AKDİK, SARA, Prof.Dr. (1897-1982)
7 Eylül 1897′de Girit’te doğmuştur. Orta öğrenimini İstanbul Alman Lisesi’nde yapmış ve 1918′de buradan mezun olmuştur. İstanbul Dârülfünûnu’nun ilk kız öğrencisi olarak Fen Fakültesi Tabiiye kısmında sürdürdüğü öğrenimini 1921 yılında tamamlamıştır. Mezun olduktan sonra sıra ile Çamlıca, Erenköy ve İstanbul Kız Liseleri ile, Gazi Eğitim Enstitüsü’nde öğretmen ve yönetici olarak görev yapmıştır.
1933 Üniversite Reformu’ndan sonra yabancı dil bilmesi sebebiyle yabancı hocalara yardımcı olması için üniversitede görevlendirilmiştir. 1934 yılında İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi İspençiyari Nebatat ve Genetik Enstitüsü’nde asistan olarak göreve başlamıştır. Bu enstitüde asistanlığı sırasında Prof.Dr. Alfred Heilbronn’un bazı derslerini Türkçe’ye çevirmiştir. Özellikle Farmakobotanik ve Genetik dallarında yetişmiştir. 8 Mart 1937′de doçentliğe tayin edilmiştir. 11 Mayıs 1945′te Fen Doktoru ünvanını almıştır. 1947-1948 tarihleri arasında bir yıl süre ile ünlü genetikçi İsveçli Profesör Muntzig yanında genetik çalışmaları yapmış ve bu çalışmaların sonuçlarını üç makale halinde yayınlamıştır. 9 Temmuz 1948′de üniversite profesörlüğüne yükseltilen Sara Akdik, Heilbronn’un emekliye ayrılması üzerine 28 Mayıs 1955′de Fen Fakültesi Farmakobotanik ve Genetik Kürsüsü’nün başkanlığına getirilmiştir. 18 yılı aşkın bu görevde bulunan Prof. Akdik, bu süre içinde 8 doktora çalışması yönetmiş, öğretim üyesi olarak da Genel Botanik, Moleküler Biyoloji, Sitoloji, Genetik, İnsan Genetiği, Evolüsyon, Bitki Coğrafyası ve Farmakobotanik derslerini okutmuştur. 13 Temmuz 1973′te emekliye ayrılmış, 6 Kasım 1982′de de vefat etmiştir.
Kaynak:
- Sevtap İshakoğlu- Kadıoğlu, İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Tarihçesi (1900-1946), İstanbul Üniversitesi Yayınları No: 4106, İstanbul 1998, s.175-176.
28
2008
AKDİK, SARA, Prof.Dr. kimdir?
28
2008
Macit Rıza Erbudak kimdir?
15 Mayıs 1912 tarihinde Istanbul’da doğdum. Asker olan babam Ali Rıza, o yıllarda Harbiye Levazım Mektebi’ni bitirerek 4. Ordu Menzil Müfettişliğine atandı. Böylece 1. Dünya Savaşı devam ederken evimiz İstanbul’dan Şam’a taşındı. 1916 yılında babamın ölümü ve Şam’ın İngiliz birliklerinin eline düşmesi üzerine, annemle bir likte Mısır’da bir göçmen olarak yaşayan dayımın yanına gittik. Ağabeyim Muammer ve ablam Kamuran benden çok büyüktüler. Ağabeyim Mersin’e giderken, ablam Türk bir mühendisle evlenip Şam’da kalmıştı. Tanta’da iki yıl okula gittim. Dayımın beklenmeyen ölümü üzerine, Şam’a ablam ve eniştemin yanına döndük, Ilk öğrenimimi, 1925 yılında müdürü bir hıristiyan Arap olan Muhacirin mahallesi örnek ilkokulunda bitirdim. 1927 yılında Mersin’e ağabeyimin yanına geldim. Yengemin ağır bir hastalığa yakalanması yüzünden, o yıl okula gidemedim. Ertesi yıl Hama Bayındırlık Müdürü olan eniştemin yanına döndüm; dışardan 8. sınıf sınavını vererek bir üst sınıfa geçtim.
10. sınıfı okumak üzere Şam’a, babamın mezarını bekleyen annemin yanına gittim. Bu arada savaşı kazanan devletlerin Ortadoğu’yu paylaşma program ları çerçevesinde, Suriye Fransa’nın payına düşmüştü. Bu nedenle liseyi, Amber Sultanisi’nde Arapça ve Fransızca çifte eğitim görerek 1931 yılında bitirdim. Suriye hükümeti hesabına burslu bir öğrenci olarak yüksek öğrenim yapmaya Fransa’ya gitmeği kendime yediremedim. Bu arada, Suriye kurtuluş hareketine katılan öğrencilerle birlikte tutuklandım. Koşullu olarak salıveril dikten sonra hemen İstanbul’a geldim. Lise diplomamın Milli Eğitim Bakanlığı tarafından onanma işleminin uzaması dolayısiyle o yıl Yüksek Mühendis Mek tebi’nin giriş sınavlarına katılamadım. Darülfünun Riyaziye Şubesi’ne din leyici öğrenci olarak yazıldım. Nüfus kaydım da bulunamamıştı. Bu kaydı, merak zorlamasıyla, 1950 yıllarında ben kendim bulmuştum. Anavatanımda karşılaştığım zorluklar yüzünden, bir ara Suriye’ye geri dönmeyi bile göze aldım. Vali yardımcısı Fazlı Güleç’in uzanan yardım eli beni bu kararımdan vaz geçirdi. Aslında vatan hasreti ile büyümüş kişiler, böyle bir kararı kolay kolay uygulayamazlar. 1933 yılında Yüksek Mühendis Mektebi’nin giriş sınavlarını kazandımsa da, yatılı olan okulun kapılarının saat 19 da kapanması, tekrar Fen Fakültesi’ne dönmemi kolaylaştırdı.
Üniversitenin ilk öğrencileri arasında matematik bölümünü 1935 yılında bitirdim. Cahit Arf ve Ratip Berker gözde okul arkadaşlarımdı. Sümerbank, o yıl sınav yapmadan Avrupa’ya öğrenci gönderdiğinden, ben de değerli hocalarım Prof. Ali Yar ve Kerim Erim’in teşvikleriyle fakülte adayı olarak ordu hesabına açılan sınavlara katıldım. Sınavları kazanarak Berlin’de harita mü hendisliği öğrenimine gönderildim. Berlin Yüksek Mühendis Mektebi’ni 1940 yılında, karartmalı ve sığmaklı bir hayat sürerek bitirdim. Önceden yapılmış sözleşme gereğince staj yeri aramaya koyuldum. Almanya’ya karşı savaşa katılmış olmamıza rağmen, Potsdam Jeodezi Enstitüsü müdürü olan hocamız Prof. Schmehl, hükümetinden özel izin alarak beni doktora çalışmasına teşvik etti. Bu çalışmalara başlamak üzere iken yurda geri çağrıldım. 1940 yılında Harita Genel Müdürlüğü’nde göreve başladım. Staja gönderilmem için dilekçe verdimse de, bu dileğim yerine getirilemedi. İ.T.Ü. İnşaat Fakültesi, beni topografya kürsüsü için istediyse de, ayrılmama izin verilmedi. 3 yıl süren askerlik görevimi bu dairede yaptım. Baz yönetmeliğinin hazırlanmasında, Batı Anadolu nirengi şebekesinin dengeleme hesaplarının yürütülmesinde ve Bolu 1. derece şebekesinin rasat işlerinde çalıştım. Harita dergisinde, fo togrametri ve şakul sapması üzerine yayınlanmış yazılarım vardır. 1944 yılında, Suriye’de yerleşmiş bir Türk ailesinin kızıyla evlendim. Aynı yıl, askeri bir dairede sivil olarak çalışmanın verimsiz olduğunu görerek, terhis olduktan sonra askeri daireden ayrıldım. Mecburi hizmet süremin bitmemiş olmasından dolayı mahkemeye verildim. 7 yıl süren bu davayı en sonunda kazandım. Askerlik görevimin yanı sıra Türk Maarif Koleji’nde öğretmenlik de yaptım. Bir ara Sağlık Bakanlığı Sıtma Savaşı Teşkilatı’nda çalıştım. Mühendisler Birliği’ne yazılmak istedimse de, bu dileğim yerine getirilemedi. Türkiye’de harita mühendisliği diye bir meslek de yoktu. 1945 yılında harita müteahitliğine girişmek istedim. Bir kasabanın haritasını yapmış olmak koşulu ileri sürülünce, İller Bankası’ndan harita işi alamıyacağımı anladım.
