Sanayici 1964 yılında İstanbul’da doğdu. Eğitimini Leysen American School’da tamamlayan Demirören TÜSİAD, TUGİAD ve TABA üyesidir. Hobileri arasında golf oynamak ve seyahat etmek olan Demirören İngilizce biliyor. Demirören evli olup 2 çocuk babasıdır.
29
2008
Tümer Metin kimdir?
Futbolcu
Pozisyonu Ortasaha
Doğum Tarihi 1974
Doğum Yeri Zonguldak Boyu(cm) 1.76
Kilosu(kg) 68
Önceki Kulübü Samsunspor, Zonguldakspor
Yabancı Dil İngilizce
Eğitim Durumu Üniversite öğr.
Hobileri Tenis, bowling
Ayakkabı No. 40
29
2008
Seyfi Basa kimdir?
Lion, Rotaryen ve 32. dereceden Mason olan; Cerrahpaşa, Vakıf Gureba, Haseki ve Numune hastanelerinde başhekimlik yapan İbrahim Seyfi Basa, hayatta iken yayımlamamak kaydıyla hatıralarını yazıyor. Basa, mafyadan sosyeteye kadar çok kişinin kendisinden sahte rapor istediğini söylüyor.
“25 sene başhekimlik yaptığım için mafyasından zenginine kadar bana işi düşmeyen kalmadı. Hapse mahkûm olmuştur; hapis yatamaz diye rapor verirdim. Çocuğu sakattır, araba alacak, ‘Seyfi Bey rapor verir’ der, gelirler, verirdim. Hiçbir şeyden korkmazdım, hâlâ korkmam. Ben sahtekârlığı iyilik için yapardım. Bakanlık da raporlarımı kabul ederdi. Çünkü benim raporum geçerli olurdu, Süleyman Bey’in (Demirel) arkadaşı olduğum için. Herkeste ‘Nasıl olsa Seyfi istediğini yaptırır’ zihniyeti vardı.”
Seyfi ve başhekim kelimeleri, soyadını söylemeye gerek duymadan hatırlatmaya yeterli olacaktır onu. Hiç kullanmadığı ön adı ile birlikte İbrahim Seyfi Basa’dır bu sözlerin sahibi. 25 yıl boyunca İstanbul’daki Cerrahpaşa, Vakıf Gureba, Beyoğlu, Haseki ve Haydarpaşa Numune hastanelerinde başhekimlik yapmış olan Basa, Lion, Rotaryen ve söylediğine göre üst dereceden (32) mason birisidir.
“… ve çok gariptir ki 1962’de ben Cerrahpaşa Hastanesi’nin başhekimi oldum” diyen Seyfi Basa, olayın garipliğini de şu cümlelerle açıklamakta: “Hastanedekilerin hepsi hocamdı ve ben çok gençtim. 38-39 yaşlarında iken, o zaman Türkiye’nin en büyük hastanesi olan Cerrahpaşa’ya, Türkiye’nin en genç başhekimi olarak tayin oldum.”
Birçok kişiyle ve anısı bulunan ve bu anılarını kaleme almaya devam eden, onları yayımlamayı ise en azından hayatta olduğu sürece düşünmeyen Seyfi Basa, hatıralarından ancak bir tanesini bizimle paylaşıyor. Haseki Hastanesi Başhekimi iken Dündar Kılıç’ın kendisine geldiğini söyleyen Basa, şunları anlatıyor: “Kılıç, ‘Benim 4 ay mahkûmiyetim var. Çok mühim işim var. 5 ay sonra girmem için bana bir rapor verir misin?’ dedi. Bir adamın 4 ay sonra hapse girmesi ile 4 ay evvel girmesi arasında bir fark var mı? Rapor verdim, 5 ay hapse giremez diye.”
‘Dündar Kılıç nerede görse elimi öptü’
Bunun üzerine Dündar Kılıç, Seyfi Basa’ya ertesi gün, kardeşi vasıtasıyla, 1976 veya 77’nin parasıyla içinde 500 milyon lira bulunan bir teşekkür mektubu gönderir. Anlattığına göre Seyfi Basa mektubu büküp kardeşi vasıtası ile Dündar Kılıç’a iade eder: “On beş dakika sonra Dündar geldi. ‘Affedersin, bugüne kadar kim ne yaptı ise benden para aldı. İlk defa böyle bir şeyle karşılaştım’ dedi. Ondan sonra Dündar nerede görse elimi öpmüştür. Bunlar kabadayı idi. Şimdikiler kabadayı değil, sahtekâr ve dolandırıcı.”
Seyfi Basa ilk defa 1965 yılında başbakanlık koltuğuna oturan Süleyman Demirel’le arkadaştır. Bu sebeple, raporları daha bir itibar görmektedir. Onun Demirel’le tanışıklığı ise politikacı amcazadesi Ercüment Basa vesilesi ile olmuştur. Amcasının oğlu Mazhar Basa ise CHP ve GP’den 13. dönem milletvekili olarak Meclis’te bulunmuştur.
