tarihli toplantısında alınan kararla 1 Haziran 1998 tarihinde EÄŸitim Fakültesi EÄŸitim Bilimleri Bölümü EÄŸitim Yönetimi-Planlaması ve Ekonomisi alanında Onursal Doktora Payesi, ayrıca Marmara Üniversitesi Senatosunca 8 Temmuz 1997 tarihli toplantısında alınan kararla 30 Haziran 1998 tarihinde Atatürk EÄŸitim Fakültesinin Türk EÄŸitimine yaptığı maddi ve manevi katkılardan dolayı kendisine Fahri Doktorluk Payesi verilmiÅŸtir.
Kadir HASOÄžLU ve Rezan HASOÄžLU, 1991 yılında kurdukları “Türk EÄŸitimine Özgü Kadir HAS Vakfı-HASVAK” ile baÅŸta eÄŸitim ve saÄŸlık olmak üzere, Ülke kalkınmasına yönelik çok önemli hayır iÅŸlerine yöneldikleri gibi ayrıca, vasiyetleri gereÄŸi tüm servetlerini adı geçen vakfa bağışladılar. DiÄŸer bir deyimle, ülkesinden kazandıklarını yine Ülkesine vermenin en büyük onur ve vefa borcu olduÄŸuna inanmaktadırlar. Kendi adı ile kurulmuÅŸ bulunan Kadir Has Üniversitesinin eÄŸitimine baÅŸlayıp geliÅŸmesini görmek en büyük tutkusudur.
Etiketler: bilim adamları-kim kimdir-sanatcılar-ünlüler-ünlülerin hayatları