Bu defa bu dairenin harita servisine memur olarak girmek istedim. Uzun bir bekleyişten sonra, ancak eniştemin dostu olan o devrin Maliye Bakanı’nın aracılığıyla 1945 yılında İller Bankası Harita Servisi’ne kabul edilebildim. Serviste tek harita mühendisi bendim.
Değerli devlet adamı Mümtaz Tarhan, Tapu ve Kadastro Teşkilatı’nın başına getirildikten sonra, bu kuruluş artık bu haliyle kala mazdı. Girişeceği reformlar için teknik ele mana ihtiyacı olacaktı. Kuracağı planları ger çekleştirecek elemanları ararken, dostlarının beni salık vermeleri üzerine 1947 yılında Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’ne atandım ve 1959 yılına kadar orada çalıştım. 1949 yılında tapulama teşkilatının, 1950 yılında da harita ve kadastro mühendislerini yetiştirecek olan bölümün kurulmasında payıma düşeni yapmaya çalıştım. Böylece müfettişlik görevime bir de öğretmenlik görevi eklenmiş oldu.
Bedi Ilgım o yılları canlı anımsıyor: “1947′de Macit işinin ağırlık merkezini Yıldız Teknik Okulu’na taşımış, Harita-Kadastro Mühendisliği Bölümü’nün açılması çalışmalarına başlamıştı. Ben o tarihte okulumuzun Öğretim Müdür Yardımcılığı görevini yapıyordum. Bölümün açılışı çalışmalarında beraber olurduk. Sonra bölümde öğretime başlandı. Görevini artık tümüyle okula aktarmıştı. Öğretim kadrosunun oluşturulmasında, bölümün ihtiyacı olan donatımın sağlanmasında, bölüme kısa sürede kişilik kazandırılmasında ileriye yönelik gelişme planlarının oluşturulup uygulanmasında son derece ağır bir yükü sırtlamış olduğu halde bunu hiç belli etmez, belki belli etmemeğe de çalışmaz, yapılan işlerin gürültü ve gösterişsiz bir alçak gönüllülükle yürütülmesinde emsalsiz bir ustalık gösterirdi.”
Ekrem Ulsoy da o yılları şöyle anlatıyor: “Macit Erbudak, fakültemizin kuruluş komisyonunda en önemli rolü oynamıştır. Böylece Harita-Kadastro Bölümü Yıldız Teknik Okulu bünyesinde, Milli Eğitim Bakanlığı’nın 3.2.1949 tarihli emri ile öğretime açılmıştır.”
Aralıksız çalışmadan yorgun düştüğümden, müfettişlikten ayrılmak zorunda kaldım. Ayrıca İstanbul Üniversitesi Jeofizik Enstitüsü’nde jeodezi dersleri vermekteydim. 27 yıl içinde ancak üç kez Avrupa’ya gidebildim. 1955 yılında İsviçre hükümetinin davetlisi olarak Bern, Basel, Lugano ve Zürih kentlerinde çalışmak üzere dört ay, 1962 yılında Alman hükümetinin davetlisi olarak bir buçuk ay Frankfurt’ta ve 1966 yılında da Zeiss Jena ve Agfa fabrikalarının davetlisi olarak bir ay süre ile Jena ve Stockholm’da bulundum.
M. Emin Ertürk’ün Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası yetkilisi olarak eski genel başkanları hakkında söyledikleri şöyle: “Kendileri gerek öğrencilik anlarımızda, gerekse mühendis olarak hayata atıldığımızda, oda faaliyetleri mizde daima derdimizi sabırla dinleyen ve çareler gösteren bir hoca, bir ağabey, bir baba ve bir meslektaş olarak önümüzde ve yanımızda bulunmuşlardır.”
Aynı şekilde Ahmet Aksoy’un dedikleri de kendisinin önemli bir yönünü tanıtıyor: “Biz Macit Bey’i tanımazdık; o da bizi tanımazdı. Öyle ise bize niçin babalık yapıyordu. Çünkü başka türlü yapamazdı, çünkü bu onun insanlık anlayışı, hayat felsefesi idi. Çünkü o başka türlü olamazdı. Çünkü o başkaları için yaşıyan bir insandı. İşte Macit Bey, işte baba Macit Bey!”
Yarım yüzyıllık dostu Bedi Ilgım ise şöyle diyordu: “Çok zengin kültürü, in ce ruh ve zekası, engin hoşgörüsü ile insanların zor zamanlarında, ses çıkarmadan acılarına ve üzüntülerine katılmasını bilen bir kişiliği vardı.”
Macit Erbudak, 27 Nisan 1981 tarihinde ölür. Oğlu Mehmet’in söyledikleri şu: “Babam her an ya yazar ya da okurdu. Kendisini inandığı yola adamıştı. Emekliye ayrılmaktan çok korkardı, bir ölüm korkusu gibi. Ölümü kendisini bu korkudan kurtardı.” İnandığı yolu 1960 yıllarının sonuna doğru İstanbul Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi Harita Kadastro Şubesi Talebe Cemiyeti’nin dergisi Devrim’e şöyle açıklamıştı: “Ulusumuzun geleceği gençliğe bağlıdır; bugün ne ekersek, yarın onu biçeriz. Bu yüzden eğitimi yalnız gençlere değil, tüm toplumumuza uygulamalıyız. Siz öğrencilerin yolları güçlükler ve çözüm bekliyen karmaşık sorunlarla doludur. Yılmayınız, geleceğe umutla bağlı kalınız!”
Ölümünden hemen sonra kadir bilir dostları Macit Hoca’yı ödüllendirirler; Kadiköy’de oturduğu sokağa “Prof. Macit Erbudak” adı verilir, Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurulu da kendisine hizmet ödülü verir.
28
2008
Prof. Turhan BAYTOP, Dr.pharm., Dr.h.c. kimdir?