Demirel’le Seyfi Basa’nın ilişkisi zamanla ilerler. Hatta Demirel 1967’de o zaman İstanbul Üniversitesi’ne bağlanması gündeme gelen Cerrahpaşa Hastanesi’nin başhekimi Seyfi Basa’ya, gitmek istediği hastaneyi tercih etmesini bile söyler. Basa, ‘hiç bir arkadaşımın yerini almak istemem’ derse de önce Vakıf Gureba’ya cildiyeci olarak tayin edilir, 23 gün sonra da eski başhekimin istifa etmesiyle kendisi o koltuğa oturur. Seyfi Basa ancak 1974 yılında, Bülent Ecevit’in Necmettin Erbakan’la kurduğu Birinci Ecevit Hükümeti döneminde Erbakan tarafından görevden alınır. Bunun üzerine Süleyman Demirel ona imzalı fotoğrafını gönderir. Seyfi Basa bu sefer Şişli Etfal Hastanesi’ne cildiyeci olarak tayin edilir. Fakat, Ecevit’in Erbakan’la kurduğu bu hükümet ancak 8 ay ayakta kalabilir. Ardından, sağlık bakanı olan Kemal Demir ona ‘Hangi hastanenin başhekimliğini istiyorsun?’ diye sorar. Beyoğlu Kuledibi Hastanesi’nde kısa süre başhekim olan Basa, oradan da 1976 yılından ‘1985’e kadar sürecek Haseki Hastanesi Başhekimliği’ne geçer. Seyfi Hoca, o işin ardından, son başhekimlik görev yeri olan Haydarpaşa Numune Hastanesi’ni ıslah etmek üzere buranın başına getirilir. Sonradan kendisine söylendiğine göre, askeri tıbbiyeli olduğu için, zamanın Cumhurbaşkanı Kenan Evren istemiştir onun buraya gelmesini.
Ankara Cinayeti konusunda neden
konuşmuyor?
1921 yılında Rize/Pazar’da dünyaya gelen Seyfi Basa, ailesinin Kafkaslar’dan geldiğinin kuvvetle ihtimal olduğunu söylemektedir. Dedesi İshak Basa en son Çorum Valiliği’nde bulunmuş, babası Nazım Basa ise hukuk eğitimi almasına rağmen mesleğini hiç yapmamış, ticarete atılmış Seyfi Basa, ilkokulu Pazar’da okuduktan sonra orta ve lise tahsilini Trabzon’da yatılı okulda tamamlar. Sonrasında 1938 senesinde İstanbul Hukuk Fakültesi’ne girer. İstanbul’daki ikinci senesinde ise askeri tıbbiyeye geçer. Prof. Siyami Ersek gibi tanınmış tıp adamları ile birlikte okuyan Basa, 1944 yılında teğmen rütbesiyle mezu nolur. Stajını 1945 senesinde Ankara da Gülhane’de yapan Basa, o yıl meydana gelen ve meşhur ‘Ankara Cinayeti’ olarak anılan hadise hakkında da bilgi sahibidir. Doktor Neşet Naci cinayete kurban gitmiş, bu olayla bağlantılı olarak Ankara Valisi Nevzat Tandoğan da intihar mı, cinayet mi olduğu hâlâ tartışmalı bir şekilde hayatını kayetmiştir. Dost sohbetlerinde konu ile ilgili bilgilerini aktardığını öğrendiğimiz Seyfi Basa’nın, bu konudaki sorularımız karşısında tavrı nettir: “O mevzuda konuşmam.” Anlaşılan, bu hadise de Seyfi Hoca’nın hatıraları arasındaki yerini sır olarak korumaya devam edecek.
1948 yılında imtihanı kazanarak Ankara Gülhane’ye cildiye asistanı olarak giden Basa, 1951 senesinde cildiye mutehassısı olup bir de kara ordusundan hava ordusuna geçer. Türk ordusunda bir ordudan başka bir orduya geçmek imkansızdır. Ama Basa, bu konuda bir ilki başarır. Gizli bir el mi yoksa talihi mi yardım etmiştir ona, bilinmez. Böylece, kara ordusunda kalsaydı mecburi hizmet için Anadolu’nun birçok yerine gitmesi söz konusu olacakken, Ankara ve Eskişehir’de tesisi bulunan hava ordusunda görev alır. Eskişehir’de iken devlet tarafından yurtdışına eğitimlere gönderilir. O tarihlerde ***** Menderes’in, mecburi hizmet süresini 15 yıldan 10 yıla indirmesini fırsat bilerek, askeri tıbbiye mezunu olduğundan binbaşı rütbesini de almasına rağmen ordudan ayrılır. Kısa bir süre Zeynep Kamil Hastanesi’nde çalışır. Arkasından da yukarıda adı geçen hastanelerde başhekimlik yapar.