20 Haziran 1920′de İstanbul’da doğdu. İlk öğrenimini İstanbul ve Babaeski’de, orta öğrenimini Kırklareli’de yaptı. Lise öğrenimini, Edirne ve İstanbul’dan (Kabataş Lisesi) sonra Erzurum’da 1941′de tamamladı. 1945′de İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Eczacı Okulu’ndan mezun oldu. Askerlik görevini yaptı ve bu görevden Mart 1947′de eczacı teğmen olarak terhis edildi. 1948′de, aynı okuldaki Farmakognozi Enstitüsü’ne (direktörü Prof.Dr. Sarım Çelebioğlu) asistan girdi. Ord.Prof.Dr. Alfred Heilbronn’un yönetiminde başladığı tezi ile Haziran 1949′da Dr.pharm. ünvanını aldı. 1951-1952′de, bir yıl süre ile Paris Eczacılık Fakültesi Farmakognozi Kürsüsü’nde (direktörü Prof.Dr. René Paris) çalıştı. 1953′te doçent, 1963′te profesör oldu. Okul, Fakülte olunca, dekan seçildi. 1987′de yaş haddinden dolayı emekli olduğu zamana kadar geçen süre içinde, değişik tarihlerde beş dönem dekanlık yaptı. 1969′dan itibaren, Farmakognozi Anabilim Dalı başkanlığını sürdürdü. 25 Haziran 2002′de İstanbulda vefat etti. Naaşı, Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.
Kürsü ve Fakülte içindeki ve dışındaki öğretim, eğitim, idari ve mesleki faaliyetleri dışında, T.Baytop’un sürdürmüş olduğu bilimsel araştırmaları, başlıca üç konu altında toplayabiliriz: Türkiye’nin tıbbi bitkileri, Türkiye’nin florası, Türk eczacılık tarihi. Bütün bu araştırmalarının sonuçları, bildiri, makale ya da kitap halinde yayımlanmış durumdadır.
İlk çalışmaları, tıbbi bitkilerin botanik ve kimyasal yönlerden incelenmesi konusundadır. Yönettiği Farmakognozi Kürsüsü’nde, genç elemanlara bu konularda araştırma yaptırmış ve 1976 yılında, o zamandan beri iki yılda bir muntazaman yapılmakta olan Bitkisel İlaç Hammaddeleri Toplantılarını başlatmıştır. Farmakognozi alanındaki bu çalışmaları ile birlikte, Türkiye florası üzerindeki araştırmalarını yürütmek için T.Baytop, Anadolu’nun hemen hemen her bölgesinde dolaşmış, bitki örnekleri toplamış, onların renkli resimlerini bizzat çekmiş, topladığı örnekleri Eczacılık Fakültesi Herbaryumu’na vermiştir. Arazi çalışmalarından toplayıp getirdiği başlıca soğanlı bitkileri, Maltepe’deki evinin bahçesinde yetiştirmiş ve bahçeyi araştırmaya yönelik canlı bir bitki koleksiyonu, yani küçük bir botanik bahçesi haline getirmiştir.
T.Baytop, yabancı bilim adamlarıyla işbirliğine her zaman önem vermiş ve etrafındaki genç meslektaşlarına da bunu tavsiye etmiştir. Birçok yabancı bilim adamı ile beraber Anadolu’da botanik geziler veya yayınlar yapmıştır. Kew Herbarium uzmanlarından B.Mathew ile birlikte çalışarak, tutku derecesinde ilgilendiği soğanlı bitki örneklerini değerlendirmiş ve Türkiye’nin soğanlı bitkileri konusunda, bu uzman ile birlikte, İngilizce bir kitap yayımlamıştır. Bu kitap dolayısıyla, her iki araştırıcı da, 1986 yılında OPTIMA gümüş madalyası ile ödüllendirilmiştir. T.Baytop, aynı zamanda 1988 TÜBİTAK Bilim Ödülü ve 1998 ECO altın madalyası sahibidir.
T. Baytop, çeşitli yerli ve yabancı derneklerin üyesi olmuştur. Académie Nationale de Pharmacie’nin yabancı muhabir üyesiydi. Akademi’de Osmanlı döneminde Türkiye’den dört eczacı (François Della Sudda, Nicolas Panas, Charles Bonkowski, Pierre Apéry) üye vardı. Cumhuriyet döneminde seçilen ilk eczacı T.Baytop’tur.
T.Baytop’un eczacılık tarihine olan merakı, akademik yaşamının ilk yıllarında başlar. Eczacılık eğitiminin ve mesleğinin geçmişi, eski eczaneler, eski reçete, fatura, diploma, dergi, kitap vs. ile ilgilenmiş, bu konularda yaptığı araştırmaların sonuçlarını dergilerde, kitaplarda yayımlamış, 1960 da Fakülte içinde Eczacılık Tarihi Müzesi’ni kurmuş, birçok tarihi eşyayı bu müzeye kazandırmış, 1990 da Türk Eczacılık Tarihi Toplantılarını düzenlemeye başlamış, 1984-1996 yılları arasında eczacı öğrencilerine “Eczacılık Tarihi ve Deontolojisi” dersini vermiş, onlara bu konuda bir ders kitabı yazmıştır. T.Baytop, derslerini vermeğe başlamadan önce ders kitabını yazmış ve yayımlamış olan ender öğretim üyelerinden biri olmuştur.
Geçmişe meraklı olan T.Baytop, Osmanlı döneminde yetiştirilen süs bitkilerinden lâle ve gülün de geçmişini araştırmış ve onları bize tanıtmak istemiştir. Lâle ile ilgili kitabı, İngilizce ve Japonca’ya çevirilmiştir.
Kısaca belirtmek isteriz ki, T.Baytop araştırmayı ve araştırma sonuçlarını yayımlayıp bilgisini başkalarına aktarmayı seven, çok yönlü bir öğretim üyesi olmuştur. 330 kadar yayını arasında bulunan ders kitapları dışında yayımlamış olduğu diğer kitapları şunlardır: Türkiye’de Bitkiler ile Tedavi (1984 ve 1999), The Bulbous Plants of Turkey (1984, B.Mathew ile birlikte), Türk Eczacılık Tarihi (1985 ve 2001), İstanbul Lalesi (1992, 1996 ve 1998), Türkçe Bitki Adları Sözlüğü (1994 ve 1997), Eczahane’den Eczane’ye (1995), Laboratuvar’dan Fabrika’ya (1997), Türk Eczacılık Tarihi Araştırmaları (2000), Anadolu Dağlarında 50 Yıl (2000 ve 2001), Türkiye’de Eski Bahçe Gülleri (2001), İstanbul Florası Araştırmaları (2002).
28
2008
Hazarfen Ahmed Çelebi kimdir?
Hezarfen Ahmed Çelebi, dünyada ilk kez uçmayı başaran Türk bilginidir. Onyedinci yüzyılda yaşadığı, 1623-1640 yılları arasında saltanat süren Sultan Dördüncü Murad zamanında, uçma tasarısını gerçekleştirdiği ve geniş bilgisinden ötürü halk arasında Hezarfen olarak anıldığı bilinmektedir.