‘Devletin kasasında para olsun,
millet açlıktan ölsün’
Bunca yıl başhekimliğin ardından 1987 yılında Süleyman Demirel tarafından Doğru Yol Partisi İstanbul İl Başkanlığı’na gelmesi istenir. Demirel’le olan ilişkisi buna en temel etkendir ama Basa’nın bu partiye yakın durmasının sebebi Cumhuriyet Halk Partisi’nin izleyegeldiği politikalardır: “Halk Partisi’ni gençliğimden beri hiç tasvip etmedim. Çünkü bizim çocukluğumuzda Türkiye’nin en fakir yeri Rize idi. CHP’lilerin bir zihniyeti vardı. Devletin kasasında para olsun, millet acından ölsün. Politika bu idi. Demokrat Parti’nin 1950 seçimlerinde o kadar büyük bir zafer kazanması tamamiyle halkın onlardan nefret etmesine bağlı idi. Dikkat ederseniz hâlâ bu nefret sürüyor.”
Bu dönemde İstanbul/Fatih’ten DYP adına milletvekili adayı da olan Seyfi Hoca, Turgut Özal’ın karşısında kazanamayacağını kestirip, adaylıktan çekilir.
Türkiye’nin ilk özel çocuk hastanesini kurdu
Osmanlı döneminin ilk çocuk hastanesi Şişli Etfal’i kuran ile cumhuriyet devrinde Adana’da Türkiye’nin ilk özel hastanesini açan kişilerin ortak özelliği, isimlerinin İbrahim olmasıdır bilgisin veren Basan; “1990 yılında Türkiye’nin ilk özel çocuk hastanesi Seba’yı açtım. Benim ön ismim de İbrahim’dir” diyor.
‘Doktorlardan ve insanlardan nefret ettim’
Türkiye’de sedef hastalığını tedavi eden tek kişi olduğunu iddia eden Seyfi Hoca, İngiltere’den getirttiği bir iğne sayesinde bugüne kadar 4 bin sedefli hastada iyi netice aldığını ifade ediyor. Uzun yıllar başhekimlik yapmış birisi olan Seyfi Basa, içinde bulunduğu doktorlar dünyası hakkında ise bunca yıldan sonra hiç iyi konuşmamaktadır: “Türkiye’de son senelerde bozulan ticari ahlaktır; senelerdir dostluk, akrabalık, arkadaşlık kalmamıştır; bir tek para kalmıştır ortada. Ben bu hastaneyi açtıktan sonra evvela doktorlardan, sonra insanlardan nefret ettim.”
Yılların tıp adamı Seyfi Basa, tıp ve doktorlar dünyasındaki ilginçliklere de dikkat çekiyor. Basa, doktorların birçoğunun özel giderlerini vergiden düşmek için limited şirket kurduklarını, buna rağmen muayenehane kapılarına şirketin ismini değil, kendi isimlerini yazdıklarını söyleyerek, bu konuda yetkilileri uyarıyor. ‘Doktorlar şirket kurar ama isme tabela asamaz’ diyor. Seyfi Hoca, diyet uzmanlığı gibi bir şeyin olmadığını, akupunkturun aslında bir psikolojik tedavi yöntemi olduğunu, fakat Türkiye’de ticari bir araç haline gelerek ilgili ilgisiz her alanda uygulandığını anlatıyor; berberlerin ‘sivilce tedavisi yapılır’ diye tabela asması karşısında ise şaşkınlığını dile getiriyor.
Sabih Tansal’ın eniştesi
Tevfik-Sabiha Tansal’ın kızı Nermin Hanım’la yaptığı evlilik sayesinde Boğaziçi Üniversitesi’nin eski rektörü Sabih Tansal’ın da eniştesi olan Seyfi Basa oldukça geniş bir çevreye sahiptir. Bu kadar geniş bir çevre edinmesinin sebebini, İstanbul’a daha ilk geldiğinde bütün sosyal kulüplere üye olmakla açıklayan Basa, Moda Deniz ve Moda Yelken kulüplerine üyeliklerinin yanında Büyük Kulüb’ün de yaşayan en eski üyesi durumundadır.
‘Bursaspor’la şike yaptık’
1975’te, gazetelerde müstear isimle (ne olduğunu açıklamıyor) yazılar yazan, doktorların yanında, büyükelçiler ve Cemal Ulusoy, Sakıp Sabancı gibi iş dünyasının köklü isimlerinin de bulunduğu kişilerle bir zaman öncesine kadar özel toplantılarda bir araya gelen Basa, Beşiktaş’a üyeliğinden önce 1986 sezonunda Servet Takiş’in başkan olduğu dönemde Rizespor’da yöneticilik yapmıştır: “Benim dönemimde bir şike yaptık. Ondan sonra sporla alakayı kestim. Şike yapılıyordu, biz de Bursaspor’la son maçı oynarken yaptık o zaman. Ve birinci ligde kaldık.