Evinde deneylerle uğraşıp, çeşitli konularda araştırmalar yapan Hazerfan Ahmed Çelebi, İsmail Cevheri adlı bir başka Türk bilginini örnek alarak, bugünkü hava taşıtlarının ilkel şeklini gerçekleştirmişti. Kuşların uçuşunu inceleyerek tarihi uçuşundan önce hazırladığı kanatlarının dayanıklılık derecesini ölçmek için, Okmeydanı’nda deneyler yapmış ve bir sabah kıyılarda biriken İstanbul halkının gözleri önünde, Galata kulesinden kendisini boşluğa bırakarak, kanatlarını hareket ettirerek boğazı aşmış ve Üsküdar semtine inmiştir.
Sarayburnu’ndaki Sinan Paşa köşkünden bu durumu seyreden Sultan Dördüncü Murad, Ahmed Çeleb ile önce çok yakından ilgilenmiş, ancak bu derece bilgili ve becerikli bir adamın varlığından kuşkuya düşerek onu Cezayir’e sürgün etmiştir. Ahmed Çelebi orada vefat etmiştir.
28
2008
Thomas Edison kimdir?
İnsanlık tarihinin en büyük mucitlerinden biri olan Thomas Edison, 1847�de Amerika�nın Ohio eyaletinde dünyaya geldi. Yedi yaşındayken ailesiyle birlikte Michigan’daki Port Huron’a yerleşti ve ilköğrenimine burada başladı. Fakat başladıktan yaklaşık üç ay sonra algılamasının yavaşlığı nedeniyle okuldan uzaklaştırıldı. Bundan sonraki üç yıl boyunca özel bir öğretmen tarafından eğitildi. Son derece meraklı ve yaratıcı kişiliğe sahip bir çocuk olan Edison, 10 yaşına geldiğinde kendisini fizik ve kimya kitaplarına verdi.
Oniki yaşına geldiğinde ailesine yardım etmek için Port Huron ile Detroit arasında çalışan trende gazete satmaya başlayan Edison, evlerindeki laboratuvarını trenin yük vagonuna taşıyarak, çalışmalarını burada sürdürdü. Bu dönemde Edison; Michael!Faraday�ın �Experimental Research in Electricity� adlı yapıtını okudu ve derinden etkilendi. Bunun üzerine bir yandan Faraday’ın deneylerini tekrarladı bir yandan da kendi deneylerine ağırlık vererek daha düzenli çalışmaya ve notlar tutmaya başladı.
1868′de kendine atölye kurdu ve aynı yıl geliştirdiği elektrikli bir oy kayıt makinasının patentini aldı. Aygıt oldukça ilgi topladı ama kimse tarafından satın alınmadı. Tüm parasını yitiren Edison, Boston’dan ayrılarak New York’a yerleşti. Edison’un şansı altın borsasının düzenlenmesinde kullanılan telgrafın bozulması üzerine döndü. Borsa yetkililerinin istemi üzerine aygıtı ustaca tamir eden Edison, Western Union Telegraph Company’den geliştirilmekte olan telgraflı kayıt aygıtları üzerinde yetkinleştirme çalışması yapma önerisi aldı. Bunun üzerine bir arkadaşı ile birlikte Edison Universal Stock Printer mühendislik şirketini kurdu. Ve sattığı patentlerle kısa sürede önemli bir servet edindi.
Bu parayla New Jersey’deki Newark’ta bir imalathane kurarak telgraf ve telem aygıtları üretmeye başladı. Bir süre sonra imalathanesini kapatarak New Jersey’deki Menlo Park’ta bir araştırma laboratuvarı kurdu ve tüm zamanını yeni buluşlar yapmaya yönelik çalışmalara ayırdı.
Edison, 1876′da Graham Bell’in geliştirdiği konuşan telgraf üzerinde çalışmaya başladı. Aygıta karbondan bir iletici ekleyerek telefonu yetkinleştirdi. Ses dalgalarının dinamiği üzerine yaptığı bu çalışmalardan yararlanarak 1877′de sesi kaydedip yineleyebilen gramafonu geliştirdi. Geniş yankı uyandıran bu buluşu ününün uluslararası düzeyde yayılmasına neden oldu.
1878′de William Wallace’in yaptığı 500 mum güçündeki ark lambasından etkilenen Edison, bundan daha güvenli olan ve daha ucuz bir yöntemle çalışan yeni bir elektrik lambasını geliştirme çalışmasına girişti. Bu amaçla açtığı bir kampanyanın yardımıyla önde gelen işadamlarının parasal desteğini sağladı ve Edison Electric Light Company’yi kurdu. Oksijenle yanan elektrik arkı yerine havası boşaltılmış bir ortamda (vakum) ışık yayan ve düşük akımla çalışan bir ampul yapmayı tasarlıyordu. Bu amaçla 13 ay boyunca flaman olarak kullanabileceği bir metal tel yapmaya uğraştı. Sonunda 21 Ekim 1879′da özel yüksek voltajlı elektrik üreteçlerinden elde ettiği akımla çalışan karbon flamanlı elektrik ampulünü halka tanıttı. Üç yıl sonra New York sokakları bu lambalarla aydınlanacaktı.
İki kez evlenerek altı çocuk sahibi olan Edison, 1931 yılında New Jersey�de hayata gözlerini yumdu.
28
2008
Piri Reis kimdir?
Osmanlı, denizci. Dünya haritaları ve denizcilik kitabıyla tanınmıştır.
Doğum tarihi kesin olarak bilinmiyor. 1465-1470 arasında Gelibolu’da doğdu. Kahire’de öldü. Asıl adı Muhiddin Pirî’dir. Karamanlı Hacı Ali Mehmed’in oğlu ve ünlü Osmanlı denizcisi Kemal Reis’in yeğenidir. Akdeniz de korsanlık yapmakta olan amcasının yanında yaklaşık 1481′den sonra denize açıldı. 1487′de onunla birlikte İspanya’daki Müslümanlar’ın yardımına gitti. 1491-1493 arasında Sicilya, Sardunya, Korsika adalarına ve güney Fransa kıyılarına yapılan akınlara katıldı. Amcasıyla birlikte Osmanlı Devleti’nin hizmetine girerek 1499-1502 Osmanlı-Venedik Savaşı’nda bir savaş gemisinde kaptanlık yaptı. 1511′de amcasının ölümü üzerine Gelibolu’ya çekilerek Kitab-ı Bahriye (Denizcilik Kitabı) üzerinde çalıştı ve 1513′te bir dünya haritası çizdi.
1516 Mısır seferinde Osmanlı donanmasında kaptan olarak savaştı. 1517′de ilk çizdiği haritayı I. Selim’e (Yavuz) sundu. 1521′de Kitab-ı Bahriye’yi tamamladıktan sonra 1522′de Rodos seferine katıldı.1524′te sadrazam Makbul İbrahim Paşa’yı Mısır’a götüren gemiye kılavuzluk etti. Sadrazamın ilgilenmesi üzerine 1525′te Kitab-ı Bahriye’yi yeniden düzenleyerek onun aracılığıyla I. Süleyman’a (Kanuni) sundu 1528′de çizdiği ikinci haritasını da padişaha armağan etti. 1528′den sonra güney denizlerinde görev yaptı. Portekizlilerin Aden’i alması üzerine Süveyş’teki Osmanlı donanmasına kaptan atanarak 26 Şubat 1548′de Aden’i geri aldı. 1552′de önemli bir Portekiz üssü olan Maskat’ı ve ardından Kişm Adası’nı alarak Hürmüz Kalesi’ni kuşattı. Portekizliler’in Basra Körfezi’ni kapatmak istediklerini duyarak kuzeye yöneldi. Katar Yarımadası’na, Bahreyn Adası’na egemen olarak Mısır’a geçti. Donanmayı Basra Körfezi’nde bıraktığı için sefer sırasında kendisinden yardımını esirgeyen Basra Valisi Kubâd Paşa’nın da girişimleriyle suçlu görülerek idam edildi.