- Satın mı alındı maç?
Satış yoktu da hatır vardı. Özel bir konuşma idi. 84. dakikada bir penaltı ile birinci ligde kaldık.
- 84. dakika üzerinde anlaştınız!
Öyle rivayet edilir.
29
2008
Selim Sırrı Tarcan kimdir?
1874 yılında İstanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesini ve Harp okulunu bitirdi. 1908′de devlet hesabına İsveç’e giderek, İsveç jimnastiği üzerinde çalıştı. Yurda dönünce askerlikten ayrılıp, beden eğitimi öğretmenliğini seçti, yüzlerce jimnastikçi yetiştirdi, emekli olduktan sonra bir süre Milletvekilliği yaptı. Folklor üzerinde çalıştı. 1948 yılında öldü.
ESERLERİ
Genel kültür üzerine, “Garpta Hayat” ve “Radyo Konferansları” gibi eserler verdi.
29
2008
Sabiha Gökçen kimdir?
Atatürk’ün manevi kızı ve Türkiye’nin ilk kadın havacısı Sabiha Gökçen, 1913 yılında Bursa’da doğdu.Atatürk’ün 1925 yılında manevi evlat edindiği Gökçen, Çankaya İlkokulu ve İstanbul Üsküdar Kız Koleji’nde öğrenim gördü.1935 yılında Türk Hava Kurumu’nun Türk Kuşu Sivil Havacılık Okulu’na giren Gökçen, Ankara’da A.B. Yüksek Planörcülük brövelerini aldı. Gökçen, 7 erkek öğrenciyle birlikte Rusya’ya gönderilerek yüksek planörcülük eğitimini tamamladı.1936 yılında Askeri Hava Okulu’na giren Gökçen, burada gördüğü özel eğitimden sonra askeri pilot oldu. Eskişehir’de 1. Tayyare alayında bir süre staj yapan Gökçen, avcı ve bombardıman uçaklarıyla uçtu. Gökçen 1937 yılındaki Trakya ve Ege manevralarında görev aldı, aynı yıl Dersim harekatına katıldı.1938 yılında Balkan devletlerinin davetlisi olarak uçağı ile bir Balkan turu yapan Gökçen, daha sonra Türk Hava Kurumu Türk kuşuna başöğretmen tayin edildi. Sabiha Gökçen, 1955 yılına kadar bu görevini sürdürdü. 22 Mart 2001 tarihinde Ankara Gata’da öldü.
29
2008
Ömer Faruk Osmanoğlu kimdir?
Sürgün, padişah torunları için ıstırap, sefalet ve sıkıntı ile beraber
hayal ve bekleyiş demekti. Türkiye’ye girişleri yasak olan Son Osmanlılar,
yıllar boyunca memleketten gelecek olan “Artık dönebilirsiniz” haberini
hayal etmişlerdi.
Bu izni bekleyenler arasında Son Halife Abdülmecid Efendi’nin oğlu olan ve
1919 ile 1924 yılları arasında Fenerbahçe Kulübü’nün başkanlığını yapan
Şehzade Ömer Faruk Efendi de vardı.
İşte, sürgündeki şehzadenin 1966′da yazdığı bir mektubunun bazı bölümleri:
Ömer Faruk Efendi, sürgünde bil bağlı olduğu kulübünden “Cánım Fenerbahçe”
diye bahsediyor ve satırlarında kahreden bir vatan hasretini naklediyor.
Kader, Fenerbahçe Kulübü’nün sabık başkanına memleketini bir daha görmeyi
nasib etmeyecek, Ömer Faruk Efendi sürgünde can verecek ve Türkiye’ye ancak
cenazesi gelebilecekti.
BAŞLARKEN
Kanal D’de, önümüzdeki 18 Ocak Çarşamba gününden itibaren benim hazırladığım
dört bölümlük bir belgesel yayınlanacak: “Son Osmanlılar”… Konusunda bir
“ilk” olan bu belgeselde, 1924 Martı’nda Türkiye’den sınırdışı edilen
Osmanlı Hanedanı’nın bazı mensuplarının sürgünde yaşadıkları ve filmlere
bile taş çıkartacak derecede hüzünle yüklü gurbet hayatlarından kesitler yer
alıyor. Üç gün devam edecek olan bu yazı dizisinde, belgeselin tanıtımının
yanı sıra hanedanın kadın mensupları için 28, erkekleri için de tam
50 yıl devam eden bu sürgünün hüzünlü ve şaşırtıcı bazı anlarını
okuyacaksınız.
Sürgün, birçok Son Osmanlı için ıstırap, sefalet ve sıkıntı ama daha da
önemlisi, hayal ve bekleyiş demekti.
Türkiye’ye girişleri yasak olan Son Osmanlılar, yıllar boyunca memleketten
gelecek olan “Artık dönebilirsiniz” haberini hayal etmişlerdi. Bu hayal,
hanedanın kadınları için 28, erkekleri için de tam 50 sene boyunca devam
edecek ve geçen her gün sürgündeki Osmanlılar’a acı, sıkıntı ve hüzün
getirecekti.
Gurbetin getirdiği bütün bu acıları çekerken memlekete dönebilme hasretiyle
yanan Son Osmanlılar’ın arasında Şehzade Ömer Faruk Efendi de vardı.
Ömer Faruk Efendi, Son Halife Abdülmecid Efendi’nin oğluydu.
İstanbul’da, 1898′de doğdu. Almanya’da Potsdam Askeri Akademisi’ni bitirdi,
ilk dünya savaşında Verdun cephesinde savaştı, sonra Türkiye’ye döndü ve bir
kuzeniyle, zamanın hükümdarı Sultan Vahideddin’in kızı Sabiha Sultan ile
evlendi ve üç çocukları oldu: Neslişah, Hanzade ve Neclá sultanlar…
Şehzade, 1919′da Fenerbahçe Kulübü’nün başkanlığına seçildiğinde henüz 21
yaşındaydı. Başkanlığı 1924 Martı’na, hanedanın bütün mensuplarıyla beraber
Türkiye’den sürgüne gönderilmesine kadar, beş sene devam etti.
Faruk Efendi, memleketini bir daha göremedi. Sürgünü tam 45 sene boyunca
yaşadı ve hayata ailenin erkeklerine memlekete dönebilme izninin
verilmesinden beş yıl önce, 1969′da Kahire’de, memleket ve İstanbul hasreti
içerisinde veda etti. Mezarı yıllar sonra, Ankara’nın “sessizce
nakledilmesi şartıyla” verdiği özel bir izinle Türkiye’ye getirildi ve
gurbette can veren şehzadenin naaşı, Cağaloğlu’ndaki Sultan Mahmud
Türbesi’ne defnedildi.
Aşağıda, Şehzade Ömer Faruk Efendi’nin Kahire’den 1966′nın 20 Temmuz günü
İstanbul’da yaşayan dostu meşhur tarihçi İsmail Hami Danişmend’e
gönderdiği mektubun Fenerbahçe ile ilgili kısımları yer alıyor. Şehzade,
mektubunda seneler önce başkanlığını yaptığı Fenerbahçe Kulübü’nün o zamanki
başkanı Faruk Ilgaz’dan bir mektup aldığını söylüyor, kulübün kendisini
hatırlamasından duyduğu memnuniyeti anlatıyor ve gözyaşlarını tutamadığını
yazıyor.
Sürgündeki şehzadenin mektubunun sonlarındageçen “Beyefendi” bahsini biraz
açayım: Ömer Faruk Efendi şehzadelere “Efendi hazretleri” diye hitap
edilmesi gerektiği halde kulüpten gelen mektupta kendisine “Muhterem
Beyefendi” dendiğini yazıyor ama Fenerbahçe aşkından dolayı bu protokol
hatasına önem vermediğini anlatıyor…
CANIM FENERBAHÇE
İşte, Şehzade Ömer Faruk Efendi’nin Fenerbahçe’den bahsettiği mektubunun
bazı bölümleri: “Pek muhterem beyefendi,
…İçimden, bu sene bir kavuşma senesi olacak diye geldi! Sonra, o kavuşma
kim ile? Sevgili vatanım ve 15 senedir görmediğim çocuklar ile mi, yoksa
toprak ile mi diye düşündüm!
…’Maneviyatınızı bozmayın, ye’se kapılmayın’ buyuruyorsunuz ama buna imkán
kaldı mı? İnsan taştan çelikten olsa yine dayanmaz! Kaçıncı senedir bu
tahammülümüz! Artık tahammül edebilme imkanları da kalmadığı gibi işkencenin
de bir derecesi var. Öyle bir hále geldim ki ne isteyeceğimi bilemez oldum.
…Geçen gün … postacı geldi ve büyükçe bir zarf uzattı. Üstünde cánım
Fenerbahçe Spor Kulübü’nü görünce şaşırdım. Mektubu okuyunca büsbütün
hayretlere düştüm. Kulübün yeni müdürü, sabık reislerinin resmini istiyor!