Büyük bir denizci olduğu kadar büyük bir haritacı olan Pirî Reis, korsanlık günlerinden başlayarak gezip gördüğü yerleri yabancı kaynaklardan da yararlanarak tarihi ve coğrafi özellikleriyle birlikte kitabında anlatmış ve haritalarını çizmiştir. Kitab-ı Bahriye’nin nazımla yazılan ve denizcilikle ilgili tüm bilgilerin toplandığı başlangıç bölümünde, genel açıklamalardan sonra Ege ve Akdeniz adaları tanıtılarak denizle ilgili gözlem ve deneyim önemi vurgulanır. Fırtına, rüzgâr çeşitleri, pusula ve haritanın tanımından sonra dünyayı kaplayan denizler ve karaların oranı belirtilir. Portekizliler’in denizcilikteki ilerlemeleri ve keşifleri, Çin Denizi, Hint Okyanusu, Akdeniz ve Ege Denizi’ndeki rüzgârlar, Basra Körfezi, Atlas Okyanusu ayrıntılı biçimde anlatılır.
Düz yazı ile anlatımın başladığı haritalı bölüm asıl metni oluşturur. Bu bölümde Çanakkale Boğazı’ndan başlayarak Ege Denizi kıyı ve adaları, Adriyatik denizi kıyıları, Batı İtalya, Güney Fransa, Doğu İspanya kıyılarıyla çevresindeki adalara ilişkin tarihi, coğrafi bilgiler verilerek kuzey Afrika kıyıları, Filistin, Suriye, Kıbrıs ve Anadolu kıyıları izlenerek Marmaris’te tüm Akdeniz’in havzası noktalanır.
1513′te çizdiği ilk haritasında Kristof Kolomb’un 1498′de çizdiği Amerika haritasından, Portekiz ve Arap haritalarından yararlandığını belirtir. Elde kalan parçası Avrupa ve Afrika’nın batı kıyılarıyla Atlas Okyanusunu, Antil Adalarını, orta ve Güney Amerika’yı gösterir. 1528′de çizdiği ikinci haritasından günümüze kalan parça, büyük bir dünya haritasının kuzey batı köşesi olup Atlas Okyanusu’nun kuzeyini, kuzey ve orta Amerika’nın yeni keşfedilmiş kıyılarını ve Grönland’dan Florida’ya uzanan kıyı şeridini içerir. Adalar ve kıyılar son keşiflere dayalı olarak daha doğru çizilidir. Keşfedilmeyen yerler ise beyaz bırakılarak, bilinmediği için çizilmediği belirtilir. İlk haritadan daha büyük ölçekli ve gelişkin olan ikincisi, teknik olarak döneminin en ileri örneğidir.
YAPITLAR (başlıca): Kitab-ı Bahriye, (ö.s.), 1935, (Yeni harflerle, Denizcilik Kitabı, 2 kitap, Y. Senemoğlu (haz), ty. )
28
2008
Alfred Nobel kimdir?
İsveçli kimyager ve mühendistir; dinamit’in mucididir.
Vasiyetnamesinde, mirasının Nobel Ödüllerinin enstitüleştirilmesi yönünde kullanılmasını istemiştir. Sentetik bir element olan Nobelium onun anısına bu isim ile anılmıştır.
Nitrogliserin’i patlayıcı madde olarak kullanma yollarını araştırdı. 1863 yılında Stockholm’de az miktarda nitrogliserin yapmaya başladı. Birkaç ay süren araştırmalar sonunda meydana gelen bir patlama sonucu laboratuar yıkıldı. Yine de çalışmalarına devam eden Alfred Nobel 1865′de yeni bir fabrika kurdu ve bir süre sonra ikinci fabrikasını da açtı. 1864 yılında araştırmalarının sonucunu aldı ve dinamit barutunu buldu. Araştırmalarına devam eden Nobel 1877′de Balistit adını verdiği yeni bir çeşit barut tasarladı. 1879′da, Paris yakınlarındaki Servan’da bir laboratuvar kuran Nobel, buradaki çalışmaları sırasında dumansız barut adını verdiği ve eşit miktarlarda nitrogliserinle nitroselüloz karışımından oluşan, itici bir barutu buldu.
Birkaç yıl sonra kordit adlı patlayıcı madde konusunda İngiliz hükümeti aleyhine dava açtı, ancak davayı kaybetti. Bu dönemde Fransa’ya karşı kurulan bir ittifakta yer alan İtalya ile işbirliği yapan Nobel, aleyhine başlatılan kampanyalar sonucunda Paris’i terk ederek İtalya’daki San Remo’ya yerleşip laboratuvarını oraya taşıdı.
Nobel, San Remo’da 1896 yılında beyin kanaması sonucu yaşama veda eder. Vasiyetinde, 33 milyon 200 bin kronunun, her yıl insanlığa hizmette bulunanlara sunulmasını istemişti.
Bu ödüller, fizik, kimya, tıp ya da fizyoloji, edebiyat ve barışa hizmet olmak üzere toplam beş dalda verilecekti. Nobel’in bu vasiyeti önceleri büyük tartışma yaratır. Ancak 1900 yılında İsveç Hükümeti Nobel Vakfı’nı kurar. Bu yıldan sonra da Nobel Ödülleri düzenli olarak verilmeye başlanır. Daha sonra 1968′de İsveç Bankası Alfred Nobel’in anısına bir “ekonomi ödülü” ihdas eder ve ilk kez 1969′da verilir.
28
2008
Biruni kimdir?
Biruni hastalıkları tedavi konusunda değerli bir uzmandı. Yunan ve Hint tıbbını incelemiş, Sultan Mes’ud’un gözünü tedavi etmişti. Otların hangisinin hangi derde deva ve şifa olduğunu çok iyi bilirdi. Eczacılıkla doktorluğun sınırlarını çizmiş, ilaçların yan etkilerinden bahsetmiştir.
Bîrûnî, Cebir, Geometri ve Coğrafya konularında bile o konuyla ilgili bir âyet zikretmiş, âyette bahsi geçen konunun yorumlarını yapmış, ilimle dini birleştirmiş, fennî ilimlerle ilahî bilgilere daha iyi nüfuz edileceğini söylemiş, ilim öğrenmekten kastın hakkı ve hakikatı bulmak olduğunu dile getirmiş ve “Anlattıklarım arasında gerçek dışı olanlar varsa Allah’a tevbe ederim. Razı olacağı şeylere sarılmak hususunda Allah’tan yardım dilerim. Bâtıl Şeylerden korunmak için de Allah’tan hidayet isterim. İyilik O’nun elindedir!” demiştir.