Salonlarını tezyin (süslemek) için! Kırk küsur senedir böyle bir aláka
görmediğimden şaşırdım ve mütehassis oldum, teessür duydum ve gözlerimden
yaşlar boşandı. Yeni ve eski birer fotoğrafımı, kulüp ázálarıyla çıkmış olan
bir eski resmimi ve göstermiş oldukları aláka dolayısıyla teşekkürlerimi
yazdım ve gönderdim. Yeni reisin ismi de Faruk olduğundan, adaşlık hasebiyle
bir sempati doğmuş olacak! Bana gönderdikleri kulübün ismi, işareti ve
arkasına yazdıkları beni çok mütehassis etti: ‘Kulüp erkánı, eski reislerine
saygılarını sunarlar.’ Şimdi resim çerçeveye geçmiş halde yanımda duruyor.
‘Muhterem Beyefendi’ diye yazmalarına dikkat bile etmedim. Çünki,
bilmediklerinden! Bundan birkaç sene evvel de biri bana kezá ‘Beyefendi’
diye hitap edince ‘Affedersiniz ama ben efendi değilim. Öyle olmuş olsa idim
memleketten çıkarılmazdım. Bana çok pahalıya malolan unvanımdan vazgeçmeyin,
rica ederim’ demiştim. Bunu size gülün diye yazıyorum. Gülmeyi bile unutmak
üzereyim ve unutmamaya uğraşıyorum. …Ömer Faruk”
Osmanlı tahtının várisini haçların arasına defnettik
İSTANBUL’da 1909′da doğan Mehmed Orhan Osmanoğlu, Osmanlı hükümdarı İkinci
Abdülhamid’in torunuydu. 15 yaşındayken ailesiyle beraber sürgüne
gönderildi ve gurbette hayatını kazanmak için otomobil tamirciliğinden
kamyon şoförlüğüne kadar her işte çalıştı.
Orhan Efendi, kendisiyle tanıştığım 1970′lerin sonunda Paris’teki Amerikan
Askeri Mezarlığı’nın bekçiliğini yapıyordu!
Sonra mezar bekçiliğinden 160 dolar aylıkla emekli oldu ve Güney Fransa’nın
Nice şehrine yerleşti. Aramızdaki dostluk seneler geçtikçe arttı ve o
yıllarda Osmanlı Hanedanı’nın “reisi” yani en yaşlı şehzadesi olan Orhan
Efendi’yi 1992 Ağustosu’nda Hürriyet’in davetlisi olarak on günlüğüne
İstanbul’a getirdim. Sekiz dili rahatça konuşabilen ama gözleri artık çok az
gören Orhan Efendi vatanına 68 yıl aradan sonra ilk defa geliyordu ve
gelişi gazetelerin manşetlerinde yer almıştı.
Mehmed Orhan Osmanoğlu, tam 70 senelik sürgününü, Nice’deki tek odalı
evinde 1994′ün 12 Mart akşamı noktaladı. Vefat haberini alır almaz Nice’e
gittim ve çileli şehzadeyi şehrin “Doğu Yakası Mezarlığı”nda toprağa
verdik.
Cemaat, sadece altı kişiydi: *Sultan Abdülmecid’*in soyundan gelen ve
Nice’de yaşayan Melike ve Emire hanımsultanlar, hanımsultanların Katolik
olan Fransız eşleri, Gazi Osman Paşa ile Sultan Abdülhamid’in
torunu Bülent
Osman ve ben… Osmanlı tahtının várisinin cenaze namazını, Melike
*Hanımsultan’ın
şehrin Arap mahallelerinde bulduğu ve Bülent Osman’ın bahşiş vererek
mezarlığa gelmeye binbir güçlükle ikna edebildiği dört Tunuslu kıldı.
Sultan Abdülhamid’*in torunu, Osmanlı Hanedanı’nın sabık reisi ve saltanat
yıllarındaki resmi unvanı “Şehzáde-i civan-baht devletlu necabetlu Mehmed
Orhan Efendi Hazretleri” olan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Mehmed Orhan
Osmanoğlu, son uykusunu şimdi Nice’in “Doğu Yakası Mezarlığı”nda,
haçların arasında uyuyor. Haçların mevcudiyetinin sebebi mezarın bulunduğu
yerin Müslümanlar ve Hıristiyanlar tarafından ortaklaşa kullanılan ama
“fakirlere mahsus” bölüm olması ve şehzadenin mali imkánsızlıklar yüzünden ancak
buraya defnedilebilmesi…
29
2008
Mustafa Sadık Giz kimdir?
1911 yılında Aydın’da doğmuştur. Dokuz, on, onbirinci dönem İzmir Milletvekili seçildi. Belçika Ziraat Okulu mezunu olan Giz, ***** Menderes’in yakın akrabasıydı ve Tire’de oturuyordu.
Burgaz, Atalan ve Göllüce köylerini içine alan büyük bir arazinin sahibiydi. Küçük Menderes Havzası’nın önemli bir bölümünü kaplayan bu arazide çiftçilikle uğraşıyordu. Jokey Klüp Başkanlığı’nda bulundu. Giz, şıklığı ve zerafetiyle tanınan bir parlamenterdi. 1979 yılında vefat etti.
Demokrat Parti iktidara gelince mutlu ve onurlu bir tarih sayfası yazılıyordu. İzmir Milletvekilleri Ankara’ya haraket edecekleri gün, Demokrat Parti İzmir Milletvekili Sadık Giz, “Biz, bidefa da bizi imtihan et, diyerek milletimize istida verdik. Şimdi bu istidamız kabul edildiği için dünya huzurunda o imtihanı vermeye gidiyoruz” diyordu.
25
2008
Ab Rekabetinde Gerekli Belgeler
80’li yılların sonunda büyük Sanayi kuruluşlarının ISO 9001 belgesi almasıyla başlayan süreç, bugün Kobiler düzeyinde yaygınlaşmış durumda. Hatta kalite belgelerine olan talep 2000’li yıların başından itibaren çevre ve iş güvenliği hassasiyetlerinin artmasıyla ISO 14001, OHSAS 18001 belgelerine ilgiyi de artırdı ve gözetim, denetim, test ve belgelendirme sektörüne olan talepler de arttı. Türkiye’nin AB ile müzakerelere başlamış olması ise kamu ve özel sektör kuruluşlarında sistematik anlamda bazı değişikliklere neden oldu ve ilerleyen süreçte daha da olacağı açık.
AB Süreci Belge Talebini Artırdı
AB’de rekabet edecek olmamız, verimli çalışmaya yönelmeyi şart kılıyor. Müşteri beklentilerini karşılama kaygıları ve sanayileşmenin çevre ve insan sağlığına yönelik yarattığı negatif riskleri azaltma gerekliliği de Türkiye’deki şirketleri sistem kurma ve kurdukları yönetim sistemlerini belgelendirme konusunda hayli motive ediyor. Bu süreçte girişimcilerin bu rekabet ortamında hangi belge ve hizmetlere ihtiyacının arttığını öğrenmek için uluslararası gözetim firması SGS Türkiye Genel Müdürü Hakan Sebükcebe ile görüştüm. Sebükcebe, şu bilgileri verdi.
Tedarikçilerden Ne İsteniyor?
“Avrupa’da ve Türkiye’de de faaliyet gösteren uluslararası firmaların ürün ve hizmet alırken istedikleri bazı standartlar var. Bunlar Alman ve Fransız perakendecilerin tedarikçilerinden istediği IFS, İngiliz perakendecilerin istediği BRC, otomotiv ana sanayilerin tedarikçilerinden istediği ISO TS 16949, özellikle tekstil gibi emek yoğun sektörlerden istenilen sosyal sorumluluk SA 8000 belgesi, lojistik sektörü için güvenlik standardı olan TAPA, orman ürünleri ihracatı yapan firmalardan istenilen FSC genel olarak talep edilen belgeler.”
Ön Koşul Belgeleri
Sebükcebe, ön koşul olarak talep edilen belgeleri ise şöyle sıraladı: “ISO 9001 Kalite Yönetim Sistemi, ISO 14001 Çevre Yönetim Sistemi, iş sağlığı ve güvenliği alanında OHSAS 18001, müşteri memnuniyet standardı olan ISO 10002, gıda sektörü için ISO 22000, bilişim sektörü için ISO 20000, müşteri ve şirket bilgilerinin güvenliğini sağlamak zorunda olan firmalar için ISO 27001 belgeleri tüm dünyada yaygın bir şekilde kabul gören ve bazı firmalar için ürün temin etmeden önce ön koşul olarak istenilen belgeler.”
Kaynak: Capital Dergisi
25
2008
Felsefenin Doğuşu??
Günümüzden beş bin yıl öncesine kadar, yani yazının bulunmasına kadar olan süre içerisinde insanlar birikimlerini gelecek kuşaklara sağlıklı ve tam olarak aktaramıyorlardı. Ancak yazının bulunması da tıpkı diğer insan başarıları gibi toplumsal ve tarihsel koşulların olgunlaşması ile gerçekleşti.
İnsanın yeryüzünde görülmeye başladığı günden bu güne yaklaşık elli bin yıl geçti. Bu sürenin yaklaşık ilk kırk bin yılı insanın toplayıcılık ve avcılık yaparak yaşamını sürdürdüğü ilkel kominal toplum ve aşiret dönemi olarak yaşandı. Avlanarak ve toplayarak tükettiği doğayı, yeniden üretmeyi başaran insan dünyanın her tarafında varlığını da sürdürdü. Ancak bu dönemde temel olarak iki farklı kültür yarattı; toprağı işleyerek ziraat yapan uygar toplum ve hayvancılık yaparak yaşamını sürdüren barbar toplum. Uygar toplumlar yerleşik köy yaşamı sürdürürken, barbarlar göçer bir hayat yaşamaktaydılar. İki kültür arasındaki mücadelede ise hayvan gücünden de yararlanan barbarlar genellikle galip çıkmakta ve köyleri sıklıkla yağmalamaktaydılar.