Hayatı
Yaşadığı çağa damgasını vurup “Biruni Asrı” denmesine sebep olan zekâ harikası bilgin 973 yılında Harizm’in merkezi Kâs’ta doğdu. Esas adı Ebû Reyhan b. Muhammed’dir. Küçük yaşta babasını kaybetti. Annesi onu zor şartlarda, odunsatarak büyüttü. Daha çocuk yaşta araştırmacı bir ruha sahipti. Birçok kOnuyu öğrenmek için çılgınca hırs gösteriyordu. Tahsil çağına girdiğinde Hârizmşahların himayesine alındı ve saray terbiyesiyle yetişmesine özen gösterildi. Bu aileden bilhassa Mansur, Bîrûnî’nin en iyi bir eğitim alması için her imkânı sağladı.
Bu arada İbni Irak ve Abdüssamed b. Hakîm’den de dersler alan bilginimizin öğrenimi uzun sürmedi, daha çok özel çabalarıyla kendisini yetiştirdi. Araştırmacı ruhu, öğrenme hırsı ve sönmeyen azmiyle birleşince 17 yaşında eser vermeye başladı. Fakat Me’mûnîlerin Kâs’ı alıp Hârizmşahları tarihten silmeleriyle Bîrûnî’nin huzuru kaçtı, sıkıntılar başladı ve Kâs’ı terketmek zorunda kaldı. Ancak iki yıl sonra tekrar döndüğünde ünlü bilgin Ebü’lVefâ ile buluşup rasat çalışmaları yaptı.
Daha sonra hükümdar Ebü’lAbbas, sarayında Bîrûnî’ye bir daire tahsisedip, müşavir ve vezir olarak görevlendirdi. Bu durum, hükümdarların ilme duydukları derin saygının göstergesi, bilginimizin de devlet başkanları yanındaki yüksek itibarının belgesiydi.
Gazneli Mahmud Hindistan’ı alınca hocalarıyla Bîrûnî’yi de oraya götürdü. Zira onun yanında da itibarı çok yüksekti. “Bîrûnî, sarayımızın en değerli hazinesidir’derdi. Bu yüzden tedbirli hünkâr, liyakatını bildiği Bîrûnî’yi Hazine Genel Müdürlüğü’ne tayin etti. O da orada Hint dil ve kültürünü bütünüyle inceledi. Üstün dehasıyla kısa sürede Hintli bilginler üzerinde şaşkınlık ve hayranlık uyandırdı. Kendisine sağlanan siyasî ve ilmî araştırmalarına devam etti. Bir devre adını veren, çağını aşan ilmî hayatının zirvesine erişti. Sultan Mes’ud, kendisine ithaf ettiği Kanunu Mes’ûdî adlı eseri için Bîrûnî’ye bir fil yükü gümüş para vermişse de o, bu hediyeyi almadı.
Son eseri olan Kitabü’sSaydele fi’t Tıb’bı yazdığında 80 yaşını geçmişti. Üstad diye saygıyla yâd edilen yalnız İslâm âleminin değil, tüm dünyada çağının en büyük bilgini olan Bîrûnî, 1051 yılında Gazne’de hayata gözlerini yumdu.
Kişiliği
Bîrûnî, “Elinden kalem düşmeyen, gözü kitaptan ayrılmayan, iman dolu kalbi tefekkürden dûr olmayan, benzeri her asırda görülmeyen bilginler bilgini bir dâhiydi. Arapça, Farsça, Ibrânîce, Rumca, Süryânice, Yunanca ve Çinçe gibi daha birçok lisan biliyordu. Matematik, Astronomi, Geometri, Fizik, Kimya, Tıp, Eczacılık, Tarih, Coğrafya, Filoloji, Etnoloji, Jeoloji, Dinler ve Mezhepler Tarihi gibi 30 kadar ilim dalında çalışmalar yaptı, eserler verdi.
Onun tabiat ilimleriyle yakından ilgilenmesi, Allah’ın kevnî âyetlerini anlamak, kâinatın yapı ve düzeninden Allah’a ulaşmak, Onu yüceltmek gâyesine yönelikti. Eserlerinde çok defa Kur ân âyetlerine başvurur, onların çeşitli ilimler açısından yorumlanmasını amaçlardı. Kurân’ın belâğat ve i’cazına olan hayranlığını her vesileyle dile getirdi. İlmî kaynaklara dayanma, deney ve tecrübeyle ispat etme şartını ilk defa o ileri sürdü.
İbni Sinâ’yla yaptığı karşılıklı yazışmalarındaki ilmî metod ve yorumları, günümüzde yazılmış gibi tazeliğini halen korumaktadır. Tahkîk ve Kanûnı Mes’ûdî adlı eserleriyle trigonometri konusunda bugünkü ilmî seviyeye tâ o günden, ulaştıgı açıkça görülür. Bu eser astronomi alanında zengin ve ciddî bir araştırma âbidesi olarak tarihe mal olmuştur. İlmiyle dine hizmetten mutluluk duymaktadır.
Gazne’de kıbleyi tam olarak tespit etmesi ve kıblenin tayini için geliştirdiği matematik yöntemi dolayısıyla kıyamet günü Rabb’inden sevap ummaktadır. Ayın, güneşin ve dünyanın hareketleri, güneş tutulması anında ulaşan hadiseler üzerine verdiği bilgi ve yaptığı rasatlarda, çağdaş tespitlere uygun neticeler elde etti. Bu çalışmalarıyla yer ölçüsü ilminin temellerini sekiz asır önce attı. Israrlı çabaları sonunda yerin çapını ölçmeyi başardı. Dünyanın çapının ölçülmesiyle ilgili görüşü, günümüz matematik ölçülerine tıpatıp uymaktadır. Avrupa’da buna BÎRÛNI KURALI denmektedir.
Newton ve Fransız Piscard yaptıkları hesaplama sonucu ekvatoru 25.000 mil olarak bulmuşlardır. Halbuki bu ölçüyü Bîrûnî, onlardan tam 700 yıl önce Pakistan’da bulmuştu. O çağda Batılılardan ne kadar da ilerideymişiz.
Biruni, hastalıkları tedavi konusunda değerli bir uzmandı. Yunan ve Hint tıbbını incelemiş, Sultan Mes’ud’un gözünü tedavi etmişti. Otların hangisinin hangi derde deva ve şifa olduğunu çok iyi bilirdi. Eczacılıkla doktorluğun sınırlarını çizmiş, ilaçların yan etkilerinden bahsetmiştir.
Daha o çağda Ümit Burnu’nun varlığından söz etmiş, Kuzey Asya ve Kuzey Avrupa’dan geniş bilgiler vermişti. Christof Coloumb’dan beş asır önce Amerika kıtasından, Japonya’nın varlığından ilk defa sözeden O’dur.
Dünyanın yuvarlak ve dönmekte olduğunu, yerçekimin varlığını Newton’dan asırlarca önce ortaya koydu. Henüz çağımızda sözü edilebilen karaların kuzeye doğru kayma fikrini 9.5 asır önce dile getirdi.
Botanikle ilgilendi, geometriyi botaniğe uyguladı. Bitki ve hayvanlarda üreme konularına eğildi. Kuşlarla ilgili çok orjinal tespitler yaptı. Tarihle ilgilendi. Gazneli Mahmud, Sebüktekin ve Harzem’in tarihlerini yazdı. Bîrûnî, ayrıca dinler tarihi konusuna eğildi, ona birçok yenilik getirdi. Çağından dokuz asır sonra ancak ayrı bir ilim haline gelebilen Mukayeseli Dinler Tarihi, kurucusu sayılan Bîrûnî’ye çok şey borçludur.
Bîrûnî, felsefeyle de ilgilendi. Ama felsefenin dumanlı havasında boğulup kalmadı. Meseleleri doğrudan Allah’a dayandırdı. Tabiat olaylarından sözederken, onlardaki hikmetin sahibini gösterdi. Eşyaya ve cisimlere takılıp kalmadı.
Bîrûnî, Cebir, Geometri ve Cografya konularında bile o konuyla ilgili bir âyet zikretmiş, âyette bahsi geçen konunun yorumlarını yapmış, ilimle dini birleştirmiş, fennî ilimlerle ilahî bilgilere daha iyi nüfuz edileceğini söylemiş, ilim öğrenmekten kastın hakkı ve hakikatı bulmak olduğunu dile getirmiş ve “Anlattıklarım arasında gerçek dışı olanlar varsa Allah’a tövbe ederim. Razı olacağı şeylere sarılmak hususunda Allah’tan yardım dilerim. Bâtıl şeylerden korunmak için de Allah’tan hidayet isterim. İyilik O’nun elindedir!” demiştir.
Eserleri halen Batı bilim dünyasında kaynak eser olarak kullanılmaktadır. Türk Tarih Kurumu 68. sayısını Bîrûnî’ye Armağan adıyla bilginimize tahsis etti. Dünyanın çeşitli ülkelerinde Bîrûnî’yi anmak için sempozyumlar, kongreler düzenlendi, pullar bastırıldı. UNESCO’nun 25 dilde çıkardığı Conrier Dergisi 1974 Haziran sayısını Bîrûnî’ye ayırdı. Kapak fotoğrafının altına, “1000 yıl önce Orta Asya’da yaşayan evrensel dehâ Bîrûnî; Astronom, Tarihçi, Botanikçi, Eczacılık uzmanı Jeolog, Şair, Mütefekkir, Matematikçi, Coğrafyacı ve Hümanist” diye yazılarak tanıtıldı.
Eserleri
Biruni, toplam 180 kadar eser kaleme aldı. En meşhurları şunlardır:
1. EIAsâr’il Bâkiye an’il Kurûni’I Hâliye: (Boş geçen asırlardan kalan eserler.)
2. EI Kanûn’ül Mes’ûdî; En büyük eseridir. Astronomiden coğrafyaya kadar birçok konuda yenilik, keşif ve buluşları içine alır.
3. Kitab’üt Tahkîk Mâli’I Hind: Hind Tarihi, dini, ilmi ve coğrafyası hakkında geniş bilgi verir.
4. Tahdîd’ü Nihâyeti’l Emâkinli Tashîhi Mesâfet’il Mesâkin: Meskenler arasındaki mesafeyi düzeltmek için mekânların sonunu sınırlama. Bu eseriyle Bîrûnî, yepyeni bir ilim dalı olan Jeodezi’nin temelini atmış, ilk harcını koymuştu.
5. Kitabü’I Cemâhirfî Ma’rifeti Cevâhir: Cevherlerin bilinmesine dair kitap.
6. Kitabü’t Tefhimfî Evâili Sıbaâti’t Tencim: Yıldızlar İlmine Giriş.
7: Kitâbü’s Saydelefî Tıp: Eczacılık Kitabı. İlaçların, şifalı otların adlarını altı dildeki karşılıklarıyla yazmış.
18
2008
80 Yaşında Ama Hayalleri Bitmedi
“80 Yaşındayım Ama Düşlerimi Hâlâ Yeni Fabrikalar Süslüyor”
İsmet YORGANCILAR
Türkiye’nin sanayileşme atağına öncülük edenler arasında yer alıyor İsmet Yorgancılar. Bugün 80 yaşında ama yatırımdan vazgeçmiyor. Yorgancılar’ın son projesi kağıt fabrikası kurmak.
Türkiye’nin sanayileşme hamlesine öncülük yapan kuşağın bir ferdi İsmet Yorgancılar. 80 yaşında ama hâlâ yeni projeler üretmeye devam ediyor. İzeltaş gibi el aletleri sektöründe Türkiye’nin en büyük firmasını kuran, cam sektöründe Yorcam markasını yaratan Yorgancılar, sürekli proje üretmenin, yeni işlere girmenin ve yatırım yapmanın en büyük tutkusu olduğunu belirtiyor.
Yorgancılar, şimdi Manisa’nın Turgutlu ilçesindeki arazisinde hem üzüm yetiştiriyor hem de 15.000 metrekare büyüklüğünde kümese sahip olan çiftliğinde tavuk yetiştiriyor. Yorgancılar, “Bende proje bitmez. Sırada kâğıt fabrikası kurma planım var. Bunun için araştırmalarım devam ediyor” dedi.
Nazilli’de 1927 yılında doğan, ortaokulu bitirdikten hemen sonra iş hayatına atılan Yorgancılar, çocukluk yıllarında pazara mal getiren köylülerin atlarına yer kiralamış. 1945 yılında İzmir’e yerleşmiş ve iş yaşamına yorgan dikerek başlamış. Kardeşleriyle kerestecilik işine giren Yorgancılar, 1968 yılında Dalan ailesi ile beraber İzeltaş’ın temellerini atarak, el aletleri, döküm ve otomotiv yedek parça üremine girer. Bir yandan da cam sektörüne el atarak, 20’nin üzerinde şirketin kuruluşuna öncülük yapar. Bugün İzeltaş, 100.000 metrekare açık alana sahip fabrikada yılda 10 milyon adet ve 3 bin çeşit el aleti üretiyor. Dövsa, Elburg, Elpaş İzeltaş Grubu’nun diğer şirketleri arasında yer alıyor. Yorsan Grubu ise Yorsan, Yorglas, Yorim şirketlerinden oluşuyor. Yorgancılar sadece sanayi sektörleriyle de sınırlı kalmadı. Kuşadası’nda Sunset Tatil Köyü’nü kurarak turizm sektörüne de girdi.
Sanayicilikten Tarıma
2002’de işlerini çocukları Ender, Semavi ve Gülfem’e bırakarak şirketlerin yönetim kurulu başkanlığı görevinden ayrılan İsmet Yorgancılar, geleneksel bir emeklilik hayatı yerine yeni projeler üreteceği bir yaşam tarzını seçti. Hâlâ İzeltaş ve Yorsan’ın faaliyetlerini yakından takip eden, çocuklarına ve şirket yöneticilerine gönüllü danışmanlık yapan Yorgancılar, zamanını hobilerini ticaret ve sanayi projelerine dönüştürmeye harcıyor. Hayatında hiç boşluk hissetmediğini söyleyen, yaşamının önemli bölümü sanayicilikle geçen Yorgancılar, emeklilik yaşamında ilk önce madencilik sektörüne merak sardı. Türkiye’deki maden kaynakları üzerine araştırma yaptı, Ödemiş’te altın kaynaklarını araştırdı. Bu projeyi şimdilik rafa kaldıran Yorgancılar’ın yeni gözdesi ise tarım ve hayvancılık.