Günümüzden yaklaşık beş bin yıl öncesinde bu iki farklı kültür Mezopotamya’da birbirine kaynaşarak yepyeni bir toplum modeli oluşturdu. Toprağın işlenmesinde hayvan gücünün kullanılması demek olan karasaban devrimi ile ilk kez insan kendisine gerekli olandan fazla ürün elde etti. Yine hayvan gücü kullanılarak (kağnı) bu ürünler üretim mekanlarından ihtiyaç duyulan yerlere taşınabildi. Artı ürün ve ticaret toplumsal zenginliği de beraberinde getirdi.
Yeni toplumsal yapı yeni organizasyonları da oluşturdu. İlk kez devlet ve onun ayrılmaz parçası olan hukuk geleneksel örgütlenmelerin ve yaptırımların (ahlak, gelenek, töre, örf vb) yerini aldılar. Hukuk diğer yaptırım kurumlarından farklı olarak bir denetleyicisi olması, yani devlete ait olmasının yanı sıra betimlenmiş (yazıya dökülmüş) olmakla da ayrıldı. Artık hukukta insan davranışları daha açık ve belirgin bir biçimde düzenleniyordu. Fiiller ve karşılık olan cezalar yazılı olarak belirtiliyordu. …
22
2008
Matrakçı Nasuh kimdir
Doğum tarihi ve yeri bilinmiyor. Kâtip Çelebi ölüm tarihi olarak 1533′ü vermekteyse de, bunun doğru olmadığı bugün kesinleşmiştir. Çeşitli kaynaklarda onun 1547′den, 1551′den, 1553′ten sonra ölmüş olabileceği ileri sürülmektedir. Yaşamı üstüne bilgi de yok denecek kadar azdır. Saraybosna yakınlarında doğduğuna, dedesinin devşirme olduğuna ilişkin kesinleşmemiş ipuçları vardır. Enderun’da okumuştur.
Matrak sporcusu
Matrakçı ya da Matrakî adıyla anılması, lobotu andıran sopalarla oynandığı ve eskrime benzeyen bir tür savaş oyunu olduğu bilinen “matrak” oyununda çok usta olmasından ve belki de bu oyunun mucidi bulunmasından ileri gelmektedir.
Silahın kitabını yazan bir silahşör
Nasuh ayrıca çok usta bir silahşördür. Bu nedenle Silahî adıyla da anılırdı. Türlü silah ve mızrak oyunlarındaki ustalığı nedeniyle Osmanlı ülkesinde “üstad” ve “reis” olarak tanınması için 1530′da I. Süleyman (Kanuni) tarafından verilmiş bir beratı da vardı. Çeşitli silahların nasıl kullanılacağını ve dövüş yöntemlerini anlatan Tuhfetü’l-Guzât adlı bir kılavuz kitap bile yazmıştı.
Matematikçi
Nasuh, özellikle geometri ve matematik alanlarında önemli bir bilim adamıydı. Uzunluk ölçülerini gösteren cetveller hazırlamış ve bu konuda kendinden sonra gelenlere önderlik etmiştir. Matematiğe ilişkin iki kitabı Cemâlü’l-Küttâb ve Kemalü’l- Hisâb ile Umdetü’l-Hisâb’ı I. Selim (Yavuz) döneminde yazmış ve padişaha adamıştır. Bu yapıtlardan sonuncusu uzun yıllar matematikçilerin elkitabı olarak kullanılmıştır.
Tarih kitapları yazdı
Nasuh bir tarihçi olarak da önemli yapıtlar vermiştir. Mecmaü’t-Tevârih adıyla Taberî Tarihi’ni Türkçe’ye çevirmiştir. Ayrıca Tarih’i Sultan Bayezid ve Sultan Selim ile Tarih’i Sultan Bayezid adlı iki kitabında bu padişahlar dönemindeki olayları anlatmıştır. Süleymannâme adlı kitabının üç ayrı nüshasında 1520-1537, 1543-1551 ve 1542-1543 arasında geçen olayları ele almıştır. Kanuni’nin 1534 Irak seferini Beyan-ı Menazil-i Sefer-i Irakeyn-i Sultan Süleyman Han’da 1538 Karaboğdan seferini de Fetihnâme-i Karaboğdan’ da konu etmiştir.
Minyatürde bir zirve
Onu bugüne taşıyan asıl yönü ise minyatür sanatındaki yeridir.
Matrakçı Nasuh 28 Nisan 1564′te öldü.