Temellerini 1968’de attığı İzeltaş’ın bugün dünya şirketi olduğunu, 1974’te kurduğu Yorsan’ın da cam konusunda Türkiye’de önemli konuma ulaştığını belirten Yorgancılar gelişimi şöyle anlatıyor: “Şirketlerde onur kurulu başkanlığım devam ediyor. Yatırım yapılırken daima bana danışılıyor. Ben ise asıl uğraşımı Yorbağ şirketine verdim.
Turgutlu’da 60 dönüm arazide seracılık, çiçekçilik ve bağcılık yapıyorum. Yılda 10-12.000 ton çekirdeksiz kuru üzüm alıyorum. Yer geniş olduğu için orada tavukçuluğu da geliştirdim. Ege’de birçok çiftliğe göre oldukça büyük bir tavuk çiftliği kurdum. 15.000 metrekare tavuk kümesi yaptım. 35 günde 200.000 adet etlik tavuk yetiştiriyorum. Yılda yaklaşık 2.000 ton tavuk eti üretiyoruz. Üretimi Banvit’e veriyoruz. Şu an işin geldiği noktadan memnunum. Dünya nüfusu arttıkça besin kaynaklarına, özellikle de ete yönelik talep artıyor. Kendi markamı yaratmayı düşünmüyorum. Çünkü tavukçuluk yapmak kolay değil. İlk önce civciv elde etmek için kuluçkahane kurmak zorundasınız. Bu civcivleri yumurtalık veya etlik olarak büyütmek gerekiyor. Üçüncü etapta ise kesimhanede kesilen hayvanlar pazarlanıyor. Ben bu işin sadece tavukları büyütme kısmını yapıyorum.”
Hayali 120 Yaşına Kadar Yaşamak
Çok sayıda insanın emeklilik hayali olan deniz kıyısında bir yaşam yerine üzüm bağıyla ve tavuklarıyla yaşamayı tercih eden Yorgancılar, “Çeşme’ye yılın iki ayı gidiyoruz. Ama yılın geri kalan bölümünü Turgutlu’da geçirmek istiyorum. Bu nedenle güzel bir yaşama yeri yaptım. Hayalim 120 yaşına kadar burada yaşamak. Ama burada yaşarken yine boş durmayacağım. Şimdiki yatırım projem kâğıt fabrikası kurmak. Bu projenin araştırmalarını yapıyorum” diye konuştu.
Genç kuşağın daima yeni araştırmalar yapması ve bu doğrultuda yeni sanayi tesisleri kurması gerektiğini ifade eden Yorgancılar, kendisinin hayatı boyunca kazandığını yatırıma harcadığını belirtiyor ve ekliyor: “Türkiye’nin sanayi sektörlerine ihtiyacı var. Sanayi olacak ki para kazanılacak. Gençlerin de bu ilkeler doğrultusunda çalışmasını arzu ediyorum” dedi.Kazandığını yatırımın yanı sıra hayırseverlik işlerine de harcayan İsmet Yorgancılar, Buca’da 21 dershanenin bulunduğu İsmet Yorgancılar İlköğretim Okulu’nu ve Uzundere’de eşinin adını taşıyan Sabiha Yorgancılar İlköğretim Okulu’nu yaptırdı. Yorgancılar, bir SSK dispanseri kurarak sağlık alanında da hayırseverlik yaptı.
18
2008
Hurdalıktan Holdinge
Hurdalıktan Doğan Dev Şirket: Ege Soğutmacılık A.Ş.
Elektrik teknisyenliğinden soğutmacılığa uzanan yaşam öyküsünde Atilla Üner, kendi deyimiyle cahillikten doğan cesaretle bugün 50 milyon Dolar’lık ciroya sahip Ege Soğutmacılık A.Ş.’yi yarattı. Bundan 28 yıl önce İstanbul’da bir hurdalıkta bulduğu Alman yapımı iki kamyon soğutucuyla bu sektöre adım atan Üner’in fabrikasından çıkan ürünler bugün dünyanın dört bir yanındaki araçlarda kullanılıyor.
Türkiye’nin ilk otobüs klima ihracatçısı, ilk ambulans kliması, ilk frigorifik kasa soğutucu üreticisi, Safkar ve Penguen markalarına sahip Ege Soğutmacılık A.Ş’nin 56 yaşındaki Yönetim Kurulu Başkanı Atilla Üner’in, ortaokulda ikinci sınıfta tarih öğretmeninden işittiği azar hayatının dönüm noktası oldu. Okulu bırakan ve kuyumcu atölyesinde iş hayatına atılan Üner’i, elektrikçilikte yetki belgesine sahip babası daha sonra bir elektrik atölyesine çırak olarak verdi. Askerlik dönüşü, babasıyla kurduğu elektrik atölyesi Üner’i bugün 50 milyon Dolar’lık ciroya sahip Ege Soğutmacılık A.Ş’nin sahibi yaptı.
Üner, elektrikçilikten soğutmacılığa geçişlerini şöyle anlattı: “Babamla birlikte elektrikçilikte yetki belgesine sahiptik. Çiğli’de Sasalı’dan Kaklıç, Ulukent’e kadar elektrik sorumlulukları bizdeydi. O dönemde Tanör Tavukçuluk’un sahibi Reha Tanör ile tanıştık. Çiftliğin elektrik işlerini yapıyorduk. Irak’a ihracata başladılar. Ancak yumurtaların yarısı Irak’a giderken sıcaktan bozuluyordu. Reha Bey ’Kamyonlarımıza soğutucu bulun’ dedi. 1979 yılında İstanbul’a gittik ama ne aradığımızı doğru düzgün bilmiyoruz. Bir hafta sonra umudumuzu kesmiştik ki benim eski otomobilime sinyal lambası ararken, dükkân sahibinin yönlendirmesiyle bir hurdalıkta iki kamyon soğutucusu bulduk. Onları satın alıp geldik. Cihazı ancak bir haftada monte ettik. Elektrik devresini bağlarken içinden Almanca yazılı garanti kartı çıktı. Almanca bilen mahalledeki arkadaşlarımıza doldurttuk, gönderdik. Ama bizim cihazlar da çalışıyor. 15 gün sonra Türkiye masasına bakan kişi geldi elimizi sıkıp tebrik ettiler. Ertesi gün bize bayilik teklif ettiler. Buzdolapçı bir arkadaşımla ortak olduk ve şirketimizi kurduk.
Teklifler Geliyor
Cezayir’de Safkar Algerie S.A.R.L. adlı bir şirkette değişik tipte nakliye soğutucuları ve ticari araç klimaları ürettiklerini de belirten Atilla Üner, Malezya’da 2.000 otobüs kliması montaj kapasiteli istasyon kuracaklarını söyledi.
Üner, “Bu yılki hedefimiz ciroyu artırmaktan çok, ihracat. Direkt ihracatımız yüzde 15–20. Dolaylı ihracatımız yüzde 35’lerde. Otobüsün ihraç edildiği yere bizim de ürünümüz gidiyor. Türkiye’de bu yıl otomotiv sektöründe yüzde 15–20 arasında gerileme bekleniyor. Aradaki bu daralmayı ihracatla kapatacağız. Bizim sektörde dünyada üretici firma sayısı 20’yi geçmez. Biz de Türkiye’de tek yerli firmayız” dedi. Üner teklifler geldiğini, ortaklığa açık olduklarını da söyledi.